Mehmet’in Suçu Ne?

Gerçek özgürlük, gerçeğin kendisinden bile uzak ama yürünmeye değer.
Mehmet 32 yaşında yaşam hakkı savunucusu, ağaç kesmedi, insan öldürmedi, hayvan katletmedi. Kitap yazıyor, düşünüyor, yaşamı seviyor. Devlet tarafından aranıyor çünkü asker kaçağı, hukuk tarafından aranıyor çünkü icralık, hatta bir ara 'halkı askerlikten soğutmak' suçlamasıyla Mehmet'i yargıladıklarını düşündüler.
Mehmet, Allah’tan başka ‘ilah’ olmadığını, O’nun tek olduğunu, O’nun ortağı olmadığını, mülkün ve hamd’ın O’na ait olduğunu ve O’nun her şeye kâdir olduğunu, söylüyor. Dolayısıyla wikipedia’da tanımlanan ‘suç’ retoriği Mehmet’e uymuyor: “Suç, yanlış ya da zararlı olduğu için yasaklanan ve bazı durumlarda cezalandırılan davranış. Hukukî anlamda suç, bir toplumdaki hukukî kurumlar tarafından ceza veya güvenlik tedbiri yaptırımına bağlanmış fiildir. Suçu gerçekleştiren kişiye suçlu denir.”
Birazdan okuyacağınız satırları, yaşarken ölenler için yazdım. Yaşarken ölenler mi? Yaşamı uğrunda ölecek kadar çok seven ve fakat yaşama hakkı ellerinden ‘zorla’ alınmış insanlara armağan ediyorum bu satırları.
Ben hanifim, hanif olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene (Allah’a) çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Atam İbrahim gibi ne Tanrı’nın seçilmiş ırkındanım, ne Hristiyan’ım ne de kendine Müslüman’ım deyip paraya tapan biriyim. Atalarım Muhammed, Ali, Hüseyn, İsa, Musa ve İbrahim gibi Hakk’a yönelenim ve biz Allah’a ortak koşanlardan değiliz.
Bu yazı, tevhidî bir bakış açısıyla yazıldı. Siz zorunlu askerlik uygulamasına tabi tutulanlar için bir manifestodur. Bedelli tuzağına, zorla çalıştırılmaya, zorla askerlik yapmaya itiraz edin. Reddedin ve direnin; çünkü yaşamak direnmektir.
Bedelli askerlik özelinde militarizme karşı olmak, Allah’ın yanında olmaktır. Total retçi olarak, yaşam hakkı elinden alınmış biri olarak direneceğime ve köle olmayacağıma yemin ile; ben bu tenden taşmaktayım ben bu cana sığmazam, ben ayetim okuyana bildiğin kelimelere sığmazam. İki cihanı an içinde yaşarım ben bu mekâna da sığmazam, zamanı tutan değilem ben bu zamana sığmazam. “En’el Hakk” demişem anlamazlar bilmezler, değil bu ten, bu dünya bizim değil, bilirem en’el Hakk.
* * *
“İlk taşı günahsız olan (suçsuz, masum) atsın”
Adım Mehmet Lütfü Özdemir, evet, ben bir suçluyum. Suçluyum çünkü yaşamayı seviyorum, suçluyum çünkü hiçbir cana kıymadım, suçluyum çünkü inandığım Allah, kendisinden başka hiç kimseye ve hiçbir kuruma kul olmamam gerektiğini söylüyor. Ben İslam’ım, dolayısıyla; sınıfsız, sınırsız, savaşsız, saldırısız ve sömürüsüz bir yaşama olan inancım bana; sınıf üreten, sınırları olan, savaştıran, saldırtan ve sömüren bir düzeni ‘reddetmemi’ söylüyor.
Vicdanî ret, bir bireyin kendi ideolojik, ahlakî veya dinî görüşlerine dayanarak askerlik hizmeti yapmayı, silah tutmayı veya savaşmayı reddetmesidir. Birey, askerî hizmete alternatif olarak önerilen “Kamu Hizmeti”ni de reddediyorsa, bu da “Total Ret”tir.
Aslında askerliği reddetmek, kapitalizmi ve endüstriyalizmi reddetmektir. İnsana insanlıktan başka dayatılan her şeyi reddetmektir. Biz insanlara zorla dayatılan ihtirasları, toplumsal makamları ve mevkileri, üstünlüğü, egemenliği reddetmektir. İnsanın kendisine yabancılaşmasını reddetmektir.
Birilerinin iddia ettiği gibi, herkes asker değil, herkes bebek doğar. Analarından özgür doğanları hiç kimse, hiçbir kuruluş ve şirket köleleştiremez. Herkes total retçi olmalıdır. “Bir yerde askerlik var, onun karşısında ona denk bir hizmet var” denilmesi yalandır, saçmalıktır. Reddedin. Savaşı da, silahları da reddetmelidir herkes. Savaşmak, kavga etmek ve birbirimizi ötekileştirmek için harcadığımız enerjinin onda birini tam tersi şeyler için harcasak dünya da sorun kalmayacak.
Ben bir yaşam hakkı savunucusuyum. “İnsan, hayvan ve doğada ne varsa yaşamalı, yaşatmalıyız” diyorum. Bütün bir canlı hayatın oluşu bizim elimizde olmadığından, yok oluşu da ‘insan aklı/eliyle/makinelerle’ olmamalıdır, görüşünü savunuyorum. Şirk dünyasında var olan yasalar, kanunlar, kararlar, kurallar, itaat kültürü, hiyerarşik düzen, yalanlar, teknoloji, sanayi, cinsiyetçilik, mülkiyetçilik bizi özümüzden koparan, özümüzden koparması yetmezmiş gibi doğal yasalara (sünnetullaha) karşı bizi canavarlaştıran korkunç bir amaçsızlıktır. Mehmet Lütfü olarak bu amaçsızlığın bir parçası olmadığımı deklare ediyorum.
Dolayısıyla bir kez daha tekrarlıyorum, herkes bebek doğar. Analarından özgür doğanları hiç kimse, hiçbir kuruluş ve şirket köleleştiremez. Hülasa, suçlu ben değil, beni zorla savaştırmak ve yaşamı sömürmek isteyen devletler ve kapitalizm suçludur.
Yeryüzünde inanç savaşları hiç olmamıştır. Savaşların hepsi ama hepsi yağma ve talan üzerine kurulmuştur. İnsanlara da savaşların asıl sebebini göstermezler ve saçma sapan hikâyelerle düşünmeyen insanları uyuturlar. Kurtuluş savaşı, birinci dünya savaşı, ikinci dünya savaşı... Afganistan, Irak, Suriye vb. Hepsi egemenlerin, kapitalistlerin yeryüzündeki nimetleri paylaşımı üzerinden dünyayı yeniden düzenlenmesidir. Ve bu Tanrılaşmaktan, ilahlık taslamaktan başka bir şey de değildir.
TSK veya kendisine “Peygamber Ocağı” denilen hiçbir kurum peygamberlerin, erdemlilerin yolunda değillerdir ki asla da olamazlar. Zamanın peygamberleri, erdemli insanları hiçbir otoritenin askeri veya uşağı olmamıştır! Peygamberler asker falan da değildir. Olsa olsa yoldaş olurlar dost olurlar insan olurlar. Öldürmezler, bilirler ki bir tek insanı öldürmek bütün bir insanlığı öldürmek gibidir. İşgalleri üretenler dini kullanırlar. Egemenliklerini meşrulaştırmak için peygamberleri çıkarlarına alet ederler.
Anlatılacak çok şey var... Kısacası… Askere gitmeyin! Gitmeyin ve direnin. Kendinizi değil, sistemi değiştirin. Herkes önce zihinlerine örülen yalanları silmeli hafızalarından. Demokrasi yalanlarını, ruhbanların, egemenlerin ürettiği din yalanlarını, tüketim yalanlarını vb.
İnançlı olmak insanlığa inanmakla başlar. Erdemli insanlar, insanlığın yararına olabilecek her şey için çalışır ve üretir. İnançlı olmak insanlığa iman etmekle başlar. Erdemli olmak yaşam için emek vermektir. Yeryüzündeki milyarlarca insan birbirlerine iman etse dünya cennete dönüşür.
Yeryüzünü cennete çevirelim, gelin. Unutmayın ki, bir beldeyi barış yurduna, cennete çevirenler tüm yeryüzünü cennete çevirmiş gibidir. Öyleyse önce senin kafan, önce yaşadığın aile ve önce yaşadığın belde ve toplum için mücadele etmelisin. İnsanları bilinçlendirmeli ve daha iyisi için fikir üretmelisin. Sorgulamalı ve mülk ile olan münasebetini gözden geçirmelisin. Mülksüz yaşamalısın; bu dostsuz ve açgözlü yaşamaktan iyidir, bilmelisin.
Dünya da hâlâ biz insanlar için, tüm insanlar için yeteri kadar kaynak varken, bu kaynakları tek elde toplayıp, toplumları uyuşturanlara karşı gelin el ele verelim. Egemenlerin ürettiği, yazdığı, çizdiği dinlere ve politikalara kulak asmayın. Bu zırvaları duymayın. Okullardaki tarih kitaplarında size zorla ezberlettirilen yalanları unutun.
Herkes insan doğar. Doğmak, her gün yeniden uyanmak doğanın bize bir lütfudur. Doğanın içindeki oluşlara, sünnetullaha (doğal yasalar), tevhide (biz/eşitlik), uymak biz insanlar için varsa, gelin doğaya karşı da küstahlık edip efendilik taslamaktan vazgeçelim.
Biz karıncalara, ağaçlara, denize, suya, dağa, taşa, ota, güneşe ve aya muhtacız. Onlar bize muhtaç mı peki? Hiç bunu düşündünüz mü? Biz güneşe ve oksijene bu kadar muhtaç iken, güneş ve oksijen bize muhtaç olabilir mi? Peki biz insanlar neden atom bombaları ve savaşlar icat ederek tüm bunları, bu doğayı yok etmek için çalışıyoruz? Tanrı olmak çok mu çekici geliyor biz insanlara? Doğayı kontrol etme küstahlığı çok mu cazip geliyor şirketlere?
Düşünün... Başka bir şey yapmayın. Hatta hiçbir şey yapmayın, doğa size bakar. Doğaya güvenmek Allah'a güvenmektir. Doğa bize rızkımızı verir. Her gün Güneş doğmaktan bıkmaz, dereler akmaktan bıkmaz, canlılar için çalışırlar ve üretirler rızıkları. Doğa bizi aç bırakmaz. Aç kalmaktan değil, onursuzca yaşamaktan korkun! Yeryüzündeki her insanın rızkı hiçbir şey yapmadığı takdir de dahi vardır. Düşün, “insanlık için daha iyi ne yapabilirim?” bunu düşün. Paranın yenmeyecek bir şey olduğunu düşün. Parasız bir dünya mümkün. Savaşsız bir dünya mümkün.
* * *
“Eğer bir Din yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa yalandır ve afyondur.” [Ali Şeriati]
Ezilenler için mücadele etmek farzdır. Ezilenler etrafında gürültü koparmak, “onlara yardım edeceğim” diyerek ezilenleri günlük politikalara kurban etmek ise zulmün bir başka boyutudur. İslam bir din veya ideoloji değildir. İslam konuşmaz, gevezelik yapmaz, ezilenler etrafında gürültü koparmaz. İslam pratiklerle kendini gösterir, politika yapmaz. Dolayısıyla, İslam kurumsallaşamaz, o hep sokakta ve bizatihi hayatın içindedir. İslam’ın en büyük şiarı, ezilenlere, mazlumlara kimliklerini, renklerini ve dillerini sormamasıdır. Mazluma dini sorulmaz. İslam, ezilenlere yardım etmeyi değil, aksine ezilenler ile yan yana, omuz omuza olmamız, paylaşmamız ve dayanışma içinde olmamız gerektiğini söyler.
“Biz seni insanlığa yalnızca sevgi ve merhameti (yayman) için gönderdik.” [Kur’an: Enbiya; 21/107]
Peygamberlerin ve onların yolundan gidenlerin esas amacı, kalpsiz dünyanın kalbi, vicdanı kurumuş dünyanın vicdanı olmaktır. Susuzluktan çatlamaya yüz tutmuş insanlık toprağına sevgi ve merhamet yağmuru olup yağmaktır. İnsanın hayatında bunlara dair bir iman, bir eylem yoksa yaşıyormuş gibi yapmanın manası nedir? Hayat dediğiniz bir iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, bir ideale inanmak, bir umudu yaşatmak (iman) ve bunların peşinde koşturup durmaktan (cihat) başka nedir ki?
Bir beldeyi (ortak yaşam alanı) Barış Yurdu’na çeviren, tüm Dünyayı Cennete çevirmiş gibidir. Bir yücelik uğruna harcanmamışsa mal mülk dediğiniz bir yüktür. Sevgi ve merhametle işi olmamışsa o kalp boşuna atmış demektir.
Biz dünyadaki her insana aynı gözle bakarız. Onları renkleri, dilleri ve kültür farklılıklarından dolayı, sömürmez, aşağılamaz, hor görmez ve öldürmeyiz, Biz kariyerizm, konformizm, kapitalizm, militarizm ve emperyalizmin dayatmalarıyla değil, binlerce yıldır süre gelen ortak akıl, kalp, düşünce, vicdan, yani İslam ile yürürüz.
Biz din adamı, politikacı, kâhin, büyücü veya ruhban değiliz. Biz İslam’ız. Bize yetimi korumak, yoksulun yanında olmak, yalan söylememek ve boyunduruk altındakileri kurtarmak farz kılınmıştır.
Bunlar Allah’ın açık emirleridir. Kimseden bir onay, yetki ve mükâfat beklemeksizin, yeryüzündeki eşitsizlikleri özellikle yaşadığımız belde de olan biten adaletsizlikleri ve sınıfsal çelişkileri ortadan kaldırmak için; Allah’ın bize verdiği yetkiyi kullanarak hareket ederiz.
Çünkü biz biliyoruz ki, akıl ve kalp sahibi, düşünen ve dosdoğru yolda yürüyenler; yeryüzünde Allah’ın sesi, halifesi ve elçileridir.
Biz İslam’a teslim olanlar, ilahi adaletin yeryüzünde insan eliyle gerçekleşeceğine inanıyoruz.
Bu yüzden diyoruz ki, biz insanlık harcına kum oluruz. Bunu yaparken de gösterişli makamlardan, mevkilerden, kapitalizm ve emperyal projelerin bize dayattığı yaşam tarzlarından uzak dururuz. İnandığımız gibi yaşar davamızda, yalnızda kalsak öyle ölmeyi şeref sayarız.
Bu dünyaya sevgiyi ve merhameti yaymak için geldim. Yoktur başka şiarım benim.
06 Aralık 2014
Yeryüzü

1 yorum:

Murat YETİŞ dedi ki...

Bu iş, Mehmet ve onun gibi birkaç zayıf omuz üzerinde zor taşınan bir yük haline getirilmemeli. Allah bunun hesabını çok acı sorar. Halk artık ses vermeli... Bu yükü hiç olmazsa halktan bir kesim, onurla ve şerefle taşımalı... Mehmetleri yalnız bırakmamalı... Artık bu ses bu soluk toplumsallaşmalı ve geleceğe umutla bakan bir kitle olma yoluna girilmeli...