Son Irmak Kuruduğunda

“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” [Kızılderili Atasözü]
Son dönemlerde farklı siyasi düşüncelere sahip pek çok insanın, birçok farklı kitlenin en büyük başkaldırılarını doğa katliamlarına karşı göstermiş olduğunu görüyoruz. Bunun en net örneğini çok yakın tarihte ülkemizde Gezi Parkı direnişinde de gördük. Belki de hiçbir platformda hiçbir alanda bir araya gelemeyeceğini düşündüğümüz oluşumlar, söz konusu durum hepimizin ortak yaşam alanı olan ''Doğa'' olunca, birlikte hareket etmeyi örgütlenmenin önemini anlamıştır.
Çevre katliamları sadece ülkemizde bu birlikteliği sağlamadı. Dünyada pek çok ülkede söz konusu kavram yaşam alanlarının tehdidi olunca ciddi direnişler meydana gelmiş, halk topyekûn çevre katliamlarına karşı direnmiştir. Hatta Brezilya’da Hasankeyf ve Amazon Ormanları için ortak bir eylem yapılmıştır. Neden bir kesim için doğa bu kadar önemliyken yine aynı ortak tabiatta yaşadığımız başka bir kesim için ise yalnızca üç beş ağaçtan ibaret? “Bir ağaç için ortalığı yangın yerine çevirdiniz ne kadar kestiysek iki katı fazlasını dikeriz” diyerek doğanın mükemmel düzeninin insan eliyle sağlanabilir düşüncesi almış gidiyor, katliamlar bu algı yönetimiyle katliam olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor. Oysa doğa hakkında hiçbir şey bilinmese de iyi bir gözlemci bir süre sonra felaketlerin geri dönülemez, düzeltilemez noktaya geldiğini görür.
Tüm insanlığın tartışmasız tek ortak noktası olan tabiat ne ile yer değiştirdi de bu kadar vazgeçilebilir hal aldı? Ne oldu da adım adım ağaçları kesmekten, göletleri kurutup içme suyu kaynaklarını yok etmekten çekinmez hâlâ geldik? Gözümüzü bu kadar döndüren şey neydi? Doğanın yeşiliyle başka bir “yeşil” yer mi değiştirdi!!!
Kapitalist sistem doğa sömürüsüyle kendine yeni bir kaynak yaratmış, insanlığın en doğal hakkı olan havayı, suyu satılabilir bir nesne haline getirmeyi başarmıştır. Ülkemizde de kapitalizm kıskacında her gün doğal varlıklar sermaye birikimine peşkeş çekilmekte, halk kentsel dönüşüm projeleri ile yaşam alanlarından uzaklaştırılmakta, 3. köprü, 3. havaalanı, Kanal İstanbul gibi çılgın projelerle doğa sermaye talanına açılmaktadır. Örnekleri çoğaltmak hiç de zor değil…
Soma'nın Yırca köyündeki yüzlerce zeytin ağacının kesilerek yerine termik santral yapılması gerektiği propagandasıyla karşı karşıyayız son günlerde. Üstelik oraya yapılacak termik santral zeytin ağaçlarından ziyade er ya da geç meydana getireceği kirlenme ile bölge halkının kendi geçimini sağladığı en büyük kaynak olan tarımı bitirecek, çalışmak zorunda olan halk ise bir süre sonra termik santrale kömür sağlamak amacıyla maden işçisi olarak sömürülecek ve güvencesiz bir yaşama mahkûm edilecektir. Bu durum yalnızca Yırca Köyü’nde değil başta Karadeniz Bölgesi’ndeki HES'lerde ve diğer rant uğruna yapılan tüm doğa katliamlarında da hiç farklı değildir.
Doğa ve emek sömürüsü iç içe geçmiş, birlikte anılması gereken kavramlardır. Hiçbir doğa parçası emek sömürüsü olmadan metalaştırılamaz. Geldiğimiz noktada; emek örgütleri ile çevreci platformlar bu gerçeği görerek; çevre için yapılan ayaklanmaları tek bir potada toplamayı başarmalı, halka çevre katliamlarının başrolünde kapitalist üretim ilişkilerinin yer aldığını anlatmayı görev edinmelidir.

Hiç yorum yok: