Bu Bir Yasa Değil Anayasadır!

Erdoğan, nihayet “yeni anayasa” vaadini gerçekleştiriyor. AKP-Cemaat iktidarının tamamen çözülmesiyle beraber Erdoğan, içine girdiği iktidar krizinden adına “iç güvenlik paketi” denilen bir “yeni anayasa” ile çıkmaya çabalıyor. Tıpkı 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Yasası gibi, bu yasa da yeni bir iktidar inşasının ürünüdür. Mevcut anayasaları rafa kaldırmanın bilinen tarihsel yöntemlerinden biri de zaten budur. Diğer yöntemi de tercih edebilirdi. Örneğin Almanya’da Nazizm, despot bir yasa çıkararak değil, liberal bir yasanın açtığı yoldan ilerleyerek yükselmişti. Tıpkı Abdülhamit’in Kanuni Esasi’nin maddesinden yararlanarak meclisi feshetmesi gibi yeni bir siyasal düzen eskinin “olağanüstü hal” tanımlarına dayanarak da geliştirilebilirdi. Erdoğan, bunu tercih etmedi. İktidarını “yasa” adını verdiği, ama gerçekte anayasal nitelik taşıyan bir “yeni anayasa” (iç güvenlik yasası) ile kurmaya çalışacak gibi görünüyor. Dahası iç güvenlik “anayasa”sının ayrıntıları incelendiğinde, yeni iktidar inşası için devlet şiddetini daha da derinleştirerek ilerletmeyi göze alacak hale geldiği fark ediliyor. Topluma ve yurttaşlara karşı mevcut fiili ve hukuki şiddet, bir üst seviyeye taşınarak yeniden kuruluyor ve haklar ve özgürlükler düzenini yeniden belirleyerek bir yeni iktidar inşasının yolunu açıyor. İç Güvenlik Yasası denilen talimatnameye şöyle bir bakarsak bu gerçeği daha kolay anlayacağız.
Gözaltından Toplama Kampına
“Yeni Anayasa”mızın detayları, AKP’nin hukuksal hazırlıklarının nasıl bir şiddet potansiyeline hükmetmeye çalıştığını gösteriyor. İlk dikkat çeken nokta, polise, herhangi bir yargı işlemine gerek kalmaksızın 48 saate kadar gözaltı yetkisi verilmesidir ki bu durum idareyi yargı benzeri bir kurum olarak yeniden yapılandırma sonucunu doğuruyor. Türkiye’de yargı, zaten “idare benzeri” bir kurumken daha da ileriye gidilerek idare “yargı”laşıyor. Benzer bir yöntemi, İngiltere, Kuzey İrlanda nezdinde, 10 no’lu kararname ile 1970’lerin başında uygulamaya koymuş ve “toplum için tehlike oluşturan kişileri enterne etme ve toplama kampı kurma çabası” içine girmişti. Fakat çok kısa bir süre sonra, bu yasadan beklediği sonuçları, konvansiyonel bir “anti-terör yasası”nın içine saklamak yolunu tercih etti. Aynen 1970’lerin İngiltere’si gibi bu yasa tasarısı da, ülkedeki herkesi çıplak şiddetin konusu haline getiriyor ve yurttaşları, mevcut anayasa hilafına, “toplama kampına” sürme yetkisini dayatan hükümeti, asıl “tehlike oluşturan” bir siyasal unsura dönüştürüyor. Hâkim kararı olmadan dinleme ve arama yapılabileceğine dair hüküm ise toplumdaki “düşman”ları enterne etme planlarını geniş ölçekte besleyecek bir araç özelliği taşıyor. Hukuk düzeni yerini toplama kampına, yurttaş ise yerini “düşman”a bırakıyor.
Devam edelim: Pakette bir de toplumsal olaylarda meydana gelen zararın yurttaşa tazmin ettirilmesi maddesi de var ki bu durum ise Bizans hukukundaki “kolektif sorumluluk” ilkesinin güncel hayatımıza nasıl taşınabildiğini göstermesi bakımından çok çarpıcı. Artık herhangi bir toplumsal eyleme katılan kişi meydana gelen zararın “kolektif sorumlusu” sayılacak. Bireysel zarardan bütün topluluğu sorumlu tutan Bizans hukuku bu yasa ile yeniden hortluyor! Biraz daha ilerleyelim: Bir başka trajik madde “atkı, poşu, gaz maskesi takma”nın ceza artırımına konu yapılması ki bu hüküm hükümetin herhangi bir toplumsal olayda kişinin kendisini koruma reflekslerini harekete geçirmesini bile kriminalleştirerek adeta insan doğasına karşı savaş ilan ediyor. Oysa modern hukuk kişinin kendisini koruması gibi doğrudan insan doğasına ilişkin alana müdahale etmeme sınırını tanıyarak meşrulaşmıştı. Bu yasa ile polise eylemli direnmenin ötesinde gazdan korunmak bile suça dönüşüyor!
Ve bu kısa özette son olarak iç güvenlik talimatnamesindeki en trajik ve sonuçları ölümcül olan maddeye gelelim: Tasarıda “polise toplumsal olaylarda silah kullanma yetkisi veriliyor ki bu durumun birazcık hukuk bilen herkes açısından sonuçları pek açıktır: Bu madde Ali İsmail, Berkin, Abdullah, Medeni ve Ethem’in ve toplumsal muhalefet içinde yer alan diğer tüm muhaliflerin öldürülmelerini meşrulaştırmak anlamına geleceği gibi sonuçlanan veya halen süren davalarda da beraatı garantilemeye dönük bir eğilimi de barındırmaktadır. Sadece, devlet şiddetini özendirmemekte hâlihazırdaki davaları da lağvetme potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, aslında, üstü örtük bir savaş ilanıdır. Çünkü hükümet muhaliflerinin tamamen şiddet nesnesi haline getirilerek hukuk düzeninin dışına yerleştirilmesinden başka bir sonuç doğurmaz. Nihayetinde bütün bu hükümlere şöyle bir bakıldığında tüm bu maddelerin yurttaşların haklarını yeniden tanımlamaya yöneldiği ve anayasal hak ve özgürlüklerin tümünün lağvedildiğinin üstü kapalı biçimde ilanını içerdiği anlaşılır.
Devlet Personeline Talimatname!
İç Güvenlik Tasarısı, gerçekte bir yasa değil bir “talimatname” veya “kararname”dir ve bu niteliğiyle bir yandan diktaya dönük operatif ve işlevsel bir uygulamalar alanının önünü açarken diğer yandan anayasal kurucu bir karakter taşımaktadır. Bunu da birkaç önemli noktadan anlarız. Birincisi, bu yasa, bir hukuk sistematiği içinde ve hukuksal içtihat temelinde değil doğrudan devlet kadrolarına seslenen bir politik talimatlar zemininde kurgulanmıştır. Anayasal işçilikten tamamen yoksun olduğu gibi tam tersine mevcut anayasayı lağvetmektedir. Bunun yerine hükümetin acil politik ihtiyaçlarına odaklanmıştır. Diğer yandan toplumsal, hukuksal bir dili değil polis-zabıta dilini kullanmaktadır. Dahası iktidarın doğrudan gündelik emirlerine ilişkin şifreleri barındırmaktadır. Tüm bu nedenlerle de, bu yasa tasarısını, bir hukuk mantığı ve içtihatlar zemininde değerlendirmek hiç mümkün olmadığı gibi aynı zamanda bir “yasa” karakteri de taşımamakta, tam tersine yeni iktidar kurucu ve anayasal nitelik taşıyan bir talimatname niteliğini haizdir.
"II. AKP İktidarı" Dönemi ve Bitiş
İç Güvenlik Yasa Tasarısı, AKP’nin musavver II. iktidar döneminin erken ilanını içerdiği gibi AKP dönemlerinin genel sonuna gelindiğini de gösteriyor. Erdoğan, en sonunda ülkeye bir “yeni anayasa” getirmeye muvaffak olacak gibi görünüyor. Fakat buradaki “yeni”liğin Abdülhamit’ten başlayan, 1913 Darbesi ve Takrir-i Sükûn ile süren, sıkıyönetimler eşliğinde hukuk düzeni ve anayasanın lağvı ile devam eden bütün o olağanüstü haller geleneğinin Erdoğan’ın elinde daha da derinleşmesinden ve ölümcül bir yıkıcılığa dönüşmesinden başka bir anlama sahip olmadığını da artık daha iyi anlayabiliyoruz. Darbe karşıtı AKP’nin bütün o darbelerin mirasçısı bir AKP olduğunu fark etmek zor olmadığı gibi buradan “II. AKP İktidarı”nın yaygın ve derin bir çalkalanma ve çözülme içinde çökeceğini de kolaylıkla tahmin edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik yasa tasarısının, geldiğimiz noktada Türkiye siyasetine ve hukukuna verdiği genel ders sadece bundan ibarettir…
Demokrat Yargı Eş Başkanı

Hiç yorum yok: