Sol Fransa’da Müslümanları Nasıl Yüzüstü Bıraktı?

Sol Fransa’da Müslümanları Nasıl Yüzüstü Bıraktı?
Bir Ürkeklik ve Vazgeçiş Hikâyesi
Fransız Asimilasyon Modelinin Başarısızlığı
Reform eksikliğinin bir nedeni, kendini beğenmiş teknokratlar arasında hüküm süren şu kanaatti: “Fransız asimilasyon modeli” bütün olarak işliyor; 2005 ayaklanmaları ise yol üzerinde karşılarına çıkan basit bir engeldi.
Francois Dubet’ye göre, Fransız modelinde “göç süreci üç aşamada ilerlemeli ve ‘mükemmel Fransız halkı’nın oluşumuna yol açmalı. İlkin zorla sömürünün ana niteliğini teşkil ettiği, göçmenler için tahsis edilmiş belirli faaliyetlerin ekonomiye entegre edilmesi gerekli. İkinci aşama, sendikalar ve politik partiler aracılığıyla gerçekleşecek politik katılım ile ilgili. Üçüncü aşama ise ulusal Fransız varlığına kültürel manada asimile edilme ve onun içinde erime aşaması. Bu aşamada özgün varlığa ait kültür, zaman içerisinde özel alanda tek başına muhafaza ediliyor.”
Teknokratların anlamadığı ise şu: doksanlarla birlikte bu modelin yaşamasını sağlayan mekanizma paramparça oldu. Neoliberal politikaların baskın olduğu kapitalist ekonomik sistem, ilk kuşak göçmenler nezdinde işçi sınıfıyla bütünleşme aracı olarak iş gören yarı vasıflı ve vasıfsız işler üretebilme becerisini yitirdi. Varoşlarda gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde kırka ulaştı ki bu oran ulusal ortalamanın iki katıydı. Düzenli iş imkânlarının bulunmadığı koşullarda genç göçmenler sendikalara, politik partilere ve kültür kurumlarına dâhil olma imkânı sunan zeminden mahrum kaldılar.
Eşitsizliğe ideolojik manada kör bakmanın getirdiği engelle Müslümanların giyinmesi meselesi politik açıdan yanlış ele alındı, bu aşamada teknokratlar neoliberalizmin “göçmen sorunu” ile başa çıkmak için devletin baskıcı tedbirleri giderek daha fazla kullanmasıyla, entegrasyona uzanan ekonomik merdivenin ayaklarını kestiğini fark edemedi. Bu teknokratlar, varoşlara daha fazla polis takviyesi yaptılar, genç erkekleri kontrol edilmesi, hatta gerekirse sınır dışı edilmesi zorunlu unsurlar olarak gördüler.
2007’de Nicolas Sarkozy cumhurbaşkanı olunca sınır dışı etme, göçmenlerle ilgili olarak en fazla tercih edilen yöntem hâline geldi. Tam yetkiyle donattığı içişleri bakanı 2011 yılında 32.912 kişiyi sınır dışı etti ki bu rakam, önceki yılda ulaşılan rakamın yüzde 17 fazlasıydı. Bakan Claude Gueant, göçmen ve İslam karşıtı retoriğe başvuran bir isim olarak, Müslüman göçmenleri sürekli suç ve uyuşturucuyla ilişkilendiriyor, Müslümanların sokakta namaz kılması konusunda “Artık Fransızlar kendilerini evdeymiş gibi hissedemiyorlar” diyordu.
2012 cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça Müslüman ve göçmen karşıtlığı Sarkozy’nin başvurduğu bir araç hâline geldi, sağcı Marine Le Pen’in yükselişini durdurmaya dönük bu hamle başarısız oldu ve sonuçta seçimi Francois Hollande kazandı.
Bu Arada Sol Neredeydi?
Sol, göçmen politikasının nihai manada biçimlendirilmesi sürecinde eksik olan güçtü.
Bunun kısmî nedeni, solun kendi kendisini marjinalleştirmiş olmasıydı. Sosyalistler büyük ölçüde teknokratların asimilasyon modeline meyletmişler, Fransız Komünist Partisi ise göçmenlere düşmanlık ile rahatsız edici bir kabul arasında salınıp duruyordu. Kapitalizmin yeni bir marjinalleştirilmiş işçiler katmanı yarattığını anlayamayan komünistler, aslolarak kendi geleneksel endüstriyel işçi sınıfı tabanını temsil etmek, onun için çalışmak ve bu sınıfı korumakla ilgili kararına sadık kaldı. Esasında komünist parti ilk başta göçmenlere düşmanlıkla yaklaştı; parti liderliği 1980’de göçü sınırlama lehinde oy kullandı, partinin hâkim olduğu yereldeki hükümetler, göçmenlerin barınma projelerine dâhil edilmesine karşı çıktılar. Bugün her ne kadar parti, belgesiz göçmenlerin belirli bir düzene kavuşturulması kararını desteklese de komünistler ve göçmen topluluğu birbirlerine şüpheyle yaklaşıyor.
Elbette bu, militan solun göçmenleri örgütlemek için hiçbir çaba harcamadığı anlamına gelmiyor. Küçük kimi Maoist gruplar, yetmişlerde ve seksenlerde göçmenlerin örgütlenmesi meselesine amatörce de olsa eğildiler. Ama Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist projenin çöküşüyle birlikte birçok ilerici eylemci, işçi sınıfının örgütsüz kesimleri içinde çalışma yürütmekten kaçındı ve bunları değişimin başarısız failleri olarak gördü.
Bu esnada diğer eski eylemciler sendika bürokratlarına evrildi. Belirli sayıda militan, küreselleşme karşıtı harekete dayanan orta sınıf taban dâhilinde faaliyet yürütmeye başladı, bir kısmı da (kendisi göçmenleri sınıf bilinçli işçilerle birlikte örgütlemeye çalışan Marksist Leninist Fransız Komünist Birliği’nin kurucusu) ünlü Alain Badiou gibi, birer ilerici birer aydın olarak politikadan felsefe alanına geçti.
Son on yıl içerisinde bilhassa bir mesele, Müslüman göçmen toplumu ile sol arasındaki zaten incelmiş olan bağı iyiden iyiye koparttı. Tüm sektörler ırkçılık ve İslamofobi aleyhine birleşebilecekken, hicab ile ilgili hareketi zaafa uğratan tartışma saflarda ciddi ayrışmalara yol açtı. Kimileri hicabın kamusal alanda kullanılmasını laikliğin ihlali olarak görürken kimileri de kadınların örtünme hakkını savundu.
Sınıf politikası kemikleştikçe, etnik, kültürel, ulusal ve ırksal temalar da hem varoşların içerisinde hem dışında süren kamusal tartışmaya hâkim olmaya başladı. Varoşlardaki gençler için, solun yokluğu nedeniyle oluşan boşluk önemli sonuçlara yol açtı. Dubet’nin tespitiyle, “Halkın kolektif tepkisine destek olan solcu eylemciye ait geleneksel karakter, kirli olarak görülen bir toplumdan korunan toplumda, ‘gerçek dünya dışındaki bir şehirde haysiyetli ve ahlâklı bir hayat’ için alternatif bir yol içeren dinî bir sima ardında gözden kayboluyor.”
Yürüdükleri yola dair değerlendirmeler okunduğunda, Şerif ve Said Kuaşi kardeşlerin başka koşullarda ilerici bir harekete devşirilebilme ihtimali bulunduğu görülecektir. Ama seküler soldan hiç kimse, onlardaki adaletsizlikle ilgili gelişen duygulara ve idealizme gerekli kılavuzluğu yapmadı ve var olan boşluğu başkaları doldurdu.
Şerif örneğinde bu kılavuzluğu yapan Ferid Benyettu oldu. Aslen Cezayirli dindar bir Müslüman olan bu kişi, hassas gençlerle tartışma grupları kuruyor ve yorulmak nedir bilmeksizin çalışmalar yürütüyor, onları cihada iştirak etme konusunda yüreklendiriyor ve bir soruşturma raporuna göre, Irak’ta Ebu Musab Zerkavi’ye bağlı El-Kaide şebekesine katılmak isteyen genç Fransız Müslümanlar için gerekli hattı oluşturuyordu.
Bundan sonrası, tıpkı anlattıkları gibi yaşandı ve tarih oldu.
Bu Nüfuz Kaçınılmaz mı?
Fransa ve daha geniş manada Avrupa’da gerçek tehdit, bin kadar uykuya yatmış ve toplumu mahvedecek cihadist hücresine dair fantezi değil. Gerçek tehdit, ulusal güvenlik devletleri eliyle göçmen topluluklarının ezilmesi. Bunlara bir de sağcı güçlerce seferber edilmiş geniş halk kesiminin önemli bir kısmından gelen destek eşlik ediyor.
Bu güçler, bugün kendi gerici projesini popülerleştirme konusunda giderek daha fazla tecrübe ediniyor. New York Times’ta çıkan son makalesinde Marine Le Pen liberal ikon Albert Camus’nün ismini hatırlatıyor ve cumhuriyetçi söyleme başvuruyor: “Biz Fransızlar laikliğe, egemenliğimize, bağımsızlığımıza ve değerlerimize duygusal manada bağlıyızdır. Dünya, Fransa ne vakit saldırıya uğrasa, asıl saldırıya uğrayanın özgürlük olduğunu biliyor. […] Ülkemizin ismi, Fransa, hâlâ özgürlük kelimesi gibi çınlıyor.”
Kimi yorumcular, bu yeni tarzı “hâkim eğilim”e dâhil olmaya dönük bir hamle olarak yorumladılar. Ama bence hatalılar. Bu yaklaşım, seküler cumhuriyetçi söylem içerisinde maskelenmiş aşırıcı bir niyeti yansıtıyor. Le Pen bugün Batı’ya güvenle hitap ediyor. Bu güven, onun iktidarın bekleme odasında oturduğunu düşünmesiyle ilgili.
Le Pen’in ve aynı şekilde diğer sağcı liderlerin elindeki nüfuz kaçınılmaz mı?
Fransa’da ve tüm Avrupa’da hâkim toplum ile göçmen topluluğu arasındaki ilişki, kayıp fırsatlar, ürkek teşebbüsler ve liderlik konusunda yapılan yanlışlardan oluşan bir hikâye. Bu ilişki aynı zamanda bir vazgeçiş hikâyesi. İlk dönem mazlum ve sömürülen toplulukların koşullarını bütünleştirme ve iyileştirme noktasında merkezî bir aktör olarak önemli bir rol oynayan örgütlü sol sahneyi terk etti ve sahayı ırkçı ve dindar köktencilere bıraktı.
Walden Bello

Hiç yorum yok: