Kim Bu Adaylar?

Genel seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyaset pazarı tezgâhını bir kez daha açtı.
Seçime girecek partilerin adaylarının belirlenmesi öncesinde en büyük hareketlenme iktidar partisi aday adayları arasında görülüyor.
Peki, kim bu adaylar; öncelikli sıfatları henüz sürecin en başında iken 7500 TL yani bir asgari ücretlinin 8 aylık maaşını başvuru ücreti olarak verebilecek servete sahip olanlar şeklinde ortaya çıkmakta.
Ki bu şahısların yukarıdaki paranın seçimlere kadar onlarca, belki yüzlerce mislini harcamayı göze alabilen kişiler olduğunu kolayca iddia edebiliriz.
Yani tüm çıplaklığıyla önümüzde duran gerçek; milleti temsil etme, siyaset yapma iddiasında olanlarda, entelektüel ve ahlaki yeterlilikten önce parasal yeterlilik arandığı gerçeğidir.
Bu durum; eğer zengin değilseniz yani yoksulsanız, yani bin lira ile ayı geçirmek zorundaysanız, söyleyecek sözünüzün olmasının, sözünüzün değerli olmasının hiç bir anlamı olmadığı gerçeğini yüzünüze çarpmaktadır aynı zamanda.
Ama hadi haksızlık yapmayalım; diyelim ki adam zengin ama millete vekâlet etmenin diğer şartlarını da haiz, millete hizmet etmek aşkıyla kendini paralamakta, gözünü budaktan sakınmamakta...
O zaman şu ihtimalleri göz önünde bulundurmalı; sırf zengin diye bu sayın adaylara haksızlık etmemeliyiz.
Bu sayın aday adayları pekâlâ, mesela ülke insanını ilgilendiren en temel meselelerde halka öncülük etmiş, zor zamanlarda bir adım öne çıkmış, doğruyu bedelini ödemek pahasına savunmuş, bunun için emeğini, vaktini, parasını, zamanını harcamış olabilir!
Peki, o zaman halkın hangi meselelerine sahip çıkmış olmalarını beklersiniz bu adaylardan?
Mesela millet aşkıyla yanan bu adaylar, yoksulun hakkını savunmuş mudur?
Asgari ücret köleliğiyle, taşeron sömürüsüyle ile ilgili, hadi eylemden de vazgeçtik, iki kelam etmişler, zülfü yâre dokumuşlar mıdır hiç?
Sendika hakkına, tazminat meselesine ilişkin bu halka vekâlet etme anlamında hangi çabayı sergilemişlerdir?
Yolsuzluk, iltimas, adam kayırma, rüşvet, hukukun çiğnenmesi gibi halkı derinden sarsan sorunlar karşısında bu adaylar nerede hangi tarafta durmuşlar, kokusu ayyuka çıkan akçeli-alengirli işler karşısında tek bir itiraz dahi getirmiş, milleti teskin edecek tek bir tavır sergilemişler midir?
Hadi ülkede tabiat katliamı yapılırken seslerini çıkarmadılar diyelim, peki şehrin göllerinden dağlarına kadar tüm çevresi katledilirken bu vekillik iddiası taşıyan arkadaşları herhangi bir çevre eyleminde gören, buna ilişkin herhangi bir itirazı gündeme getirirken gören duyan kimse var mıdır?
Şişirilmiş C.V.’lerle arz-ı endam eden bu sayın vekil aday adayları gerçekten halkın vekilleri olma çabasında mıdırlar?
İddiaları buysa o zaman lütfen hayatlarının her hangi bir anında çok sevdiklerini iddia ettikleri bu halk için yaptıkları tek bir fedakârlık göstersinler bize.
İşte o zaman niyetlerinin aslında makam, mevki, statü olmadığına inanalım.
Yoksa bu arkadaşlar, siyasete; ben iktidara tüm benliğimle itaat ettim, her dediğini yaptım, çalıştım şimdi de vekilliği hak ettim gibi bir yerden yaklaşıyorlarsa o zaman kusura bakmasınlar, halkın vekili değil iktidarın memuru olmaya aday adayı olmaktadırlar.
Aziz hemşehrilerimiz, bildiğiniz gibi son 3-4 yılda ülkenin en hayatî meseleleri dahi günlük siyasetin aracı haline getirilmiştir.
Tüm siyaset; ne yaparsa yapsın “lidere şartsız itaat” etmek üzerine kurulduğundan, korkunç bir yozlaşma ülke insanlarını kuşatmaktadır.
Gezi olayları esnasında dönemin başbakanının meydanlara çıkıp “Kabataş’ta başörtülü bacımı taciz ettiler” iddiasıyla kitleleri provoke etme çabası hamdolsun ki tutmamış, halk arasında dindarlar ve “diğerleri” üzerinden kurgulanmaya çalışılan çatışma gerçekleşmemiştir.
Ancak iktidar yandaşlarının, bu olayın apaçık bir yalan olduğu ortaya çıkmış olmasına rağmen, hala fütursuzca aynı kepazeliği devam ettirme çabasında olmaları, karşı karşıya olduğumuz ahlaki çürümüşlüğün tarihe geçecek bir ispatıdır.
Bu açık provokasyonun hesabı mutlaka sorulacak ve halkı birbirine düşürme peşindeki tüm şeytani çabalar elbette yine bu halk tarafından boşa çıkarılacaktır.
Aziz Sakarya halkı, yaşadığımız kritik süreçte, yaşanması muhtemel her türlü provokasyona karşı uyanık olmalı, duyduğumuz haber ve söylentilere tepki vermeden önce işin aslını öğrenmeye çalışmak gibi bir tutum sergilemek zorundayız.
Bugün ülkenin insanları en temel ahlaki ve insani değerler ve duyarlılıklar etrafında bir araya gelmek zorundadır.
Toplumsal guruplar arasında süratle ortadan kalkan güven duygusunu yeniden tesis edebilmek tüm seçim zaferlerinden daha önemlidir.
Hiç bir seçim tek başına bir halkın kaderini belirleme yetkisine sahip olmamalıdır.
Önümüzdeki seçimin toplumu adalet temelinde ikna edebilecek, yeni bir “toplumsal sözleşme” yolunda atılacak bir adım olarak görülmesi, ve bunun zeminini oluşturacak “Yeni bir Anayasa”nın nasıl bir meclis tarafından yapılabileceği meselesinin masaya yatırılması gerektiğini düşünüyoruz.
Bu haftaki açıklamamızı; Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere harekete geçen İsrail işgal güçlerine ait buldozerlerin önüne geçerek durdurmaya çalışırken, kasıtlı olarak ezilen ve hayatını kaybeden ABD vatandaşı Rachel Corrie’nin 12. ölüm yıldönümünde, yani “dünya vicdan günü”nde, o güzel insanın sözüyle bitirmek istiyoruz;
“Zulüm bizdense ben bizden değilim”
Adalet ve tevhidi ilke edinmiş bir siyasetin yüksek rakımlı koltuklarda değil, ancak hayatın içinde inşa edilebileceği inancıyla, önümüzdeki hafta yine karşınıza çıkıncaya kadar hepinizi Allah’a emanet ediyoruz.
SÖP adına Sakarya Dayanışma Derneği

Hiç yorum yok: