Öznelliğin Politikası

Politik sol, toplumsal bellek yitiminin ve öznel indirgemeciliğin yıkıntılarından kaçamadı. Farklı biçimleriyle, psikoanalitik ve Marksist düşüncenin büyük bölümünün özelliği olan derinlemesine düşünme ve sonuç çıkarma çabası bile, kendisinden ötesini düşünemeyen, krizdeki birey tarafından zayıflatılmıştır. Bunun kanıtları her yerdedir; revizyonist ve konformist psikoloji kadar solda da. Bu yapay bir kriz değil, toplumsal ilişkilerin soğukluğu, hayatı uyuşturuyor. Psişik olarak sıcak kalma, içe işleyen soğuğu önleme çabası, kalıcı bir düşünceye ve kurama zaman ya da olasılık bırakmıyor. Bireyin sürekli aciliyet hâlinde olması, kalıcı bir toplumsal çözümün önünü tıkıyor.
Solda bu belli bir biçim alıyor. Politik sol, sol olduğu için, topluma yönelik bir toplumsal analizi unutmuyor. Bununla birlikte, asıl sorun da bu toplumsal analizin giderek daha çok sloganlara, düşüncesiz anlık buluşlara doğru çürüyor olmasıdır. Belleğinden ve zihninden yoksun kalan birey, gerçekliğin yapısını düşünmekten çok, dostları ve düşmanları sınıflamaya yarayan şeyleşmiş sloganların çekimine kapılıyor. Bu, toplumu boş sözlerle baş başa bırakan bir dinamiktir; eleştirel kurama hayat verebilecek olan şu soluklanma fırsatı, umutsuzca yaşamın kendisini ararken yitirilmiştir. Üzerinde düşünmeksizin arayış, bir kez daha toplumun eski izlerinin üzerinden geçiyor.
Toplumsal bellek yitimi solda iki biçim alıyor; kullanıma hazır ve alışılmamış reform ve devrim kuramlarının oluşturulması ile son zamanlarda giderek artan bir şekilde eski slogan ve taktiklerin aceleyle yeniden parlatılması. Her ikisi de aynı anda ilerledi, çünkü her ikisi de geçmişin bastırılması sayesinde yaşamaktadır. Kişisel deneyim kırıntılarından ve sabah haberlerinden popüler kuramlar yapılmıştır. Bitkin düşenler sol arşivlerinden kopmuşlar ve tarihsel bağlamları, içerikleri ve eleştirilerinden temizlenir temizlenmez yeniden servise konmuşlardır. Bu toplumsal unutkanlık biçimleri soldaki eğilimler üzerine bir tartışmayı kuşkusuz anlamsız kılmaktadır; böyle bir tartışma sadece bireyin dolaysız gereksinimlerinden uzak değil, eskimiştir de; zaten kullanılıp atılmış ve unutulmuş olan politik düşünce ve sloganları incelemektedir. Sol kadar hızlı değişmektedir ki, tartışma ve analiz geride kalmaya mahkûm gibi görünmektedir.
Belli ki bu, sorunun bir parçasıdır: Bireyin aciliyetine yönelinmesi, kalıcı politik enerjiyi ve kuramı soğurmuştur. Kuramın yerini alan, onu yerinden eden sloganlar, momentle birlikte değişmektedir. Bu değişmeler seçim, tartışma ve düşünce yoluyla değil, “otomatik” olarak, düşüncesizce ve bilinçdışı gerçekleşmişlerdir. Eğer en son politik kanılara, daha öncekilerden daha çok değer verişmişse bunun nedeni öncekilerin aşılmış olması değil, unutulmuş olmasıdır. Ortaya çıktıkları gibi, eleştirilmeksizin geçip giderler ve geri dönecekleri vaad edilir. Sol düşünceye değen nazar, burjuva toplumun nazarıdır; yani belleksiz bir yineleme. Düşünme, modanın etkisi altında kalır, yani değişimsiz bir değişmenin. “Tekeşliliği parçalayın” gibi düşünceler önceki gibi kuvvetle özendirilmemişse, bunun anlamı bu tür düşüncelerin eleştirel olarak aşılmış olması değil, sadece başka bir yerde olmak için bırakılmış, sonra da yeniden kullanıma sokulmuş olmasıdır. Bu kullanıp atma ve unutma süregiden bir süreç oldukça, modası geçmiş (ki bu da hiçbir şekilde kesin değil) olsalar bile, sloganların incelenmesi, modası geçmesi zor ve toplumun kendisi kadar yaşamsal olan güçleri gösterebilir.
Burada yapılan analiz, sanki ikisi birbirini geçersizleştirmiş gibi (bu durumda “en iyisi hiçbir şey yapmamaktır” bilgeliği doğrulanacaktır), asıl soldaki gelişmeleri, basitçe onun dışındakilerle eşitlemek amacında değildir. Politik bir sol ile sol olmayanın öznelliğe aynı dürtüyle katılması, her ikisinin de toplumsal bellek yitiminden mustarip olması, politik ayrımların anlamsızlığının değil, sadece toplumun zehirleyici gücünün kanıtıdır.
Ayrıca söylemeye bile gerek yok, solun kendisi giderek daha çok parçalara ayrılmıştır; bu düşünceler kendilerini ortaya koymaya yönelen, ama her yerde o kadar da belirgin olmayan eğilimlerle ilgilidirler. Böyle bir analiz evrensel geçerlilik iddiasında olamaz. Yine belirtilmelidir ki, kadın hareketi, çevreciler (Weathermen), vb’den malzeme almadan solu tartışmak olanaksız olsa da, bunu belli grupların suçlanması olarak okumak asıl ruha ve amaca zarar verecektir. Olsa olsa, bazı grupların her yerde bulunan eğilimleri daha büyük bir açıklıkla ifade ettikleri söylenebilir. Ama daha fazlası değil; be bu tür gelişmelerin belli gruplarla sınırlı olduğunu, ne de daha da yanlış olarak bu grupların onlara neden olduğunu. Başka yerlerdeki gibi burada da sorun bütün olarak toplumdur.
Kuramın ve kuramlaştırmanın reddi, öznelliğin olumlanması üzerine oturmuştur. Kuram politik olarak iktidarsız ve kişisel olarak gerçekdışı ve uzak gibi görülür. Buna göre, yalnızca insan öznelliği (kişisel yaşam) anlamlı ve somuttur. Kişisel olanın politik, politik olanın kişisel olduğu söylenir (yoksa daha önce söylenmiş miydi?). İkisinin özdeşliği, ikisini de ayrı ayrı izleme gereğini ortadan kaldırır. Kuram ve eleştirel düşünce insan ilişkilerine, duygularına ve sezgilerine izin verir. Bunların dolaysızlığı, kuram ve düşüncenin kavrayışına köstek olur. Burada ve şimdinin öznel duygular biçiminde bulunması, düşünceleri artdüşüncelere ve ikincil düşüncelere çevirerek uzaklaştırır. Üzerinde düşünmeyi kesintiye uğratan bir dolaysızlık aşılar.
İnsan öznelliğinin genel olarak toplum içindeki yerine dikkat edilmezse, insan öznelliği üzerinde odaklanmanın verdiği umut yitirilir. Burada fenomenin sol içindeki ve dışındaki ilişkisi aynı zamanda hem eleştirel, hem de akışkandır. Çünkü insan öznelliği kültü, burjuva toplumun yadsınması değil, tözüdür. Bilim adına bütün öznelliği yasaklayan bir Marksist dogma karşısında insan öznelliğinin sol içinde dile getirilmesi ilerlemeydi; ama bu dile getirme istisnai bir uğraş haline geldiği zaman bizzat burjuva toplumu ilerleten bir gerilemeye davetiye çıkarır. Öznellik ve insan ilişkileri fetişi, fetişizmde ilerlemedir. Öznel duygular yanında nesnelliği de kavramaya çalışan kuramın reddedilmesi, bunun tersi yönde kuşkulu bir Kartezyen geleneği yeniden oluşturur: Hissediyorum, öyleyse varım. Burjuva toplumun içsel dürtüsü, insanî özneye yeniden güven kazandırmaktı. Descartes’ın düşüncesi bu eğilime açıklık getirmektedir: “Üçüncü düsturum her zaman talihten çok kendimi yenmek; dünyanın düzeninden çok arzularımı değiştirmek için çaba göstermekti.”[1] İnsan öznelliği, kendini duruma uydurmak; kendi evrenini değil, kendini incelemek ve dönüştürmek için terk edilmişti. Zedelenmiş özneye destek olarak daha fazla öznellik önermek, iyileşmek için hastalık önermektir.
Kuramın toptan reddedilmesi, perakende satıcının yapısından kaynaklanan başarısızlığa uğrar; görünüşte alıp satmakta özgür olan bu satıcı, nesnel yasaları bilmeksizin onların kurbanı olur. Seçip ayırmakta özgür olan mahrem birey, başından beri bir sahtekârlıktı; sadece paylar önceden seçilip ayrılmış değildi, seçimin içindekiler de bireysel değil, toplumsal dünyanın buyruklarını izliyordu. “Özel çıkar, ancak toplumun buyurduğu koşullar içinde ve toplumun sağladığı araçlarla ulaşılabilen, zaten toplumsal olarak belirlenmiş bir çıkardır. […] Bu, özel kişilerin çıkarıdır, ama hem içeriği, hem de gerçekleşme biçimi ve araçları, herkesten bağımsız toplumsal koşullar tarafından belirlenir.”[2] Toplumun ilân ettiği hâliyle bile, özerk bir varlık olarak birey fikri ideolojikti. Çalışanlar gibi işsizler de kendi talihlerinin ya da talihsizliklerinin özel yeteneklere bağlı olduğunu ve toplumsal bütün tarafından belirlenmediğini düşünmeliydi. Oysa özel umutlar, arzular ve karabasanlar da kamusal ve toplumsal güçler tarafından belirlenirler. Toplumsal olan, özel olanı “etkilemez”; zaten özelin içerisinde ikamet eder. “Özellikle Toplum’u birey karşısında bir soyutlama olarak varsaymaktan kaçınmalıyız. Birey toplumsal varlıktır.”[3]
İnsanî ilişkiler, tepkiler, duygular fetişi, efsaneyi sürdürmektedir; bunlar toplumsal bütünden soyutlandıklarında, (aslında oldukları gibi) insanî olmayan bir dünyaya insanaltı tepkiler değil, özgür insanların belli durumlara karşı bireyselleşmiş tepkileri olarak görülürler. Daha önce de belirtildiği gibi, kobay psikolojisi ancak boğucu bir dünya insanları kobaylara dönüştürdüğünde insanlara uygun düşer. Durmaksızın insan ilişkileri ve tepkileri üzerinde konuşmak ütopiktir; eskimiş ya da henüz gerçekleştirilmeyi bekleyeni (insan ilişkilerini) varsayar. Bugün bu ilişkiler insanlıkdışıdır; insanlardan çok kobaylara, kişilerden çok şeylere özgüdürler. Ve kötü niyetten değil, kötü bir toplumdan dolayı. Bunu unutmak, insan ilişkilerini, onları acımasız kılmış olan toplumsal kökenlerinden kopararak duyarsızlaştırmaya çalışan duyarlık gruplarının ideolojisine teslim olmaktır. Daha fazla duyarlılık bugün devrim ya da delilik demektir. Gerisi boş laf.
Öznellik kültü, öznelliğin karanlığa gömülmesine doğrudan bir tepkidir. Otantik insan deneyimi ve ilişkileri gözden kayboldukça, daha fazla aranır olurlar. Otobiyografik anlatımlar analizin yerini alır, çünkü eşsiz bir bireyin tarihi olarak otobiyografiler artık yoklar. “Hisleriyle temasa geçme” (bazı kadın hareketlerinin geliştirdikleri bir slogan) zaten kuşkulu olan bireysel varoluşu olumlamayı umar. Kendisiyle karşılıklı olumlama ve onaylama uzun süre önce doğallığını yitirmiş olan deneyimi yeniden canlandırmaya çalışır. Metadan büyülenen birey, metaya dönüşür. Birey denen atomize parçacık, kendisinin reklâmı olarak bir ahret elde eder.
Her şeyi dışlayacak şekilde öznelliğin peşine düşülmesi, öznelliğin çöküşünü de garantiler. Toplumun dürtüsüne karşı değil, onunla uyum içinde, toplumsal bir ürünü özel bir felaket ya da ütopya olarak yargılar. Tarihinin başlarında bireyden zorla alınmış olan şey (bireyin özgürlüğü, emeği vb.nin sadece öznel ve kişisel olduğu) daha sonra onun kurtuluşu olarak özendirilir. Bazı kadın hareketlerinin bütün nesnel kuramsal düşünceyi bırakarak öznelliği programlarına almış olmaları, yalnızca başkaldırının baskıya nasıl teslim olduğunu gösterir: fikirlere, sistematik düşünmeye yetenekleri olmadığı, ama sezgi ve duygularda üstün oldukları iddia edilen kadınlar, kendi ayaklanmalarında bile bunu yinelediler. Oysa sorun, özneye herhangi bir rol vermeyen resmî Ortodoksluğa yeden hayat vermemektir. Eleştirel kuram ve canlı Marksist düşünce kesinlikle bu Ortodoksluğa karşı çalıştı; bu, bir özne-nesne diyalektiğini onarma sorunudur. Salt öznellik ve salt nesnellik seçenekleri, bizzat pozitivist düşüncenin sunduğu seçeneklerdir. Marksist ve eleştirel kuram başka bir mantık, diyalektik mantık kullanmalıdır.
Russel Jacoby
[Belleğini Yitiren Toplum, Ayrıntı Yay., Çev.: Hakan Atalay, 1996, s. 132-137]
Dipnotlar
[1] Rene Descartes, “Discourse on Method” III. Bölüm, Felsefî Yazılar’dan, Norman K. Smith (New York, 1958), s. 113.
[2] Karl Marx, Grundrisse (Middlesex, England, 1973), s. 158.
[3] Marx, The Economik and Philosophic Manuscripts of 1844, ed. Dick J. Struik (New York, 1964), s. 137-38.

Hiç yorum yok: