Nurettin Topçu İslâmcı mıydı?

İslâm ve modernlik etkileşiminin ilk örneklerinden olan İslâmcılık, modernleşme yaklaşımlarının da başında gelmektedir. İslâmcılık düşüncesi, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde değil, Osmanlı'nın son dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Osmanlı'nın son dönemlerinde toplumun varlığının tehlikeye girmesi sonucu Batı'dan gelen fikrî ve fizikî saldırılara cevap üretme ihtiyacından doğmuştur. Ancak bu cevaplar, çoğu zaman geleneksel İslâm düşüncesiyle çatışmaktadır. Tarık Zafer Tunaya, bu durumu İslâmcı esasları donmuş kalıplardan kurtararak çağdaş ihtiyaçlara göre yorumlamak şeklinde ifade eder.[1]
İslâmcılık düşüncesinin hareket noktası, modern perspektif içerisinde dini koruyarak var olma düşüncesidir. Bunun için bazen modern paradigmayı İslâm'a göre yorumlar ve onu bünyesine almak için uygun zemini oluşturur. Bazen de İslâm ilkelerini modern dünyanın ihtiyaçları doğrultusunda tekrar yorumlayarak terakkinin önündeki engelleri kaldırmaya çalışır. Her iki durumda da İslâmcılık düşüncesi eklektik olmaktan kurtulamaz. Modern dünyaya göre İslâm'ı yorumlama veya İslâm'ı modern dünyaya uydurma çabaları İslâmcı aydınların vazgeçemedikleri bir özelliktir.
İslâmcıları, Batıcılardan ayıran Batı'yı olduğu gibi tüm unsurlarıyla taklit etmeye karşı olmalarıdır. Batı modernliğinin aynen uygulanmasına karşı olmaları ile modernliği İslâm ile yorumlayarak, dinin varlığını devam ettirerek alma konusunda bir tepkileri yoktur. Görüleceği üzere, Batıcılar ile İslâmcılar arasında modernleşme konusunda bir farklılık yoktur. Sadece bu modernleşmenin sınırı hakkında birbirlerinden ayrı düşünürler.
İslâmcı düşünce, İslâm dininin ilerlemeye karşı olmadığını hatta ilerlemeyi emrettiği görüşündedir. Günümüzde Avrupa devletleri İslâm ülkelerinden daha ilerideyse bunun nedenini İslâm ülkelerinin bilim ve teknolojide gerekli çalışmaları yapmamalarına bağlarlar. Dolayısıyla bugün modern bilim hangi noktadaysa, bu bilime ulaşma yolundaki geleneksel İslâmdan kaynaklanan engellerin modern paradigmayla tekrar yorumlanmasında bir sakınca görmezler. Geleneksel İslâm'ın durağanlaşmaya götüren unsurları pozitivizmin ilerlemeci perspektifiyle uyumsuz olduğundan, tercih ilerlemeden yana kullanılır.
İslâmcı düşüncede teknoloji de kutsallaştırılmıştır. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bazı mucizevî olayların bugün teknoloji perspektifi ile tekrar yorumlanması ve bu mucizelerin teknik ilerleme ile mümkün olduğunu belirterek teknolojiye kayıtsız şartsız ulaşmanın Kur'an-ı Kerim'den delilleri gösterilmeye çalışılır. “[…] Peygamberler, manevî ilerlemenin esası olduğu gibi, maddî terakkinin de rehberidir. Yüce Rabbimiz, peygamberleri insanların manen yükselmeleri için birer önder yaptığı gibi, her bir peygamberin eline bazı mu’cizeler vererek maddî terakki için de birer rehber ve ustabaşı yapmıştır. […] Meselâ, Hz. İbrahim’in (as) ateşe atılması, fakat ateşte yanmama mu’cizesi, ateşin yakmayacağı maddelerin bulunabileceğine; Hz. Davud’la (as) birlikte dağların tesbih etmesi, kaset, plak, CD, DVD gibi âletlere; demiri hamur gibi yoğurma mu’cizesi, sanayi ve madenlerin kullanılmasına işaret eder. Hz. Süleyman’ın (as) rüzgâra binip uzak mesafelere gitmesi uçak gibi vasıtalara, Belkıs’ın tahtını bir anda yanına getirtmesi, görüntünün, sesin ve eşyanın bir anda bir yerden başka bir yere nakledilebileceğine; Hz. Musa’nın (as) asasını yere vurarak su çıkarması, insanların yerden su, petrol gibi yeraltı zenginliklerini çıkaracak âletler yapmasına işaret ve teşviktir.”[2]
İslâmcılık konusundaki bu kısa girişten sonra İslâmcı yazarların Nurettin Topçu konusundaki kafa karışıklığına değinmek gerektiğini düşünüyorum. İslâmcı yazarlar, Topçu'yu İslâmcı kategorisinde görmektedirler. Oysa Topçu'nun birçok düşüncesi, İslâmcılardan kesin farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu farklılıklar, aşağıda alıntıladığım pek çok İslâmcı yazarın görüşleri ile Topçu'nun düşüncelerini karşılaştırarak verilmiştir. Ancak önce Topçu'yu İslâmcı kategoride gösterilen yazıyı görmek gerekmektedir.
Yeni Şafak gazetesi yazarı sayın İbrahim Tenekeci 3 Aralık 2014 tarihli yazısında İslâmcılık konusunu ele aldı. İslâmcılığa yapılan saldırıların haksız olduğunu, İslâmcılığın çıkış noktasının Hristiyan Batı dünyasının tüm tekniğiyle Müslüman dünyasına yaptığı taarruz olduğunu belirtti. Bu anlamda İslâmcılığın bir ihtiyaçtan doğduğunu ve esas olarak İslâmcılığın işgale, sömürüye direnmek ve hür yaşamak olarak anlaşılması gerektiğini ifade etti. Bir buçuk asır önce İslâmcılığı ortaya çıkaran şartların bugün çok daha ağır biçimde devam ettiğini söyledi. Yazısına şu şekilde devam etti:
“Mısır’da Cemaleddin Efganî ve Muhammed Abduh, Hindistan’da Seyyid Ahmed Han ve Seyyid Emir Ali. Türkiye’de, Şeyhülislâm Musa Kâzım’dan Said Halim Paşa’ya kadar onlarca isim. Necip Fazıl’ın inanılmaz çabası, Nurettin Topçu’nun ahlak davası, Sezai Karakoç’un onurlu direnişi, İsmet Özel’in haklı itirazı; bunların hepsi İslâmcılığa dâhildir. Genç arkadaşlarımız bunu unutmasınlar. Mehmed Akif, Eşref Edip gibi İslâmcıların İstiklal Harbi’ne destek vermesi, işte bu ‘kurtarıcı düşünce’ nedeniyledir. Hindistanlı Müslümanların yardımlarını da hatırlayalım. Şahsen, cennetmekân Necmettin Erbakan’ın mücadelesini de bu tarihî yürüyüşün bir parçası olarak kabul ediyorum. İslâm Birliği ve İslâm Ortak Pazarı fikri, millî kalkınma hamlesi, adil düzen isteği, önce ahlâk denilmesi. Özetle, İslâm milleti. İttihad-ı İslâm.”
Görüldüğü gibi İbrahim Tenekeci, Topçu'yu, Şeyhülislâm Musa Kâzım, Said Halim Paşa, Sezai Karakoç, Mehmed Akif ve Necmettin Erbakan ile birlikte İslâmcılığa dâhil etmektedir. Bu konuda Tenekeci ile aynı görüşte olmadığımız görülmektedir. Nedeni yazının devamındadır.
Topçu'yu Batıcılardan, Türkçülerden ve İslâmcılardan ayıran en önemli özelliği, kültür ve medeniyet konusundaki görüşleri ile sanayileşmeye olan eleştirileridir. Topçu'ya göre, teknikteki ilerleme insanları ve toplumları makineleştirmeye götürmektedir ve bu, mutlaka önlenmelidir. Topçu tekniğin bir amaç değil, sonuç olduğu görüşündedir. Topçu, Batı medeniyetinin teknolojik ilerlemesinde Asya ve Afrika'dan getirilen hammaddelerin önemli olduğuna dikkat çekerek, İslâmcılardan farklı olarak, Batı'nın sanayileşme, ilerleme ve kalkınmasının altında sömürgecilik olduğunu belirtir.[3] Bu durumda Batı'nın ilmine talip olmak da dinî ve ahlakî açıdan tehlikeli olmaktadır. Topçu, ayrıca medeniyetin bir cemiyetin kültür hayatını da içine aldığı ifade eder. Topçu, sanayi toplumuna olan eleştirileri ile sanayileşme, teknoloji ve kalkınmayı destekleyen eklektik düşüncelerden de uzak kalmaktadır.
Ziya Gökalp, hars ile medeniyet arasında bir ayrıma giderek, harsın milli olduğunu medeniyetin ise beynelmilel olduğunu düşünmektedir. Bu ayrımı şu şekilde detaylandırır: "Hars, sadece bir milletin dinî, hukukî, iktisadî ve fennî hayatlarının ahenkdar bir mecmuasıdır. Medeniyet ise birçok milletin içtimai hayatlarının müşterek mecmuudur. Meselâ Avrupa ve Amerika mamuresinde bütün Avrupalı milletler arasında müşterek bir (garp medeniyeti) vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve müstakil olmak üzere bir İngiliz harsı, bir Fransız harsı, bir Alman harsı mevcuttur.”[4] Ziya Gökalp bu düşünceleriyle medeniyet ile kültürü birbirinden ayırmıştır. Medeniyetin dinle bağlantısını koparan Gökalp için bu noktadan sonra Batı biliminin meşruiyetini dinen sorgulamak veya sömürgeciliğe dayalı gelişen sanayileşmeye eleştirel yaklaşmak imkânsızdır. Gökalp için hedef Garp ve Şark medeniyetlerini ortak paydada buluşturmaktır. Bu anlamda salt Batıcılardan ayrı düşen Gökalp'in Nurettin Topçu ile aynı çizgide olduğu da söylenemeyecektir. Gökalp'in hars-medeniyet ayrıştırmasını Topçu sosyolojik bir hata olarak değerlendirir. Topçu şunları söyler: “Biz Batı’nın iki şeyini yanlış anladık; iki yüzünü tersinden gördük: İlmini ve ahlâkını. Batılılaşmak isterken onun ilmini alıp ahlâkını almamak kararını verdik. İlimle ahlâkın aynı kökten çıktığını bilemedik.” Bu nedenle Topçu'yu kültür ve medeniyet ayrımı yapan yazarlar ile aynı kümede değerlendirmek yanlış olacaktır.
Gökalp, Türkleşmek ve İslâmlaşmak arasında bir çatışma olmadığı gibi, bunlarla modernleşme arasında da tezatlık olmadığı görüşündedir. Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak ve modernleşmek olarak üç süreç ortaya koyar. Türkleşme aşamasında Türk kültürüne ait masallar, destanlar vs. ile milli tarih bilinci oluşturulur. Bundan sonra sıra İslâmlaşmaya gelir. Bu aşamada kelam, fıkıh ve tasavvuf konularına yoğunlaşılır. Son olarak ise modernleşme aşamasında modern bilim ve yöntemler ile felsefî birikimlere ulaşılmaya çalışılır. Bunlara ulaşan toplumların geçtiği aşamalar araştırılır.[5]
Batı'nın ilmini, teknolojisini alıp kültür ve ahlâkını almama düşüncesi, Topçu tarafından reddedilir. Topçu şunları söyler: “Medeniyet, satın alınır zannettik, elbiseyi aldık, insanı göremedik. Hazır aldığımız bu teknik, sahibi tarafından kullanılamayan, sahibine yabancı bir gizli el tarafından sahibinin hesabına ve onun varlığında kullanılan bir bıçak gibi benliğimizde yaralar açtı.”[6]
Şeyhülislâm Musa Kazım Efendi'nin “Avrupa'nın meşrutiyetini aynen tatbik etmesinler diye çok uğraştık. Kitaplar yazdık, risaleler, makaleler neşrettik. Maksadımız din hükümleri dairesinde memleketimizde müşterek bir usul kurulması idi” [7] sözleri, modernizmin İslâmî yorumuna kapı aralamıştı. Musa Kâzım, teknoloji ve bilimin ilerlemesi ile medeniyet kurulamayacağını ve bir toplumun ancak dindar ise medeniyet kurabileceğini belirtir. Musa Kazım şöyle der: “[…] medeniyet denilen şey, bir kavmin tecrübî ve aklî ilimlerde terakki etmesi ve sanayi çeşitlerini ortaya koyması, vapurlar, şimendiferler iç ad ederek nakliyat için bunca kolaylıklar göstermesi, büyük şehirler, geniş caddeler, yüksek binalar vücuda getirmesi vesairesin değil mi? Eğer bunlar ise, bu gibi şeylere ulaşmak pek çok topluma nasip olmuş ve şu anda olmaktadır. Hayır! Yalnız bunlar değil. Çünkü medeniyetten asıl maksat bütün halkın refah ve saadet üzere yaşamasıdır. Hâlbuki ilimler, fenler ve zikredilen teknolojilerin en çok ilerlediği yerlerde bu refâha, bu saadete nail olanlar ancak yüzde bir nispetindedir. Geri kalan halk uçsuz bucaksız dert ve geçim yükü altında ezilmekte, hatta iki odalı bir eve bile sahip olmaktan mahrum bırakılmaktadır"[8] Musa Kazım Efendi'nin döneminin aydınlarından farkı, işte bu sözleridir. Ona göre, medeniyetin Batı bilim ve teknolojisi ile bir ilgisi yoktur.
Musa Kazım, dinsiz bir toplumun medeniyet kurarak refah içinde yaşamalarının mümkün olmadığını da söyler: “Şimdi bir toplum, bir millet farz edelim ki, hepsi dinsiz olsunlar. Acaba bunların bir medeniyet kurarak refah ve saadet üzere yaşayabilmeleri mümkün olabilir mi? Heyhat! Zira, böyle herkes kendi arzularına, kendi heveslerine mağlup olarak gerektiğinde her türlü fenalığı irtikap edecek olur ise o toplum, o millet arasında tartışma, münakaşa, hatta mücadele ve savaş geçerli olmaz mı? Ve bu halde milletin ruhu ve medeniyetin vasıtası olan ilme, marifete, ziraata, ticarete, sanata halel gelerek halk refahtan, saadetten tamamıyla mahrum kalmaz mı?”[9]
Ancak Musa Kazım İslâm’ın terakkiye mani olmadığını ve ilim ve fenleri de men etmediğini ifade ederek İslâmcılara yaklaşır. Üstelik Musa Kâzım, Batı'nın yararlı olan gelişmelerini alıp iktibas etme düşüncesindedir.[10] Topçu ise “Biz Batı’nın iki şeyini yanlış anladık; iki yüzünü tersinden gördük: İlmini ve ahlâkını. Batılılaşmak isterken onun ilmini alıp ahlâkını almamak kararını verdik. İlimle ahlâkın aynı kökten çıktığını bilemedik”[11] demektedir.
Musa Kâzım Efendi gibi Elmalı Hamdi Yazır’ın da modernliğe yönelik eleştiriler getirmesine karşın moderniteyle uzlaşmacı görüşleri vardır. Mesela Yazır, "Hâlbuki insanların ferdiyeti kadar ve belki daha ziyade gayeler tahmin olunabilir ve herkes terakki denilince kendi nokta-i nazarına göre bir gayeye vusul manasını kasteder. Bu suretle alelumum insanlar için terakki, izafî bir manayı haiz demek olacağından bu haysiyetle yalnız edyanın değil, âlemde hiçbir şeyin alelıtlak amil-i terakki olması hakkında bir hükm-i terakki olması hakkında bir hükm-i kat-i verilemez"[12] diyerek, tek tip ilerleme anlayışını eleştirir. Ancak modernliği İslâm'a dayalı olarak kabul etmeye yönelik şu sözleri ile de İslâmcı düşünürler ile aynı noktaya varır: "Bizi Avrupa kalıbına dökmek, onların şeklini vermek ve onların içinde eritmek için çalışmak bir sapıklık fakat Avrupa'yı bizim kalıbımıza dökmek ve içimizde eritmek için çalışmak aksine bir vecibe demektir.”[13]
Bediüzzaman Said-i Nursi, “İla-yı kelimetullah’ın bu zamanda bir büyük sebebi maddeten terakki etmektir. […] Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyyeye yardım edecek noktaları (funun ve sanayi gibi) maal memnuniye alacağız”[14] diyerek, İslâmcılığın Cumhuriyet öncesi temsilciliğini yapmaktadır. Ayrıca Said-i Nursi'nin Hz. Musa'nın taştan su fışkırtan asasını petrol sondaj makinesine benzetmesi ve Hz. Yakup'un uzaktaki oğlu Hz. Yusuf'un kokusunu almasını da radyo ve televizyonun uzaktan ses ve görüntü almasına benzetmiştir. Dolayısıyla Batı modernliği ile gelen teknik gelişmenin İslâm ile bir çatışmasının olmadığı ve modern dünyaya eklemlenmenin ve Batı uygarlığı seviyesine ulaşmanın İslâm dairesi içinde kalarak mümkün olduğu belirtilir.
Mehmet Akif de, “Fakat bu heriflere karşı olan sevgisizliğimizi hiçbir zaman onların ilimlerine, fenlerine, sanatlarına sıçratmamalıyız. Çünkü medeniyetin bu kısımlarında onlara yetişemezsek yaşamamıza, bize Allah’ın emaneti olan İslâm dinini yaşatmamıza imkân yoktur. […] Hep birden çalışacağız. Çünkü bugün dünyanın, dünyadaki hayatın tarzı büsbütün değişmiş, yalnız başına çalışmakla bir şey yapamazsın. Toplar, tüfekler, zırhlılar, şimendiferler, limanlar, yollar, tayyareler, vapurlar kısacası düşmanları bize üstün çıkaran, yarım milyar Müslüman’ı bir kaç milyon Frenk’e esir eden sebep ve araçlar ancak cemiyetler, şirketler tarafından meydana getirilebilir”[15] diyerek, Batı ilmini ve fennini üstün kabul etmektedir.
Said Halim Paşa ise Buhranlarımız adlı eserinde şöyle der: "Batı medeniyetinden hakikaten istifade edebilmemiz onu aynen tatbik ile mümkün değildir. Ayrıca daha önce aynı yolu denemiş başka milletlerin tecrübeleri de yabancı bir medeniyetin nimetlerinden istifade etmenin onu kendi medeniyetine uydurarak tatbik etmekle mümkün olacağını göstermektedir"[16] Said Halim Paşa da bu düşüncesiyle İslâm ile moderniteyi uzlaştıran İslâmcı camianın içindedir. Bu noktada Said Halim Paşa ile Nurettin Topçu'yu aynı görüşte değerlendirmek tutarsızlık olacaktır.
Sezai Karakoç'un aşağıdaki ifadeleri de Topçu ile aynı görüşte olmadıklarını göstermektedir: "Evet, insanlığı toptan tehdit eden korkunç nükleer silahların, atomların, hidrojen ve kobalt bombalarının, kimyasal silahların, öldürücü gazların ve şimdi bulunduğu söylenen canlıları yok edici nötron bombasının mucidi Batılıların bunları keşfedip yapacağını biz Müslümanlar önceden kestirmeli ve onlar yapmadan, biz yapmalıydık. ‘Bunlar kötüdür, insanlığa sığmaz’ demek yeterli değildir. Batı bunları yapacak ve bunları yaptığına göre de kullanacak ve insanlığın toptan mahvolmasına da sebep olacak düşüncesiyle ondan önce yapmalıydık bunları. Bu, bu dünyada bulunmamızın bir gereğiydi. Kullanmamak ve kullandırmamak için bu korkunç silahları biz icat etmeliydik, icat etmeli ve bunu kullanabileceklerin tepesine asmalıydık, onların bunları yapmasına engel olmalıydık, onların bu silahları kullanma imkânını aynı silahlara ve güce sahip olarak yok etmeliydik. Bunu yapmadık. Şimdi Batı nükleer silahları İslâm dünyası yapmasın diye ambargo koyuyor, İslâm dünyasını gözlüyor, İslâm dünyasında kurulan tesisleri bir gecede yok ediyor. […] Ahrette olmadığımızı, bu dünyada olduğumuzu unutmamalı, kötüyü de hesaba katarak tedbirli olmalı, 'düşmanlarınıza karşı aynı silahlarla karşılık veriniz' ilahi buyruğunu tam anlamıyla yerine getirmeliydik.”[17]
Sezai Karakoç da medeniyet ile teknik üstünlüğü anlamaktadır. Üstelik Batı yapmadan teknolojiyi üretme yarışı ilerleme perspektifinin bir ürünüdür. Son olarak Karakoç'un bahsettiği 'düşmanlarınıza karşı aynı silahlarla karşılık veriniz' ayeti Kur'an-ı Kerim'de "Onlara karşı gücünüzün yettiğince kuvvet hazırlayınız" (Enfâl Suresi - 60) şeklinde olduğu görülmektedir. Buradaki kuvvetin Batı'nın silahı ile silahlanmak olduğu kati değildir ki Hz. Peygamber'in (asv) mücadelesinde bu tarzda bir karşı tarafın silahı ile silahlanmaya çalışma mücadelesinin olmadığı bilinmektedir.
Sezai Karakoç'un ayrıca ilerlemeci tarih anlayışına uygun sözleri de vardır: "Ekonomi alanında ziraî teknik, sapan demiri döneminden traktör dönemine, orakla biçmeden, biçerdöver makine dönemine, nadastan gübrelemeye geçmiş sanayileşme ise daha köklü ilerlemeler kaydetmiştir. Ulaştırma alanında ise nerdeyse bir ihtilal vardır. Bunlara rağmen, bu hamlelerin tam rasyonellik ve verimlilik çerçevesinde oluştuğu iddia edilemez. Çok israf olmuştur. […] Barajlar, limanlar, yüksek fırınları, yolları, fabrikalarıyla yeni bir ekonomik Türkiye’nin doğduğu ve eski iptidaî ziraî dönemden yeni bir sınaî döneme geçmeye başladığı bir gerçektir”[18]
Necmettin Erbakan'ın Nurettin Topçu ile aynı kategoride olmadığı konusunda elimizde çok sözleri vardır. Öncelikle Erbakan, ilerlemeci tarih perspektifi nedeniyle kalkınmacıdır.
Erbakan Hoca, Batılılar gibi uygarlığı Mısır ile başlatarak Âdem ve oğullarını ilkel toplum, sanayi kurmayan toplum olarak sınıflandıran yaklaşımlarla benzeşir. Ayrıca Erbakan Hoca, insanlığın pek çok aşamadan geçerek bugüne ulaştığı görüşüyle Batı tarih felsefesine uygundur. Lütfi Bergen bu konuda şunları söyler: “Oysa Hz. Âdem (as)’in bilgisi, Allah’ın kendisine ‘esmae kulleha- bütün isimleri’ öğretmesi nedeniyle, Erbakan Hoca’nın tarih şemasına uymamaktadır. İkinci olarak Hz. Âdem (as)’in ve oğullarının ‘toplayıcı/meyvecilik’ dönemi yaşadıklarına ilişkin bir vahyi delil bulunmamaktadır. Hz. Âdem (as) Kâbe’yi inşa ederek ilk mimar olmuş; oğullarının aile sistemini tesis ederek ve oğulları arasında hakemlik yaparak ilk örgütlü toplumu kurmuştur. Erbakan Hoca’nın sonraki aşamaya koyduğu ve tarih şemasında gelişmişlik iktisadı saydığı ‘çiftçilik’, İbranilere hasrettiği ‘Hukuk Düzeni’ onun sandığının aksine Hz. Âdem’in de kendi toplumunda yani insanlığın başlangıcında ortaya çıkmıştı.”[19]
Erbakan Hoca'nın Müslümanlık ile zenginliği sentezleyen görüşleri de düşünmeye değerdir. “Hakikaten Müslümanlık sistemi, Müslümanlık yolu zenginliktir; insanı zenginleştirir ve sonunda manevî bakımlardan da yetişmiş bir insan ortaya koyar” diyerek Müslümanlık ile zenginliği bir araya getirmektedir. Hoca'nın Müslümanlığı Batı bloğuyla benzeştirmesi de sorgulanmalıdır: “Binaenaleyh Müslüman behamahal çalışmak, bir istihsal yapmak ve iktisadi bakımdan faydalı bir unsur olmakla görevlidir. Bu bakımlardan baktığımız zaman Müslümanlık adeta Batı bloğuna benziyor”. Lütfi Bergen'in konu ile ilgili yorumu şu şekildedir: “Sanırım konuyu daha ayrıntılandırmak gerekmemektedir. Erbakan Hoca, Müslüman’ın zenginleşmesi meselesini ele alırken farkında olarak ya da olmayarak Batılı paradigma, üstelik Protestanlaşma eğilimi içinden konuşmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de İttihat Terakki’den başlayan “her mahallede bir milyoner” ideolojisini ciddi manada İslamcı söylemle üreten ve bu söylemin yürütücüsü “Adalet ve Kalkınma” hareketine aktaran önemli bir köprüdür. Türkiye’de terakkici siyasal mecra ile kalkınmacı siyasal mecrayı birbirine bağlayan, tarihsel kesilmeyi imkânsız kılan kaynak, farkında olarak ya da olmayarak Milli Görüş hareketi olmuştur.”[20]
Erbakan Hoca'nın zenginliğe giden yolda sanayileşmeyi araçsallaştırması da Batı paradigması içinde kaldığını göstermektedir. Hoca şöyle demektedir: “Bütün ülke, bir baştan bir başa verimli projeler vasıtasıyla madenler, hizmetler, hayvancılık, ahlaklı turizm, tarım, ormanlar, küçük sanayi, milli harp sanayisi, sanayi ve ağır sanayiyle ilgili üretim projeleriyle donanacaktır. İnsan gücü bu projeler vasıtasıyla kısa zamanda büyük zenginlikleri meydana getirecektir. Bu zenginlikler neticede ülkedeki bütün vatandaşlara yayılacak, herkese refah getirecektir. Böylece bütün vatandaşlar, zengin olacaklardır. Diğer yandan devlet üretimine yaptığı katkı karşısında kendi hakkını alacaktır. Böylece bütün vergiler kalktığı halde çok zengin olacaktır. Devlet bu zenginliğiyle temel hizmetlerle ekonominin desteklenmesi, tanzim hizmetleri ve tam teşvikle vatandaşların desteklenmesi, aç-açık bırakılmaması, sosyal adalet gereği ülkedeki bütün insanların insanca yaşama şartlarının gerçekleştirilmesi hizmetlerini yürütecektir”[21]
Erbakan Hoca'nın sanayileşmeyi yücelten ve köylülüğü ve çiftçiyi yetersiz üretim kapasitesine sahip olmakla gördüğü sözleri de vardır. Hoca şunları söyler: “Bizim bugünkü tarım üretimimizi başka ülkeler onda bir kadar insanla elde etmektedir. […] Sanayileşmenin bir ikinci zarureti de […] Batı ülkelerinde bir işçinin bir saat çalışarak meydana getirdiği netice, ağır şartlarda, karda, kışta, sıcakta, tarlada yorucu bir şekilde 10 saat çalışan bir işçinin emeğiyle değiştirilmektedir. Bugün yeryüzündeki düzen, bu esasa göre kurulmuş oluyor”[22]
Tarımda makineleşme ve sanayiye altyapı hazırlığı yapma konusunda ise Erbakan Hoca şunları söyler: “Ziraatımızı inkişaf ettirirsek, -ki inkişaf ettirmeye mecburuz- ziraat sahasında çalışan insanları ziraatta ilerledikçe ziraat sahasından dışarı çekeceğiz. Bugün on kişinin yaptığı işi bir kişi yapacak, dokuz kişi zirai sahadan dışarı çıkacak, ondan dolayı bir yandan artan nüfusa iş bulmak, öbür taraftan ziraatı inkişaf ettirirken, oradan boşalan insanlara iş bulmak, ancak sanayileşme ile mümkündür” Erbakan Hoca “Sanayi Davamız” başlıklı başka bir yazısında da “Tarımda makineleşme, tarıma yeni insanlar koymak neticesini değil, bilakis tarım sahasından dışarıya insanlarımızı almak sonucunu doğuracaktır. Tarım sahasından gelecek nüfusun iş yeri, yine sanayi olacaktır”[23]
İbrahim Tenekeci'nin yazısında İslâmcı kategorisinde saydığı isimlerden yaptığım alıntılar ve Nurettin Topçu'nun özgün görüşleri bağdaşmamaktadır. Bu nedenle Topçu'yu İslâmcı çizgide görmek yanlıştır. Topçu'nun apartmanlaşmaya karşı çıkışı ve kentleşmeyi eleştirmesi dahi İslâmcı yazarların görüşleri ile benzeşmemektedir. Şu söylenebilir ki apartmanlaşmaya karşı çıkmayan, kentleşmeyi eleştirmeyen, sanayileşmeyi sorgulamayan, Batı bilim ve teknolojisini alma konusunda itirazlar geliştiremeyen, Marmaray'ın yapılmasına övgüler dizen, köylülüğü zahmet olarak gören, ilerlemeci tarih perspektifine sahip olan, kapitalist toplumu tarihin zorunlu bir aşaması olarak gören, tımar düzenini gündeme getirmeyip kalkınmacılığa özenen, tarımda makineleşmeyi savunan İslâmcı düşünürler ile siyasal İslâmcıları Nurettin Topçu ile aynı kategoride göstermek Topçu'ya haksızlık olacaktır. Çünkü Topçu'nun yukarıda saydıklarımın tam tersini savunduğu biliniyor. Topçu asla sağcı değildi. Topçu asla sanayi toplumuna yanaşmamıştı. Topçu asla kalkınmacı değildi.
Kaan Yiğenoğlu
Dipnotlar
[1] Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Akımı, Simavi Yayınları, 1991, s. 32.
[3] Kültür ve Medeniyet, Dergâh Yayınları, 2004, ss. 15-16.
[4] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990, s. 25.
[5] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, ss. 18-21.
[6] Topçu, age, s. 21.
[7] Sadık Albayrak, Türkiye'de Din Kavgası, 1973, ss. 100-103.
[8] Musa Kazım Efendi, Külliyat- Dini ve İçtimai Makaleler, Haz: Ferhat Koca, Ankara Okulu Yayınları, 2002, s. 67.
[9] Musa Kazım, age, s. 68.
[10] Musa Kazım, age, s. 150.
[11] Topçu, age, s. 30.
[12] Elmalı Hamdi, "Felsefede Teceddüt ve Avrupa Kültürü", Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi içinde, İsmail Kara, 1997, ss. 546-563.
[13] Elmalı Hamdi, age, ss. 546-563.
[14] Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfi, Sözler Yayınları,1975, s. 19.
[15] Mehmet Akif Ersoy, Düzyazılar, Beyan Yayınları, 2010, ss. 460-461.
[16] Said Halim Paşa, Buhranlarımız, İz Yayıncılık, 1991, s. 76.
[17] Sezai Karakoç, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I, s. 96.
[18] Sezai Karakoç, Günlük Yazılar II-Sütun, Diriliş Yayınları, 1989, s. 480.
[19] “Necmettin Erbakan’ın Medeniyet Görüşü I”, Lütfi Bergen.
[20] “Necmettin Erbakan’ın Medeniyet Görüşü II”, Lütfi Bergen.
[21] A.g.m.
[22] “Necmettin Erbakan’ın Medeniyet Görüşü III”, Lütfi Bergen.
[23] A.g.m.

Hiç yorum yok: