Kadın-Erkek Eşitliği Üzerine Cuma Hutbesi

Bismillahirrahmanirahim
Kardeşler,
Kadınlara yönelik saldırılar her geçen gün yoğunluğunu ve acımasızlığını arttırmakta. Son olarak Özgecan’ımıza karşı akıl almaz bir saldırı gerçekleştirildi. Kimilerine göre bu saldırının altyapısında bizim dinî ve kültürel kodlarımızın etkisi yatmakta. Kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığına ve kadının tüm varlık gerekçesinin erkeği memnun etmek olduğuna inanan çok geniş bir kesim var. Bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz. Elbette, Kur’anî bilinci kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtanlar çok güçlü kültürel kodlar ürettiler. Binlerce yıldır bu dinî ve kültürel kodlarla insanları zehirleyen de mülkiyetçi iktidarlar. Ama artık Kur’an’ı sadece masa başında kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Gerçekten Kur’an’ı eşitlikçi, özgürlükçü, egemen sınıflara karşı bir başkaldırı rehberi olarak görüyorsak, bunun için bedel ödemekten çekinmemeli ve toplumsal mücadelemizi güçlendirmeliyiz. Bunu yaparken de insanların inanç, düşünce ve yaşam tarzlarını ötekileştirmeden yapmalı ve tüm herkesle buluşabilecek ortak mücadele alanlarını tesis etmeliyiz.
Elbette Kur’anî bilincimizi de her daim zinde tutmamız gerekmektedir. İşte bu hutbeler de bu amaç doğrultusunda hazırlanmaktadır.
Kardeşler,
İnsanlık tarihinde medeniyete geçişle birlikte erkek ile kadın arasında süregelen eşitsizlikler günümüzde hâlâ sıcaklığını koruyor. Kur’an-ı Kerim insanlığın ilk dönemlerinden itibaren her mesele de olduğu gibi kadın meselesinde de tarihsel bir bakış açısı sunuyor. Bunu yaparken indiği çağın sorunları üzerinden de bu bakış açısını biçimlendiriyor.
Kur’an üzerinden kadın meselesi konuşulduğunda genelde bu bakış açısı es geçilmektedir. Aslında kadın-erkek arasındaki çatışmanın ilk geçtiği bölüm Âdem ile Havva’nın cennet tasviriyle anlatılan bölümlerdir. Bu bölümlerde kadın ile erkeğin birbirlerini nesneleştirmesinin insanlık tarihindeki ilk aşaması sembolize edilir.
“Derken, şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: ‘Ey Âdem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez, çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?”
Nihayet, ikisi de ondan yediler. Bunun üzerine, çirkin yerleri kendilerine açıldı; üzerlerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etmiş, azmış, ziyana uğramıştı.” [Taha:120-121]
Taha süresi 120. ayet, çok defa ifade ettiğimiz üzere, mülkiyet arzusu ile alakalı. Sahip olduklarıyla birlikte insanın otorite kurması ve buradan da sonsuzluğa ulaşma çabası. İşte Kur’an-ı Kerim, tüm mücadelesi insanın bu “tanrılaşma temayülü”nü törpülemeye ve süreç içerisinde ortadan kaldırmaya yönelik.
Sonrasındaki ayet, günümüze kadar uzanan erkeğin kadın üzerine kurduğu hegemonyanın kökenlerini betimlemekte.
121. ayetin hemen başında geçen “ikisi de ondan yediler” denilen şeyi egemen anlayış cinselliğe atıfta bulunarak bir ağacın meyvesi olarak görürken, bu ayetlere baktığımızda yenilen şeyin halid (sonsuzluk) ve mülkin la yebla (sona ermeyecek bir sahiplikten doğan otorite) olduğu çok açık. İşte bu ikisini yiyen kadın ve erkeğe “avret yerleri” ifşa oluyor.
Kardeşler,
Peki, buradaki kasıt nedir? “O meyveden yediler ve sonra üstündeki elbiseler üzerlerinden döküldü de ayıp yerleri göründü” mü denmek istiyor? Yoksa burada, sonsuzluk hissiyle mülk edinme arzusu duymaya başlayan insanın doğal kaynaklara (ağaç örneğinde olduğu gibi) yönelmesiyle birlikte aynı zamanda insanın insana sahip olma bakış açısının da doğduğuna yönelik bir atıf mı var? İşte bu ayetler, sahip olma bilincinin açığa çıkmasıyla insanın hem doğayı hem de diğer insanları nesneleştirmesinin Kur’anî bir metafor diliyle aktarımıdır.
Yani Âdem Havva’yı, Havva da Âdem’i sahip olunacak bir nesne olarak görmeye başlıyor. İşte avret yeri olarak açılan şey budur.
İnsanlık tarihinde sahiplik ilişkisinin açığa çıkmadığı dönemlerle alakalı yapılan araştırmalara baktığımızda, insanların çoğunlukla çıplak olduğu ifade edilir. Hatta “medeniyet örtünmekle başlar” diye beylik bir laf vardır. Aslında medeniyet diye tasvir edilen şey, insanlık tarihinde mülkiyet ilişkilerinin (sahiplik ilişkilerinin) açığa çıktığı kesite denk gelir ki Kur’an-ı Kerim de Âdem-Havva kıssasını bu kesit üzerinden başlatır. İşte insanlığın ilk günahı da budur. Sonsuzluk vehmiyle her şeye sahip olma isteği…
İşte o yüzden denebilir ki Âdem ile Havva mülkiyet ilişkilerinin olmadığı bir dönemde, yani cennette çıplaktılar. Ne zaman mülkiyetle tanıştılar, birbirlerini sahip olunacak nesne olarak görmeye başladılar. Bedenleri nesneleşti. İşte o zaman cennetteki yapraklarla üstlerini örtme çabasına giriştiler. Peki o yapraklar da zaten sahip olmak istedikleri ağaçtan dökülenler değil miydi? Yani metalaştırdıkları bedenlerini metalaştırdıkları nesnelerle (yapraklarla) örtmeye çabalamıyorlar mı?
Oysa Allah insanoğluna bu nesneleştirmeden uzak durmaları için edinmesi gerektikleri elbiseyi çok açık bir şekilde ifade ediyor: Takva Elbisesi.
İşte Âdem-Havva kıssasının anlatıldığı bir başka sure olan Araf suresinde geçen ayet:
“Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” [Araf:26]
Takva, sorumluluk bilinci anlamı taşır. Bu sorumluluk Mülkün ve otoritenin Allah’a ait olduğu bilinciyle yaşamaktır. O yüzdendir ki takva elbisesi de kimsenin kimseyi metalaştırmadan yaşama bilincidir.
Kardeşler,
İnsanlık tarihi boyunca mülkiyetçi anlayışın erkek egemen bakış açısıyla oluştuğunu görmekteyiz. Kur’an bunu şeytanın Âdem ile irtibatlanışı üzerinden anlatıyor. Birçok egemen din anlayışının aksine, yukarıdaki ayetlerde de apaçık olduğu gibi, ne kadın erkeği kandırıyor, ne şeytan kadını… Tam tersi: şeytanla formüle edilen mülkiyetçi güdü erkeği kandırıyor. Hangi semavi din olursa olsun o dine ait din anlatıcıları genellikle kadının erkeği kandırdığından bahsetmiştir ve o yüzden özellikle Hıristiyanlıkta “kadın şeytan” olarak nitelendirilmiştir. Hıristiyanlık teolojisinin bu temel bakış açısı İslam din anlatıcılarına da sirayet etmiştir.
Birinci temel yanılgı, cennetteki ağacın cinsellik ağacı olarak tanımlanması; meşhur elma anlatısı bunu ifade eder. İkincisi de kadının erkeği kandırdığı… İşte buradan türeyen yüzyılların zihniyeti kadını şeytanla özdeşleştirmekte ve erkek kadını kontrol ettiği, ona sahip olduğu müddetçe kadının ehlileştirileceği yanılgısını tüm insanlara dayatmıştır. Maalesef genelde bu zihniyetle Kur’an’a bakıldığından kadın ile erkek arasındaki eşitlik tasavvuru ortaya çıkarılamamaktadır.
Oysa Kur’an birçok ayette kadın ile erkeği tek bir nefisten yarattığını söyler. Zevc kavramıyla birbirlerine eş kıldığını ifade eder. Bunun karşılığı olarak şu 2 ayet çok daha açıklayıcı olacaktır.
Kadın ve erkek birbirlerinin velileridir…” [Tevbe:71]
Veli kavramı genelde elbise olarak tercüme edilir. Oysa çok daha geniş anlamları barındırır. Velilik yönetim ve mülkiyetle alakalıdır. Örneğin Kureyş’te efendiler kölelerin velisi olarak görülürdü. Köleler hakkındaki tüm tasarruf yetkileri efendilerdeydi. Kur’an “biz insanı tek bir nefisten birbirlerine kadın ve erkek eşler olarak yarattık ve onları birbirlerine veli kıldık” derken anlaşılması gereken çok açıktır: Kur’an’a göre, iki toplumsal kategori vardır. Bunlar kadın ve erkektir. Birbirlerine eştirler ve aynı zamanda tüm yönetim mülkiyet vs. ilişkilerinde de birbirlerine karşı sorumludurlar ve ortak yetkileri haizdirler.
Bir başka ayette bu çok daha açık ifade edilir:
“Rableri onlara cevap verdi: ‘Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hep birbirinizdensiniz’…” [Âl’i İmran:195]
Rab efendi demektir. Sizin üzerinizde hegemonya kuran efendiler sizin ürettiklerinizi kendilerine alarak tüm emeklerinizi boşa çıkartırlar. Çünkü efendiler köleleri kendileriyle eşit görmezler. Ama kadın ve erkek birbirindendir; birbirine eşittir. O yüzden yeryüzünde sizin üzerinizde kimse efendilik taslayamaz. Çünkü her şeyin tek efendisi her şeyin tek sahibi olan Allah’tır.
Kadın-erkek meselesini tartışırken vahyin üç temel bilinci olduğunu varsayabiliriz:
1. Allah, insanı efendi-köle, patron-işçi, yöneten-yönetilen diye yaratmamıştır. Bir kadın ve bir erkek olarak yaratmıştır.
2. Kadın ve erkek yeryüzündeki tüm işlerinde birbirlerinin velisidir. Biri diğerinin üzerinde güç ve otorite sahibi değildir.
3. Kadın ve erkek ancak takva elbisesine bürünerek bu eşitlikçi ve ortaklaşacı kültürü üretebilirler. “Takva elbisesi” kimseyi ve hiçbir şeyi metalaştırmadan mülkün ve otoritenin tek sahibi Allah bilinciyle yaşama iradesini açığa çıkarmaktır.
Kadın ve erkek bu üç temel bilinci somutlaştıramayıp somut çözümler aradığında kadın ve erkekleri bu bilince tekrar dönüştürmek adına onlara sorunlarını yaşadığı çağın gerçekleri doğrultusunda yönlendirmede bulunmaktadır. Örneğin Nur 30-31’de olduğu gibi takva elbisesi bilinç düzeyinde toplumsallaşmadığı evrelerde bireysel olarak -kadın ve erkek- nasıl bir tavır takınılması gerektiği ifade edilmektedir:
“Mü'min erkeklere de ki: ‘Bakışlarınızı sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bunlar, sizin arınmanız içindir. Muhakkak ki ALLAH, yapmakta olduğunuz her şeyden haberdardır..!
Mümin kadınlara da şöyle: Bakışlarını yere indirsinler. ırzlarını korusunlar. Süslerini/zînetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.” [Nur:30-31]
Namus dediğimiz şey de aslında hiç kimsenin kendisini ve bir başkasını metalaştırmaması anlamına gelmektedir. O yüzden Kur’an’ın eşitlikçi bakış açısında namus hem kadına hem erkeğe atfedilir. Burada hemen Araf suresi 26. ayet akla gelmeli ve esas olan şekilsel elbiseleriniz değil, takva elbisesini kuşanmanızdır.
Aslında Nisa suresi gibi Medine toplum ayetlerinin inme sebebi Kur’anî bilinci toplumsallaştırma yetisini haiz olamayanların somut göstergeler aramalarına yönelik, onlara sunulan somut tavsiyelerdir. O yüzden Medine toplum ayetleri genel itibariyle “sana içkiden, zinadan, infaktan, mirastan, kadından vs. sorarlar” diye geçmektedir. Yani açıkçası vahiy bir bilinci ifade etmiş ama bu bilinci kuşanamayanlar somut göstergeler arama yoluna gitmişler bu nedenle de Kitap “onlara somut olarak neler yapması gerektiğini ifade et” tarzında dönemsel koşullara yönelik tavsiyeleri barındırmaktadır. O yüzden genellikle gene bu ayetler “bunları yapmanız-yapmamanız sizin için daha hayırlıdır” gibi ifadelerle son bulur.
Kardeşler,
Geçmiş tüm mülkiyetçi sistemler gibi kapitalizmde her şeyi metalaştıran bir sistemdir. Emeği de, kadını da, erkeği de, doğayı da yani her şeyi metalaştırır. Kapitalist sistem erkek egemen anlayışı daha da güçlü kılmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, dünyadaki özel mülkiyet %90 üzerinde hâlâ erkeklerin elindedir. O yüzden erkeklerin kadınları meta olarak görmesi çok daha fazla yaşanmaktadır. Bunu tersi örnekler hem yaşadığımız çağda hem de geçmiş çağlarda da mevcuttur. Örneğin Kur’an üzerinden okuyacak olursak, Yusuf Kıssası’nda mülkiyetçi sınıfa ait olan Firavun’un karısı Züleyha “köle” Yusuf’a sahip olmak istemiş ve onu metalaştırmaya çalışmıştır.
Bizim inancımıza göre, çözüm, her zaman vurgulamaya çalıştığımız gibi, rızaya dayalı ortak yönetim ve ortak mülkiyetçi bir toplum sözleşmesidir. Kadının ve erkeğin birbirine veli olabildiği, kimsenin nesneleştirilmediği, herkesin kimliğini ve kişiliğini özgürce ifade edebildiği bir toplumsal yapı için mücadele etmektir.
Bu durumda erkeklere çok daha büyük vazifeler düşmektedir. Erkekler kadını kendisi gibi eşit haklara sahip olan bir özne olarak görmelidir. Kadının hem sistem hem de erkek cinsiyeti tarafından ötekileştirildiğini unutmamalıdır.
Allah, kadın-erkek eşitliğini kavrayarak bu yolda mücadele edenlerden eylesin.
Cuma’mız Mübarek, mücadelemiz daim olsun.
“Şu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmayı, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden/edepsizliklerden, kötülükten, azgınlık, doymazlık ve kıskançlıktan yasaklar. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size öğüt veriyor.” [Nahl:90]
Kapitalizmle Mücadele Derneği

Hiç yorum yok: