Bir Devam Filmi: Laikler, Dindarlar…

Avrupa’daki sıkışmışlığını, Afrika’daki eski sömürgeleri üzerinden ve “Arap Baharı” ile beraber Ortadoğu’da yeniden bir “oyun kurucu” olarak aşmaya çalışan Hollande Fransa’sının başının daha da ağrıyacağını tahmin etmek güç değil.
Paris’te, Fransız karikatüristlere dönük saldırı sonucu Avrupa kamuoyundaki yabancı/İslam fobisi derinleşmiş oldu.
Bunun 11 Eylül’den farkı, “şok” edici olmasından ziyade, mevcut bir tartışmanın üzerinde/devamında “korkulanın başa gelmesi” şeklinde olması.
Zira bilindiği üzere, son olay gerçekleşmeden öncede, özellikle Almanya’da bir süredir yabancı/İslam karşıtı eylemler devam etmekteydi.
Burada bizim için tartışmaya değer olan, Avrupa kamuoyunda devlet siyasetlerinden bağımsız, ırkçı/göçmen karşıtı hareketlere karşı mevzilenmiş, Filistin’den Kürdistan’a kadar Doğu halklarının mazlumiyetleri hakkında kendi hükümetlerine karşı muhalif tavırlar takınabilmiş, anti-emperyalist çevrelerin, son olayla birlikte hiç olmadığı kadar zayıflayabileceği gerçeği.
Bu zafiyet mezkûr çevreleri, “laiklik merkezli Avrupa değerleri” etrafında birikmeye başlayan yeni bir kamuoyunun baskısı, en azından etkisi altında bırakacaktır.
“Bu bizi ne kadar ilgilendirir?” meselesi önemli.
Zira son Paris saldırısının Türkiye kamuoyundaki, ama özellikle AKP muhalifi kesimlerdeki yansımaları, Avrupa’nın “Doğu”ya karşı geliştirdiği yeni “laik”lik merkezli pozisyona teşne/yatkın gözüküyor.
Biraz açalım;
28 Şubat sürecinin üzerine oturduğu laik – anti-laik çelişkisi, bir dizi üretilmiş hezeyana dayandırılmasına rağmen kolayca müdahalenin “gerekçe”sine dönüştürülebilmişti.
Bu kampanya esnasında, laikliğin karşısına konan anti-laik cephe, aslında özü itibariyle devlet/iktidar meselesine ilişkin “İslamcı” bir perspektifi olmayan, siyaseti bir saray oyunu olarak algılayan, yine buna paralel olarak; tarih ve toplum değerlendirmesini de “İslamcı” değil “Osmanlıcı/saltanatçı” bir zemine oturtmuş bir kadronun ima ettiği, salt Kemalist seçkinlere dönük tehditler üzerinden kurgulanıyordu.
Sorun laik - anti laik şeklinde tarif edildiğinden, mesele devletle halkın değil, iktidar seçkinlerinin pazarlığına dönüşmüş ve her iki cephenin de aslında neye tekabül ettiği meselesi anlamını yitirmişti.
Ardından sistemle uzlaşılması sonucu AKP süreci başladı.
AKP, 12 senelik iktidarı boyunca bu anlamsızlığın altını icraatlarıyla doldurdu.
Devletin yeni seçkinleri olarak iç ve dış güvenlik önceliklerini NATO müttefikliğine göre düzenlemiş, küresel kapitalizmin dayattığı “işbölümü”nü içselleştirmiş programı ve “Ortadoğu”ya “Batı” adına nizamat verecek “Müslüman abi “sıfatıyla aslında başarılı da olmuştu.
Hatta hızını alamayıp, günün ihtiyacına binaen, bizzat Erdoğan’ın ağzından laikliğin faziletlerine ilişkin övgülere kadar ilerlenebilmişti.
Ancak zaten “kendi” sermaye sınıfını yaratamamış AKP, yürütmek zorunda olduğu “Kemal Derviş” politikalarının sonucu olarak, dayanmak zorunda olduğu orta sınıfların da desteğini yeterince arkasında hissedemediğinden, doğal müttefikleri olarak gördüğü “cemaatler”e daha bağımlı hale geldi.
Bu durum, başlangıçta “sembolik” bir lider pozisyonu biçilen Erdoğan’ın parti içindeki hareket alanını güçlendirdi ve sonunda “tek adam” haline dönüşmesinin zeminini sağladı.
Erdoğan’ı tek adam yapabilen formül aslında laiklik tartışmalarının içeriği üzerinden mevzilenmeye meyyal bir sosyolojinin manipüle edilebilmesi oldu.
Bu sosyoloji; yaşadığı topluma, tebaası olduğu iktidara ilişkin siyasal bir tasavvuru, “kamusal”a ilişkin bir mesaisi olmayan bu cemaat sosyolojisi cumhuriyet sonrası kendisini bu kamplaşmanın bir tarafı olarak algıladı, bunu sorgulama ihtiyacı hissetmedi. Bu çatışmadan beslenen cemaat dayanışmasının içine saklanmayı, mensuplarını “kamusal” olan her şeyden uzak tutarak muhafaza etmeyi ve sağ partiler üzerinden devlete yanaşmayı tercih etti.
Cemaatler “Arap Baharı” sürecinde Erdoğan/Davutoğlu ekibinin elinde daha da örselenerek; NATO’cu, mezhepçi, saltanatçı ve sonunda “tek adam”cı bir yere savrulurken, bunun doğal sonucu olarak; 28 Şubat sürecinin “iktidara gelirlerse bizi kıtır kıtır kesecekler” korkusunu Suriye ve Irak örneğinde bolca doğrulayan verilerin, tam da şu anda Erdoğan iktidarı üzerinden yeniden İslamî Camia’nın üzerine bir “laiklik karşıtlığı” etiketi olarak yapışmış olması bu anlamda kritiktir.
Zira bu etiket, dün olduğu gibi bugünde sorunun bizatihi özü olan; devlet/iktidar karşısında, halkın/ümmetin çıkarları meselesini örten, gizleyen, çarpıtan bir simülasyona yol açıyor.
Kendinizi bu tartışmanın tarafı olarak kabul ettiğiniz anda önünüze konan seçeneklere mahkûm hale geliyorsunuz ki bu da siyasal olanı sıfırlayan bir süreç inşa ediyor. Sizi siyasal bir özne olmaktan çıkarıp, iktidarı yeniden üretmek üzere tertip edilmiş bir cephenin askeri haline getiriveriyor.
Bu durum, Gezi olayları sonrası ortaya çıkan yeni toplumsal dinamiğin bir ucunun da bu algı üzerinden yeni bir “laiklik” kamplaşmasının içine savrulması gibi tehlikeli bir ihtimali güçlendiriyor.
Ancak daha tehlikeli olan ihtimal; Erdoğan’ın varlığında kendisini “hiç”leştirmiş bir “dindar”lar sosyolojisinin bu kutuplaşma üzerinden “kullanılabilir bir nesne”ye dönüştürülebilme, Erdoğan’ın savaşının askerleri olabilme ihtimali…

Hiç yorum yok: