Prekarya mı, Proletarya mı?

Prekarya üzerine hatırı sayılır miktarda literatür birikti. Bu literatürün de önde gelen isimleri var. Tanımların örtüşen yanları olmasına rağmen kimin tanımını seçtiğinize bağlı olarak prekarya denilen kesimin de (sosyal tabaka/sınıf?) farklı özellikleri öne çıkarılıyor. Biraz şaşırtıcı geleceğini bilerek, Loïc Wacquant veya Guy Standing gibi bu literatürün yıldızları dururken, kendimi Samir Amin’in tanımına yakın hissettiğimi söyleyeyim.
Amin’e göre prekarya, kent emekçilerinin geliri nispeten düşük, geçici işlerde çalışan, ayrımcılığa daha açık kesimidir. Güvencesiz istihdam vurgusu başta olmak üzere Amin’in tanımının da diğer tanımlarla örtüşen yanları var. Bu tanım, hem küresel sermaye birikiminin mantığını hem de son 50-60 yılın kent-kır ilişkisini merkezine aldığı için bana daha açıklayıcı geliyor. Amin, prekaryayı, tarihselliği içinde ve Marx’ın kapitalist birikimin mutlak, genel yasası ile öngördüğü bir olgu olarak ele alıyor.
O zaman, ilkin kapitalist birikimin mutlak, genel yasası’nı hatırlayalım:
Toplumsal zenginlik, faaliyet halinde bulunan sermaye, bunun büyümesinin hacmi ve gücü ve dolayısıyla da proletaryanın mutlak büyüklüğü ve emeğinin üretici gücü ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Kullanıma hazır emek gücünün büyüklüğünü artıran nedenler, sermayenin genişleme gücünü artıran nedenlerle aynıdır. Yani, yedek sanayi ordusunun göreli büyüklüğü, zenginlik potansiyeli ile birlikte artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaletleri çalışma sırasında katlandıkları işkenceyle ters orantılı olarak artan artık nüfus o kadar yığınsal şekilde yerleşiklik kazanır. Son olarak, işçi nüfusunun düşkünler tabakası ve yedek sanayi ordusu ne kadar büyükse, resmî yoksulluk da o kadar büyük olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak, genel yasasıdır. Diğer bütün yasalar gibi bu yasa da, gerçekleşmesi sırasında, burada inceleyemeyeceğimiz çok sayı­da durum tarafından değişikliğe uğratılır.” (Marx. 2011: 622)
Marx’ın bu muazzam öngörüsünün bazı yanlarını vurgulamakta yarar var:
- Yedek sanayi ordusu ifadesindeki “sanayi” sözcüğü Marx’ın yaşadığı dönemde gelişmemiş olan “hizmetler” sektörünü de kapsayan yani, ücretli emekçilerin tamamını içeren bir kavramdır. Dolayısıyla, günümüzdeki kullanımı yedek emekçiler (veya işçiler) ordusu olmalıdır.
Yedek emekçiler ordusu’nun büyüklüğü, şu ya da bu dönemin politikaları (Keynesçi veya neoliberal) tarafından değil, kapitalizmi genişleten/yaygınlaştıran faktörler tarafından belirlenir.
Yedek emekçiler ordusu’nun göreli büyüklüğü hem sefaleti hem de bu kesimin yerleşikliğini besler. Bu durum da resmi yoksulluğu arttırır.
Gelelim kır-kent ilişkisinde, daha doğrusu tarım üretiminde gözlemlenen ve prekaryayı besleyen devasa dönüşüme.[1]
Amin’e göre, dünya tarımsal üretimini, bir yanda kapitalist işletmeler bazında üretim yapan Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Latin Amerika’nın güney ucu (gelişmişler), diğer yanda da 3 milyarlık bir kırsal nüfusa tekabül eden geride kalanlar şeklinde tasnif etmek mümkün. Gelişmişler kesiminin emekçi başına yıllık verimliliği 1000 ile 2000 ton arasında. Geride kalanlar‘ı ise teknolojiden nasibini alan küçük kesim ve alamayanlar olarak iki alt sınıfta topladığımızda, ilkinin yıllık verimliliği yılda 10 ile 50 ton tahıl iken, diğer kesimin -çoğunluğun- verimliliği 1 tonu geçmiyor!
Bu 2000’e 1 şeklindeki oran, eşitsiz gelişmenin, tarımsal verimlilik farklılaşmasında ifadesini bulan çarpıcı bir fotoğrafıdır. Küreselleşme dinamiklerinin vahşeti ancak bu fotoğrafa tarihsel derinlik katıldığında tam olarak ortaya çıkar: günümüzün 2000’e 1 şeklindeki tarımsal verimlilik oranı daha 1940’larda sadece 10’a 1 düzeyinde idi. Tarım ürünlerinin göreli fiyatlarındaki son 50 yıllık yüzde 80 düzeyinde muazzam düşüş de dikkate alındığında prekaryalaşma sürecinin maddi tabanı iyice belirmektedir. İşte bizzat bu dinamikler, yani kırsal alanda topraksızlaşma, geçinememe ve göçe zorlanma yukarıda şehirli yedek emekçi ordusunu (prekaryayı) ve yoksullaşmayı besliyor.
Samir Amin’in katkısı bu süreci küresel sermaye birikiminin doğal sonucu olarak değerlendirmesinde ve ortaya çıkan durumun, sınıfsal nicel boyutlarını da belirleyerek yoksulluk olgusunu aşan bir yoksunlaştırma safhası (pauperization) olduğunu göstermesinde. Aşağı yukarı 10 yıl öncesi için yaptığı kaba bir hesapla Amin, ileri kapitalist ülkelerde emekçilerin %40’ının, 3. Dünya’da ise %80’inin prekaryaya tekabül ettiğini tahmin ediyordu. Karşı karşıya olduğumuz durumun, geçinebilmek için gerekli gelirden yoksun olmanın (yoksulluğun yani) ötesinde, modernleştirilmiş yoksulluk, yani toplumsal hayatın bütün boyutlarına ait imkânlardan yoksunlaştırma süreci olarak kavranması gerekiyor.
Amin’in prekaryayı, kapitalizmin dönemsel rejim tercihlerinin (neoliberalizmin?) sonucu olarak görmek yerine sistemik, modern bir emekçi yoksullaşma/yoksunlaşma biçimi olarak tanımlaması, kendisinin de belirttiği üzere sol düşünceyi kemiren liberal virüs’ün teşhisine imkân sağlıyor. Ayrıca, Amin işçi sınıfının modern yoksullar kesimi prekaryanın kurtuluşunun, vatandaşlık ücreti veya temel gelir gibi uygulamalar ile kapitalizmin içinde değil, dışında aranmasını da öneriyor.




[1] Aşağıda kısaca aktardığım Amin’in görüşlerini daha önce, 2005’te Kızılcık dergisinde etraflıca ele almıştım. Amin’in orijinal makalesi —World Poverty, Pauperization and Capital Accumulation (Dünya Sefaleti, Yoksunlaşma ve Sermaye Birikimi)– ise 2003’te MonthlyReview’da yayınlanmıştı.

Hiç yorum yok: