Devrimci Kuvve

Bilhassa AKP döneminde şu cümle çok işitildi: “Soğuk Savaş bitti. Bu dönemi o dönemin kavramlarıyla karşılayamayız. Dolayısıyla sol-sağ ayrımı hükmünü yitirdi.” Bu tespit liberal kavşağa işaret ediyordu, yani özünde sol ve sağ, o kavşakta meczolmuştu. Kavşakta yollar birleşti, şimdi ayrılıyor.
Ayrışma dâhilinde sol ve sağdaki bireyler, ideolojiyle kendi bireylikleri ve mülkiyetleri üzerinden kurdukları ilişkide de belirli bir dönüşüme tanıklık ettiler. Örneğin Marx ile sırf birey olarak ilişki kuran, onun ait olduğu “büyük parti”ye girmek istemeyen kişiler, farklı ideolojik savrulmalar yaşadılar. Yaşıyorlar. Marx isimli bireyle kurulan pozitif ve negatif ilişki arasında niteliksel bir fark yok zira.
Seksenlerin sonunda Toplumsal Kurtuluş diye bir dergi vardı. Yalçın Küçük, silâha ve halka eli değmiş kadroları modernleştirmeyi, kentlileştirmeyi hatta millîleştirmeyi iş edinmişti. Kısa süre önce yaptığı ve hep dillendirdiği üzere, laiklik “kafanın üzerinde başka bir güç tanımamak”tı. Dolayısıyla bugün olduğu gibi o gün de Yalçın Küçük sosyalist vs. değil laikti, kendisine verilen laiklik görevini ifa ediyordu. Toplumsal Kurtuluş süreci sonrası hâlâ “parti kuracaktık, devrim yapacaktık” diye ah vah edenlerin görmek istemediği buydu. Baş kabul ettikleri kişi, başının üzerinde bir güç hiç istemiyor, o “büyük parti”yi dağıtmak için çabalıyordu. Bugün ortalıkta daha küçük versiyonları dolaşıyor.
Marx, Lenin vs. ile malumatfuruşluk, arkadaşlık gibi düzlemlerde kurulan bireysel ilişkinin kavgaya bir hayrı yok. Toplam mücadelenin seyrine, tıkandığı yerlere, gelip dayandığı eşiklere, o eşiklerin nasıl aşılacağına bakmak gerek. Kendi bireyliğine kilitlenenler, teoride ve tarihte de bireyleri görüyorlar. Bu sebeple fikr-i takibden nefret ediyorlar. Kendi düşünce ve pratiklerinin de sorgulanabilir olduğunu görmek istemiyorlar. Marx’a ve Marksizme yönelik sağ siyasetin savurduğu tüm küfürler bir bir içselleştiriliyor. O beğenilen, özdeşlik kurulan bireylerin yerini bir dönem başkaları alıyor. Ama alttan alta, asıl özdeşliğin kendi bireyliği ve onun ihtiyaçları ile kurulduğu anlaşılıyor.
Dönemin esnaf-zanaatkâr pratiklerini dağıtmak, teoriyi, ideolojiyi ve politikayı tekrar kurmak derdinde olan Marx’ın gerisin geri o esnaf-zanaatkâr pratiğine gömülmesi tesadüf değil. Düşmanın istediği de bu. Bu nedenle siyaset ve ideoloji alanında kendisi gibi belirli bireyler aranıp bulunuyor, o bireyler taşlanarak vicdan rahatlatılıyor, akıl özgürleştiriliyor. Cambaza bakarken cepteki cüzdanlar gidiyor. O vicdanın ve aklın giderek nereye örgütlendiği anlaşılmıyor. Fikr-i takibden nefret ediliyor.
Bugün liselerden küçük bir kasabadaki kahvede oturan emekliye kadar herkesin önüne Tayyip atılıyor. Ama devlet ve sermaye adına açıktan ya da gizli birçok iş bitiriliyor. Bizler Tayyip’e küfrederken, birilerinin gemileri serin sularda yol alıyor. Tayyip de kendisine bahşedilen rol gereği, her gün bir malzeme üretiyor. Müsamere bu şekilde devam ediyor.
Soğuk Savaş’ın başında Türkiye’nin “küçük Amerika” yapılması var. Sağcılık buna alıştırılırken, bugün solculuk da alıştırılıyor. Herkes “küçük Amerika olursak kurtuluruz” kıvamına getiriliyor. Ürkekçe ve cılız bir ses tonuyla “başkanlık neden olmasın?” deniliyor. “Ortadoğu’ya ABD iyi ki geldi!” denilmesi an meselesi.
Bu gidişatı biz cahillere tane tane anlatması gereken akademisyenlerse gazetecilik düzeyine geriliyorlar. Hâllerinden memnunlar. Gazetecilerse, ancak istihbaratın ve sermayenin gücü ile konuşabilen üstatlarına öykünüyorlar. Kişilerin hikâyelerine, anlık sözlerine dair envanter tutanlar, ana yönelimi, gerilimleri görmemek, göstermemek için çırpınıyorlar. İşleri bu.
Sol ve sağ, AKP döneminde liberalizm kavşağında buluşmuşsa, liberalizme saldırmak gerekiyor. Solun ve sağın bugüne getirdiği kişi ve kurumları tam ve nihai ürünler olarak görmemek, onların altındaki gerilimlere, seyre odaklanmak şart. Bu açıdan “sizin dün övdüğünüz adam bugün neler söylüyor öyle!” diye hesap sormak anlamını yitiriyor. Zira o gün övülen o kişi değil, o kişi nezdinde, o kişi özelinde yaşanan kırılma, sıçrama, dönüşüm… Başının üzerinde güç görmek istemeyenler, etrafına da hep kendine benzerleri dizmek istiyorlar. Bir yandan da bu evrende biricik olunduğuna dair dualar mırıldanılıyor.
Kırılmayı, sıçramayı, velhasıl tüm eylemi ve hareketi kendi mülkiyetine alanların nesnel planda yaşananları anlaması da mümkün değil. O nedenle, misal, Hikmet Kıvılcımlı ile bireysel ilişki kuranlar, politik-teorik ilişki kurmamanın ceremesini onu çöpe atarak ödüyorlar. Kıvılcımlı, iyi bir Lenin öğrencisi olarak, içinde yaşadığı gerçekliğin yaşadığı dönüşümün her kesitinde bulunmayı asli bir gereklilik olarak görüyor. Onu aşıp özgürleştiklerini sananlarsa, her kesitten kaçmayı iş ediniyorlar. Birileri bireysel rahatlıkları için “Kıvılcımlı’yı bugüne getirme” emrine hemen riayet ediyorlar.
Ben bireyim, birey olmam konusunda solculuk benim için gömlek, sol ve sağ arasında tercihimi yaptım, buna göre Altan Tan bana yakışmıyor” diyenle tüm bu sebeplerden ötürü kıyasıya kavga edilmesi gerekiyor. Kendisi gibi başının üzerinde bir güç görmek istemeyenler, ancak kendisi gibilerden oluşan bir arkadaşlık kulübüne tahammül edebiliyorlar. Asla parti istemiyorlar. “Özgür birey tercih yapabilendir” denildikten sonra, ihtiyaçların ve zorunlulukların bir anlamı da kalmıyor. Parti doğalında ne ihtiyaç ne de zorunlu bir güç olarak görülebiliyor. O nedenle ortalığı bireylerin tercihlerine, o tercihlerin ardındaki akla ve vicdana seslenen örgütler ve dernekler kaplıyor. Özünde HDP Altan Tan değil bu zihniyet yüzünden parti olamıyor.
Altan Tan belirli bir bağlam içinde değerlendirildiğinde, onun ve arkadaşlarının “çözüm” veya “barış” sürecinin bir ürünü olduğu görülmeli. Toplamda devlet, Kürd hareketini ve Müslüman hareketi tokuşturarak yol almak derdinde. Müslümanlar laikleşirken, Kürdlerin de muhafazakârlaşması, bu dolayımda, millîleşmesi gerekli. Hamle özetle bu.
“Militer”, “ordu” gibi kelimeleri duyduğunda tüyleri diken diken olan Foti Benlisoy’a inat, Lenin’e atıfla, şunu söylemek gerekiyor: ordumuzun birliklerini tüm sınıfsal katmanlara, politik alanlara göndermek şart. Foti gibiler de başının üzerinde başka bir güç görmek istemediğinden, ancak düzen adına, askerlik tabiriyle, mıntıka temizliği yapabiliyor. Ama gene de söylediği doğru: ileride devrim olsa bir ilkokul mezunu işçinin bakan yapılmasına yekten karşı çıkacak bir kitle kuruluyor bugün sol eliyle. Eskiden şov olsun diye Taksim’de diploma yakan sol yerini bugün Kur’an yerine duvarına diplomasını asan ve bununla övünen bir sola bırakıyor. O kitle içerisinde, her olayı bir savcı, hâkim, polis ya da istihbaratçı gibi değerlendirenlerin sesi daha çok çıkıyor. Olayın seyrine, bağlamına, ardına asla bakılmıyor, bakılması istenmiyor.
Altan Tan’ın da içinde olduğu kitlenin yakın durduğu Hür Bakış sitesinde çıkan Behmen Doğu imzalı yazıda “HDP’nin PKK’yi yurtdışına çıkartması”ndan, “belirli taleplerin yerine getirilmesi karşısında başkanlığa evet denmesi”nden söz ediliyor ve örtük olarak Altan Tan’ın ayrılması ve parti kurması ihtimalinin imkânsızlığından dem vuruluyor. Altan Tan’la temsiliyet ve bireylik ilişkisi kuranların onun ait olduğu bağlama dair bir sözlerinin bulunmadığı artık daha net görülüyor. Liberal zehrin kana karıştığı yerde başka bir şeyin beklenmesi mümkün değil. AKP döneminde şu veya bu şekilde siyaset diploması edinenler kuruldukları suyun başını hiç terk etmek istemiyorlar. Altan Tan’ın cismine kilitlenmek, onun ardına körleşmeyi beraberinde getiriyor. O su bu nedenle onların avuçlarına akıyor.
Tezahür, dışavurum, yansıma, gösteren… Diplomalı ya da diplomasız, tüm bu isimler belirli kitle hareketlerinin, kitlesel yönelimlerin, sancıların, sıçrama imkânlarının, devrimci kuvvenin tezahürü, dışavurumu vs…
Bunlarla söz ve eylem düzeyinde kurulan ilişkinin elbette belirli riskleri var ama o kuvvenin fiile çıkmasıysa asıl mesele, sahnede gördüğümüz olguların, olayların ve kişilerin ardıyla bir biçimde ilişki kurulması zorunlu. Sadece kendi kuvvetine iman edenlerin o kuvveyi idrak etmesi, örgütlemesi, ona örgütlenmesi imkânsız.
Soğuk Savaş’ın bir başka aşamada sürdüğünü söyleyenler de var, onun bittiğini de. Savaş olduğu açık. Sol ve sağ ayrımının dönüştüğü de. Sol ve sağın ardındaki kuvveyle, kitlelerle ortak bir kavşakta buluşmak mümkün. O kavşaksa devrimin rahmi.
Hüseyin Yusuf Kuzu

Hiç yorum yok: