Edebiyat Afyondur

Kastım, edebiyatın yadsıması veya onun ne’liğini sorgulayıp kötülemek değil. Amacım, nasıllığı ve nerede, ne zaman, ne kadar uygulandığının yanı sıra, üzerini örttüğü hususlarda farkındalık sağlamak.
İnsanların, söz ile anlamın aktarımı yoluyla iletişim içinde gerçekleştirdikleri bir birliktelikleri var. Bu anlamlı söz aktarımının en etkin yolu hiç şüphe yok ki edebiyat. Bu, vazgeçilmez, hatta çoğu zaman gayri ihtiyari hayat bulup dilimizi şekillendiren bir üslup. Tabiri caizse en etkili silahlardan biri; zamanı ve yerinde kullanıldığı takdirde bu yöntemle ulaşamayacağınız şey yok denecek kadar az. Peygamberler tarihinden eski Yunan’a, ortaçağdan modern döneme kadar dünyanın her yerinde söyleyecek sözü olan herkesin etkin bir şekilde kullandığı, İnsanlık tarihinin vazgeçilmezlerinden güzel söz söyleme sanatı olarak tanımlanacak edebiyatın ehemmiyetini vurgulamaya gerek yok sanırım.
Edebiyat, iyi yapıldığı takdirde insanoğlunu amacına en hızlı ulaştıran yollardan biri. Tabiî, söyleneceklerin ilk önce bir amaç/hedef/ideal çerçevesinde şekillenmesi gerekir, bu ister siyasî bir ideal olsun ister şahsî fark etmez, ama insan ne yapıyorsa yapsın, neyle iştigal ediyorsa etsin, onun bir amaç ve ideali olmalı değil mi? Ama ne yazık ki edebiyat mürebbilerinin çoğunda bunu göremiyoruz. Hatta çoğu zaman boşluktan ibaret söz yığını içinde debeleniyoruz.
Özellikle gençleri, edebiyat âleminden gerçek âleme davet ediyorum. Tamam, somut veri ve düz anlatımlarla veremeyeceğimiz mesajları sanat gibi soyut bazı kanallarla verebiliriz, hatta daha etkilide olur, ama sadece mesaj verebiliriz. Sanatla verdiğimiz mesajı gerçek âlemdeki fiiliyatlarla tamamlayamazsak, yaptığımız o sanatın da bir anlamı olmaz, etrafa mesajlar dağıtan bir havariden başka bir işlevimiz olmaz. Bir sorunu belli bir orandan fazla resmetmek, filmini çekmek, hikâyesini anlatmak, hülasa, edebiyatını yapmak, soyut vurgular yaparak o sorunun somut gerçeklerle bağını kopartmaktır. Misal; zulüm diyarından birini seçin. Zulme uğramış bir çocuk fotoğrafını televizyonlarda, internet sayfalarında, sosyal paylaşım ağında görüp, ah vah edip, iç çekip edebiyatını yaptığımız bu çocuğun durumu o kadar normalleşiyor ki, gerçekle bir bağı kalmıyor ve asıl yapmamız gerekenleri gerçekleştiremiyoruz.
Çiçekler, böceklerle ömür tüketiliyor, şahsî tatmin aracı olarak kullanılan edebiyatın günümüzde uyuşturucu maddeden farkı yok. Ve bunu gençlerin büyük bir kısmı çok yüksek dozda sürekli kullanıyor, işin kötü tarafı, bunun hiç farkında değiller/değiliz.
Edebiyat; boşluğa düşmüş modern insanın, bu boşluğu bir başka boşlukla giderme çabası bence. O beyhude çırpınışlarıyla bir arayış, ama boş bir arayış… Tamam, modern çağ öncesi edebiyatın âlâsı vardı, ama doluydu zannımca, neyle doluydu bilmiyorum. “Ama”yı çok telaffuz ediyorum, çünkü bilmiyorum, “biliyorum” diyenlerin ne bildiğini de bilmiyorum, ne bilmem gerektiğini de… Bana göre insan siyasal bir varlık. Edebiyatla fazla mesaim olmadı, bu münasebetsizlikten kaynaklanan eksik anlayışlarım olabilir. Ama okuduğum kadarıyla sanki bir afyon, dimağı açık beyinleri güncel, daha mühim meselelerden alıkoyan bir hülya…
Edebiyat, edebiyat, edebiyat… Hayatımız edebiyat olmuş. Her şeyin fazlası zarardır kaidesini temel alırsak, “edebiyatın da fazlası zarardır” diyebiliriz. Bir olgunun yerli yerinde olup olmadığını, gerekli ve yeterli kadarının ölçüsünü, doğruluğunu oran orantısından çıkartabiliriz. Edebiyatla hemhal olma orantısını irdeleyecek olursak, günümüzde gençlerin düşünce ve okuma hayatının %80’lik oranını işgal ettiği gözlenebilir. Bu oran çok ama çok fazladır, tabiî ki edebiyatla hemhal olunup yerli yerinde kullanılması gerekir, hatta elzemdir, ama şahsen hayatın %20’lik kısmını işgal etmelidir ki, diğer olgularla orantısı sağlanabilsin ve başkaca sorumluluklara vakit ve yer kalsın. Düşünce ve okuma, hayatının %80’lik kısmını meşgul ediyorsa, burada bir orantısızlık var demektir.
Bu noktada şunu belirtmek isterim ki; edebiyatla meşgul olmak kolayımıza geliyor. Sosyal ve siyasî sorumluluklarımızdan hiçbirine zaman ve yer ayırmadan, sosyal ve siyasî sorunlar karşısında risk alıp taşın altına elimizi koymaktan, bedel ödemekten kurtarıyor edebiyat bizleri. Mevzu olan bu sorunlarla, edebiyat kanalıyla da meşgul oluyoruz tabiî, ama bunun gerçeklikle hiçbir bağı yok, kendimizi kandırarak tatmin etmekten başka bir şey yapmıyoruz aslında. Hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmektense edebiyatın süslü dünyasının yanı sıra bazı zamanlar ince sızılarla donatılmış ruhî ıstıraplarla iştigal etmek işimize ve kolayımıza geliyor. Bu gerçekleri (aslında hülyaları) görüp kendimize gelmeli, hep güzelliklerle andığımız gaflet uykusundan uyanmalıyız. Hayat gerçek ve bilfiil hissedilen acılarla bezeli. Kendimize gelip hayat içindeki bu gerçek acıların büyük bir kısmını giderelim, sonrasında (yine belli bir oranda) edebiyatla meşgul olup ruhumuzu ve dilimizi terbiye eder, birbirimize güzel sözler söyleyip naif anlar yaşarız. Ama değil büyük bir kısmını, hayatımızın küçük bir kısmını bile doldurmaması gereken bir dönemden geçerken hâlâ neredeyse salt edebiyatla meşgul olup hayatımızı ikame edemeyiz, böyle bir lüksümüz yok.
İdealleri olan gençler edebiyatta uyuşturuluyor, bazı odaklar bunu bilinçli olarak yapıyor. Hatta birçok siyasetçi kitleleri bu yöntemle istediği yere çekip, söz ve fiillerini makulleştiriyor. Sosyal ve siyasî sorumluluklarının bilincinde olmayan, sisteme tehlike teşkil etmeyen, düşüncelerini, potansiyelini, hırsını, çabasını ve deli gibi akan kanını zulüm sistemlerine karşı değil de edebiyat âleminde tüketmeleri her reisi cumhurun işine gelir. Gelir ki; koyunlaşmış bir toplum içinde işini yürütebilsin.
Muhafazakâr kitle içinde yer alan, İslamî hassasiyetleri olan bireyler bile bu tuzağa düşüp kendini kaybedebiliyor. Sezai Karakoç’tan, Necip Fazıl’dan, Zarifoğlu’ndan birkaç dizeyle edebiyat parçalanıp gençlerin dinamizmi mısralara hapsedildi. Bu büyüklerimiz, edebiyatla siyaset yaparak hayatın içindeki gerçek sorunlara merhem olabilme gayretiyle yerine göre sözden ziyade eyleme de geçip mücadele içinde olmuşlardır. Ama takipçisi olan kitleler vurgularını anlayamamış, kitaplarından çıkamamıştır.
"Yaşayan önemli edebiyat kuramcılarından Terry Eagleton, Avrupa’da dinin toplumsal hayatta etkisini yitirmesiyle, edebiyatın yükselişi arasında bir ilişki kurar ve bu ilişkiyi örneklerle temellendirir. İnsanlar Avrupa’da dinin sunduğu, sorgulamadan inanma, gizemli bir dünya, duygusal yoğunluk, mantıksal bir çerçeve dışında istediklerini elde etme gibi amaçlarla edebiyata başvurmaktadır. Yani edebiyat, mantığın dışında bir alan, bir tür rahatlatıcı içecek, hatta zaman zaman Türk filmlerinde gördüğümüz, içine uyuşturucu konmuş bir içecektir." [Zekeriye Başkal]
Uyuşturucu kullanan bireyler eylem yapamaz. Sadece tadını çıkarır ve bir sonraki dozu arar. Arka arkaya birbirine benzeyen ve her biri aşk, Osmanlı ve sufizm dolu kitaplar işte bu doz ihtiyacını karşılamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Bu kitaplar, hangi konuya bugüne kadar esaslı bir eleştiri getirilmesine yardımcı oldu? Toplumda hangi konuda bir aydınlanma, bir bilinç, bir değişim ve dönüşüm meydana getirdi? Cevap: Hiç denebilecek kadar az. “Onları, anlamak için değil, okuyup trans durumuna geçmek için kullanıyoruz.” [Z. B.]
Edebiyat; insanları güncel siyasetten ve gerçeklikten alıp tarihî hikâyelere, yazarların psikolojik handikaplarıyla biçim kazanan hiç yaşanmamış ve yaşanmayacak ikili ilişkilerin anlatımı içinde boğmakta, pasifize etmekte, çevresinde olup-bitenlerden bihaber ve bigâne kılmaktadır.
Ülkemizde edebiyat, genellikle bireyleri uyuşturan bir afyon işlevi görüyor. Marx aynı ifadeyi dinler için kullanır; haddizatında uyuşturucu olarak kullanılan din için doğru da söylemiştir. Aynı şekilde edebî lakırdılarla uyutuluyoruz. Kendimize gelip silkelenip zalimleri sözümüzün dışında eylemimizle de rahatsız edelim.
Ve edebiyatın belki de en çürütücü yanı; muğlâk bir uğraş olduğu için, bütün saldırıları kolaylıkla bertaraf edebiliyor olması. Eleştirmeye kalkarsanız, bir şey diyemezsin o şanı büyük edebiyata. Burada kast ettiğim tabiî ki edebî eser eleştirisi değil, bizatihi edebiyatın kendisi. Her şeye rağmen âcizane sözümü söyledim, gerisi zor soruları sorma cesaretini gösterenlerin.

Hiç yorum yok: