Köylüsün Sen İşçi Kal!

Türkiye'de toplumsal bir dönüşümden bahsedilecekse bunun köylülüğün tasfiyesi ve işçileşmesi süreci ile birlikte analiz edilmesi kaçınılmazdır. Türkiye nüfusu köy-kent dengesi açısından değerlendirildiğinde yaşanan dönüşümün ancak 1980-1985 arasında resmi rakamlara yansıdığı görülmektedir. 1980'de toplam nüfusun yarısından fazlasını (yaklaşık %56) oluşturan köy nüfusuna karşılık kent nüfusunun toplam nüfus içindeki oranı yaklaşık %43 idi. Sadece 5 yıl sonra yani 1985'te toplam nüfus içindeki oranı %46'ya gerileyen köy nüfusuna karşılık, kent nüfusu toplam nüfusun yarısından fazlasını oluşturuyordu (yaklaşık %53).
1975-1980 yılları arasında en çok göç veren illerimiz Kars, Gümüşhane, Tunceli, Bitlis ve Ağrı'dır. Bu illerin göç verme hızları %80 ila %113 arasında değişmektedir. Aynı dönemde en çok göç alan illerimiz ise İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Bursa'dır. Bu illerimizin de göç alma hızı %61 ila %113 arasında değişmiştir. Bir fikir vermesi açısından bu dönemde en çok göç veren ilimiz %113,1 net göç hızıyla Kars olurken en çok göç alan ilimiz %112,9 ile Kocaeli olmuştur. Bilindiği gibi Kars tarım ve hayvancılıkta öne çıkan ilimizdir ve Kocaeli bir sanayi bölgesidir. Rakamlar tarım ve hayvancılığın tasfiyesi ve sanayi sektörü için işgücü ihtiyacının karşılandığı alanı anlamak açısından önemli. Hâlihazırda İstanbul'a yılda ortalama 70 bin kişinin göç ettiği bilinmektedir.[1]
Türkiye'nin küresel kapitalizme eklemlenme süreci ve işçi sınıfının ortaya çıkışı her nedense yaşanan bu dönüşümden bağımsız olarak ele alınmaktadır. Türkiye'de köylü tabanın kent lehine tasfiye edilmesinin değerlendirme dışı bırakılması kent içi kapitalist ilişkilerin eleştirilerinin bir yanını eksik bırakmaktadır. Türkiye her dönem "işçi toplumu" olmuşçasına, ön kabule dayalı çalışmalar kentleşmenin ve sanayileşmenin tarihsel zorunluluk olarak kabul edildiğinin yansımasıdır. Hâlbuki Türkiye 25 yıl öncesine kadar nüfusunun yarısından fazlasının köylerde yaşadığı bir ülkedir. Buna “geri kalmışlık” deniliyorsa Türkiye'nin 'gelişmesine' izin vermeyenlere ve ülkeyi kapitalizm hastalığına geç bulaştırmakta emeği geçenlere teşekkür ederiz.
Fakat 1980 yılı dünya ekonomisinde bir kırılmaya işaret etmektedir. Dünya ekonomisinde devletlerin ağırlığının azaltılması ve piyasa mekanizmasının önem kazanması neoliberal dönüşüm olarak ifade edilmektedir. Ulus ötesi şirketlerin devlet gücüne eriştikleri ve devletin sosyo-ekonomik müdahale kabiliyetlerinin olabildiğince azaltıldığı bir dönemde fırsattan istifade meydanda cirit atan küresel şirketlerin tarıma el atmamaları beklenemezdi. Öyle de oldu. Bu süreçten ister istemez Türkiye de etkilendi.
Böylece toprak, su, doğa piyasa mekanizması içinde ticari bir meta olarak görülmeye ve piyasa için değerliyse anlamlı olmaya başlamıştır. Geçimlik üretimden piyasa için üretim yapmaya başlayan köylü artık piyasaya bağımlıdır. Bu süreçte insanın buğdaya bakışı Allah'ın bir nimetine bakışı gibi değildir. Fe kulû mimmâ razakakumullâhu halâlen tayyiben veşkurû ni’metallâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn. [Öyleyse Allah’ın sizi rızıklandırdığı helâl ve tayyib (güzel, temiz) olan şeylerden yeyin! Ve eğer siz, yalnız O’na kul olduysanız, Allah’ın nimetlerine şükredin!] (Nahl Suresi-114) Piyasaya mal yetiştirme kaygısı tarımın modernizasyonu, kimyasal kullanımı ve doğal olmayan ürün yetiştirme çabasını beraberinde getirmiştir. Bundan böyle her şeyin belirleyicisi tarıma yatırım yapan küresel şirketler olmuştur.
Tarımsal üretimin kârlılık oluşturması ancak tarımın doğal olandan ayrıştırılabilmesi ile mümkündür. Sermayenin bir alana yatırım yapabilmesi riskin minimum ve kârın maksimum olması ile sağlanır. Tarım, hava şartlarına bağlı olarak yıldan yıla değişen rekoltesi ile riskli bir sektördür. Bu nedenle bu riski azaltmak tarımın rasyonalize edilmesi, üretimde birtakım beşerî müdahalelerin yapılması ve teknoloji kullanımını gerektirmiştir. Bu süreç tam bir ifsad ile sonuçlanmış ve insan sağlığını tehdit eder noktaya gelmiştir. Ancak tersini savunanlara göre gıda üretiminin artması, tarımsal teknolojilerin gelişmesi, verimliliği artıran suni ve kimyasal girdilerin kullanımı insanlığın hayrınadır. Şuna benzer. Ve izâ kîle lehum lâ tufsidû fîl ardı, kâlû innemâ nahnu muslihûn(muslihûne). [Onlara “Yeryüzünde fesat çıkarmayın (başkalarını Allah'ın yolundan men etmeyin)!” denildiği zaman: “Biz sadece ıslâh ediciyiz.” dediler.] (Bakara Suresi-11)
İşçi ve işveren oluşumunun veri kabul edildiği günümüzde emeğin bir meta olarak görülmesine itiraz etmek ücretli emek ile sermaye arasındaki sürekli bağın koparılmasını sağlayacaktır. Sermaye bu süreçte iki türlü kazanım elde etmektedir. Bir yandan kentleşme ile kârını maksimumlaştıracak uygun mekânı oluşturmakta diğer yandan özgür emeği yok ederek sermayesini büyütecek işçilerin varlığını garanti altına almaktadır. Bu anlamda kent, sermaye için zorunluluktur. Kentleşmeye itiraz edilmesi de bu nedenle kaçınılmazdır. Kentin sürekli finanse edilmesi de kent içindeki sömürünün sistematik hale getirilmesi ile ilgilidir. Köylüyü işçi olmaya zorlayan sürece itiraz etmekteyiz.
Köylümüz topraksızlaştırılmakta ve işgücü metalaştırılmaktadır. Sanayileşme ve kalkınma davasının yılmaz savunucuları işçi hakları için verdikleri mücadelelerini köylü ve esnaf kesimler için göstermemektedirler. Çünkü köylülük ve toprak işleri "ilkel ve pis" olarak değerlendirilmektedir. Sendikalar da dâhil antikapitalist gruplar kapitalistin istediği işçiyi yetiştirmek için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Toprağını ve ailesini geride bırakarak 1.500 km öteden İstanbul'a rezidans, gökdelen ve AVM inşaatında çalışmak üzere gelen işçileri sermayenin bir kazancı olarak görüyoruz. Kapitalizm işçi hakları kazanımları ile değil, işçileşmeyi önleyerek yıkılacaktır. Bu anlamda varlığını işçilerin varlığına bağlı olarak gören tüm sendikaların emeğin ücretli hale gelerek sermayeye bağımlı olmasına itiraz etmeleri gerekir (Sendikaların tasfiyesi demek olur). Sol partilerin sloganlarında öne çıkan emeğin ücretli emek değil, sermayeden bağımsız emek olması gerekmektedir. (Bir parti için popülist söylem değil) Kentleşmeyi, AVM'leri durduracağını söyleyen bir siyaset mecrasının doğması Türkiye için neredeyse bir zorunluluk olmaya başlamıştır. Muhafazakâr ve milli olduğunu söyleyen bir siyasetin ise bu söylemler ile seçimlere gitmesi en azından alternatif arayışlar için tatmin edici olacaktır.
[1] TÜİK, İllerin Aldığı, Verdiği Göç, Net Göç ve Net Göç Hızı, 1980-2013.

Hiç yorum yok: