“Memleketi Sosyoloji Kurtaracak!”

Uzun süredir köşe yazısı okumuyorum. Bunu söylememin hem ciddi, hem artistçe nedenleri var tabi. Onları başka zaman açarız. Fakat İsmail Kılıçarslan’ın, başlığında “sosyoloji” geçen geçenki yazısını görünce okudum tabi. Durumdan vazife çıkardığımın bir delili olarak yazının bende düşündürdüklerini buradan paylaşmaya başlamış bulunuyorum.
İsmail abi kısaca şunu diyor: İslam dünyasında “sosyolojiyi değiştirme” işini sakallı takkeli hoca efendilerden beklemeyelim, zira onlar sosyoloji bilmiyor, onların yerine sosyoloji bilen entelektüeller gençliği yetiştirsin, önder olsun.
Burada mesleki bilgimi arkama alarak yazıda açık aramak gibi bir derdim yok. Tek itirazım sosyoloji derken ne kastedildiğinin belirsiz olmasına: “Sosyoloji bilmek” derken, bilimsel araştırma yöntemi ve disiplini olarak sosyoloji mi, yoksa basitçe toplumsal hayat mı? Sanırım ikincisi. Zira yazının bir yerinde “başörtülü kızların Çengelköy’deki lüks kafede ne işleri olduğunu” bilmemek de hocalara atfedilmiş. Burada “sosyoloji” derken mecaz-ı mürsel yapılmış yani. Psikoloji der gibi; günlük dilde “birinin psikolojisi bozuk” derken o kişinin psikoloji ilmindeki bir eksikliğini değil, ruh sağlığını kastederiz hani. Kim olduğunu hatırlamadığım başka bir köşe yazarının “Erdoğan’ın ontolojisi” gibi bir ifadesini görmüştüm. İlk bakışta, “Erdoğan’ın varlık felsefesine getirdiği özgün yaklaşım” anlamında görünse de aslında basitçe “Erdoğan’ın varlığı” denilmek isteniyordu. Köşe yazısı okumayı bunu gördükten sonra bırakmış olabilirim, bilmiyorum.
İsmail abinin yazısı aslında çok eski bir zihinsel karşıtlık, karşıtlığımız üzerine kurulu: Geleneksel dini bilginin taşıyıcısı hocalar ve vaizlere karşı modern bilginin sahibi entelektüeller. Asrın gerekliliklerine, mesela “başörtülü kızların Çengelköy’deki lüks kafede ne işleri olduğu” meselesine yetişemeyen, hayattan kopuk eski mürşidler ile zamanın ruhunu içinden okuyabilen yeni mürşidler. Bu karşıtlık bir yandan İslamcı düşünce çizgilerinde hayli mühim yer tutan “geleneksel medresenin eleştirisi”ne uzanıyor, diğer yandan yine İslamcı düşünce çizgilerinde yine hayli mühim yer tutan “kendi bağımsız fikriyatını yine kendi bağımsız yayın mecraından topluma va’z ederek parlak müdahalelerde bulunan modern düşünür” tipini işe koşuyor. Eski mürşidlere örnek verilmemiş, ama yeni mürşid tipi için teklif edilenler Yusuf Kaplan, Akif Emre, Süheyb Öğüt ve Tarık Tufan.
Bu isimlerden hiçbiriyle bir sorunum olmadığı, hatta kendilerine sorulsa ne sosyolojiyi çok iyi bilmek, ne de gençliği yetiştirmek gibi iddialarının olmadığını söyleyeceklerini tahmin ettiğim için esas derdime geçiyorum. Dört isim de, Yeni Şafak’ta yazıyor olmasının (veya muhtemelen yazmış/yazacak olduklarını sosyolojik bakımdan açıklamanın gayet mümkün olmasının) yanı sıra, “bağımsız İslamcı entelektüel” tipinin bugünkü farklı devamcıları olarak beliriyor yazıda. 19. yüzyıldan itibaren, bir yandan Osmanlı bürokrasisinin devasa büyümesi, diğer yandan yaygın eğitim kurumlarının tesisi sonucunda yeni bir toplumsal tabaka, eli kalem tutan, kültürel sermayesi mevcut bir orta sınıf tabakası doğdu. Matbuat tekniklerinin erişilebilir olmasıyla ve bilhassa 1908 sonrasında yazılı basında niceliksel patlamayla beraber modern Türk münevveri tipi Cumhuriyet dönemi için hazır hale geldi. Şinasi’den bugüne bu Osmanlı-Türk aydın tipinin bütüncül bir sosyo-ekonomik tahlili henüz yapılmış değil. İslamcılık deyince akla gelen Namık Kemal’den İsmet Özel’e, Necip Fazıl’dan İsmail Kılıçarslan’a kalem erbabı da, sosyolojik bakımdan bu modern Türk münevverinin bir şubesidir. Dergi çıkarmak mesela bu toplumsal aktör tipinin İbret ve Diyojen’den beri en müşterek siyasi müdahale pratiğidir. Köşe yazısı ve siyasi deneme kitaplarının yanı sıra, bilhassa edebiyat ortamının merkezinde faaliyetleri de saymalıyız mutlaka. Bugün Fayrap ve İtibar mesela.
Bu noktada yazının akla düşürdüğü iki soru var: İslamcılık, veya İsmail abinin ifadesiyle “merkezi İslamcılık ideolojisi”, bugünden sonra, kabaca yukarıda çizmeye çalıştığım gibi bir sosyolojik konumdan konuşan münevver/aydın/entelektüel tipiyle nereye kadar gidebilir? İslamcı entelektüelin, bu modern kategorinin, toplumsal hayatın nasıl yürümesi gerektiğine dair pratik ve somut öneriler getirmesi ne kadar meşrudur? İslamcı entelektüelin halka, “gençliğe”, hepimize bir ahlak önerebilecek yetkisi var mıdır? Entelektüelden imam olur mu? Bunu derken düşüncenin etkisini hafif almıyorum, fakat daha temelde İslamcılık derken kastedilenin, haftalık/aylık yayımlanan düşünce metinleri birikiminden ibaret sayılmasında bir sorun var. Kılıçarslan’ın yakın zamanda başka bir yazısı da İslamcılığı, işin içine İkbal, Seyyid Kutup, Mevdudi vesaireyi de katarak, bir düşünürler silsilesine indirgiyordu (Evet, arada İsmail abinin köşe yazılarına bakıyorum, hiç okumuyor değilim). Haddizatında son birkaç senede tertip edilen kısır ve yavan sempozyumlarda, özel sayılarda, tartışmalarda İslamcılık kahir ekseriyetle bir zihniyet tarihinden ibaret anlaşıldı ve İslamcılığın sosyolojisine teşebbüs edilmedi. Sosyolojik bir fenomenler yumağı olarak İslamcılığın toplumsal dünyada hangi tarihlerde hangi ilişkisel konumlarda, hangi yapısal belirlenimlerde, entelektüeller dışında hangi faillikler üzerinden tezahür ettiğine bakılmadı. Özcü bir “birbirinden beslenerek bugüne gelen siyasi yaklaşımlar kulübü” olarak düşünüldü. Yazı, bu zihniyetçi ve dolayısıyla da entelektüelin kendinden menkul hikmetini meşru sayan tavırdan yana. Yazının bana hatırlattığı ilk ciddi mesele olarak bu burada dursun.
Kabaca yukarıdaki gibi bir sosyolojik izaha kavuşturmak istediğim yeni mürşidlerin karşısına konulan eski mürşid tipi, yani hacı hoca takımı ise bugün sivil toplumda cemaat, dernek vesair örgütlenme biçimleriyle ortaya çıkıyor ve yaygınlık kazanıyor. Cumhuriyet’le beraber medreselerin kapatılması sonrası bağlamda toplumsal hayatta ortaya çıkan, halkın günlük varoluşunda ibadat, muamelat ve ukubat meselelerindeki otorite eksikliğini gideren bir vaiz-hoca tipi bu. Halkın evlilikle ilgili sorunlarından hastalıklara, oy vereceği partiden bankadan kredi almaya kadar birçok somut ve gerçek sorusu bu hocaların önüne geliyor ve öyle veya böyle cevaplanarak hayat ilerliyor. “Modern bilgi”ye, bir bilimsel araştırma yöntemi olarak sosyolojiye hâkim olmayan bu hocalar, halkın toplumsal çıkmazlarına her dönem acil çözümler üretmekle meşgul. Gerçekten hayatın içinde olanlarının sayısı az mı hocaların? Evet. Ürettikleri çözümleri kendi içinde ilmi bakımdan tartışmaya açmak mümkün mü? Hem de nasıl. Fakat şu var ki bir köşe yazarından kat be kat daha “sosyolojik” bir işlev görüyorlar. Kimsenin köşe yazısı okuyup öyle amel ettiğini sanmıyorum. Köşe yazıları daha ziyade, hatta neredeyse tamamen, makro siyasi gündeme dair çoğunlukla hazır yorum kalıplarını edinip rahatlamanın aracı olarak günlük tüketiliyor. Bu da yazının hatırlattığı bir ikinci nokta.
Bir üçüncü nokta da “gençlik yetiştirmekle” alakalı. Bizim çektiklerimizi çekmeyen, bizde eksik olanı tamamlamış, mücehhez ve ideal yeni bir nesil yaratmak Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren pek çok siyasi cenahın sevdası olageldi. Necip Fazıl, gençliğin mürşidi olma hususunda modern İslamcı entelektüel tipinin başarılı olmuş bir örneğidir. Lafı fazla dolandırmadan söyleyeyim: “Gençlik” gibi muhayyel bir fantezi nesnesinden ziyade, halkın gerçek sorunlarına yetişmeyi öncelemek evladır. İdealizm ve zihniyet tarihçiliği aynı zihinsel tutumun iki örneği olarak, hem İslamcılık pratiğinde, hem de İslamcılık üzerine tartışmalarda acilen terk edilmelidir.
Son söz yerine: Ömer Seyfeddin’in kendi döneminde yeni ortaya çıkmış modern Türk münevveri tipi olarak hicvettiği Efruz Bey, kitabın bir yerinde şöyle der: “Heyhat!… Zavallı boş gezenler!.. Memleket ilim istiyor, memleketi sosyoloji kurtaracak… Siz hala sürtmek, dolaşmak sevdasındasınız.” Sosyoloji, yüz küsür yıldır ulaşamadığımız modern sevdamız olmaya devam ediyor.

Hiç yorum yok: