Marx’ı, Engels’i, Lenin’i Sevmedi Onlar

T24 internet gazetesinde Aysel Sağır'ın "Marx yeniden..." başlıklı yazısı dikkatimi çekti. Yazısında Sağır, Marksizmden Sonra Marx adlı yeni çıkmış bir kitabın tanıtımını yapıyor ve bu kitabın yazarının önemli bulduğu tespitlerini paylaşıyor.
Söz konusu kitabı okumadım, fakat Aysel Sağır'ın yazısında yer alan bazı alıntılar, oldukça 'tanıdık' olan bir yaklaşımı ve çabayı da tekrardan hatırlatıyor.
Amacım, Sağır'ın yazısı ve bahsettiği kitaba dair bir şeyler yazmak değil. Sadece bu yazı vesilesi ile 'tanıdık' olan yaklaşım ve çabaların ne olduğuna dairdir; yani Marx, Engels ve Lenin arasındaki bütünselliğin ve sürekliliğin nasıl parçalanmak istendiğine kısaca değinmektir. Zira, günümüzde öncelikle Marxizm ile Leninizm arasındaki bağ koparılmak ve ardından da Marx ile Engels birlikteliği değersiz kılınmak isteniyor. Bütün bunlardan elde edilmek istenen ise, Marx'ın fikriyatının politik ve müdahaleci karakterinin göz ardı edilmesidir.
Öncelikle söz konusu kişi Karl Marx olunca -hakkının verildiği veya eleştirildiği- birçok yazının, makalenin ve kitabın yazılması, onun hakkında araştırmaların yapılması elbette ki doğaldır. Gerçi burada eleştiri derken, bundan kasıt Marxizm'e 'katkı' sağlayan bir gayreti tanımlama koşuludur. Aksi takdirde, eleştiri adına yapıldığı söylenen ve amacı Marxizm-Leninizm'i itibarsızlaştırma ve emekçilerin kendi kurtuluşlarının ideolojisine yabancılaştırma hedefli çalışmaların, burjuva ideolojisine hizmet eden ve özü itibari ile sınıfsal bir 'saldırı' olduğu gerçeği es geçilmiş olur.
Dolayısıyla 'eleştiri' ve 'saldırı' arasındaki farkı belirtmek bir zorunluluktur. Çünkü Marxizm-Leninizm'e 'eleştiri' kisvesi altında ve 'yeniden' diyerek yapılmak istenen şey, özünde egemen sınıfın sömürü düzeninin devamlılığı ve güvenliği için teorik ve ideolojik 'saldırı'ları gizlemektir. Böylece Marx, Engels ve Lenin ile 'devrimci' bir öze sahip olan 'Bilimsel Sosyalizm' tahrif ve revize edilerek değersizleştirilmesi amacının üstü örtülür.
Meseleye bu açıdan yaklaşıldığında Bilimsel Sosyalizm'e yönelik saldırılar bu nedenle yeni değildir, 'tanıdık'tır!
Aslında bu tanıdıklık, kapitalist ideologların bitmek bilmez uğraşlarından ve bununla birlikte burjuva entelektüellerden etkilenen ama kendisini Marxist(!) olarak tanımlayanlardan da gelmiştir.
İster süzme bir burjuva entelektüeli olsun, isterse kendini Marxist(!) bir ideolog olarak tanımlayan olsun, bu gibilerin ilk işi daima Marxizm ile Leninizm'i birbirinden ayırmak, koparmak ve karşı karşıya getirmek olmuştur. Lenin'e saldırarak aslında Marx ve Engels'in sistemleştirdiği teorinin, işçiler ve emekçiler lehine pratikleşmesine ve hayat bulmasına karşı bir öfke dışavurulur. Böylelikle Marxizm'in yalnızca hakkında konuşulacak ve tartışılabilecek bir teori olmadığı, 1917 Ekim Devrim'i ile gerçekleşebilir olduğunun ispatlanması, bu öfkenin de temelini oluşturur. Dolayısıyla Lenin'e saldırı, tam da Lenin'in Marxizm'i soyut bir kuram olmaktan çıkarması ve "devrim hiçbir zaman gökten hazır inmez" sözünün doğrulanması nedeniyledir.
Lenin'in, Marxizm'i burjuvazinin akademilerinde üzerine gevezelik yapılacak bir iktisat teorisi, bir felsefe ve bir sosyoloji olmaktan kurtararak ele almasına; Marxizm'in sahip olduğu militan ve devrimci özü emperyalizm çağına taşımasına; örgütlenmenin ve devrimci bir partinin zorunluluğunu göstermesine ve bunu yaşamla bütünleştirmesine duyulan nefret işte bu yüzdendir.
Diğer yandan Lenin'e yönelik hücumların ve onu Marx ve Engels'ten koparma girişimlerinin temelinde 'Proleterya Diktatörlüğü/Demokrasisi' ilkesini Marxizm'in temel meselesi olarak ele alması bulunuyor. Bu konuya Lenin'in yaklaşımı şöyledir:
"Sınıf mücadelesi öğretisi Marx tarafından değil, aksine ondan önce burjuvazi tarafından yaratılmıştır ve genel konuşulduğunda, burjuvazi için kabul edilebilirdir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabul eden biri, henüz Marxist değildir, henüz burjuva düşüncesinin ve burjuva politikasının sınırları içinde kalmış olabilir. Marxizm'i sınıf mücadelesi öğretisine indirgemek, Marxizm'i budamak demektir, onu tahrif etmek, onu burjuvazi için kabul edilebilir olana indirgemek demektir. Sadece, sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten kişi Marxisttir."[1]
Devamında şunları ekler Lenin:
"Burjuva devletlerin biçimleri son derece çeşitlidir, ama özleri birdir: tüm bu devletler şu ya da bu tarzda, fakat son tahlilde mutlaka burjuvazinin bir diktatörlüğüdür. Kapitalizmden komünizme geçiş elbette muazzam bir politik biçimler bolluk ve çeşitliliği gösterecektir; fakat özü mutlaka aynı kalacaktır: proletarya diktatörlüğü."[2]
İlk bakışta burada diktatörlük kelimesi garip karşılanabilir. Fakat Marx, Engels ve Lenin'in bu kavramı özellikle tercih ettikleri de unutulmamalıdır. Buradaki başat soru "Kim için demokrasi?" şeklinde formüle edilmiştir. Zira demokrasi kavramı sınıfsal bir içeriğe sahiptir ve bu yüzden de devleti elinde bulunduran egemen sınıf karşıtları -yani proletarya- için aynı zamanda bir diktatörlüktür. Lenin burada "her devletin bir sınıfın bir diğerini ezme mekanizması olduğunu ve en demokratik burjuva cumhuriyetin de proletaryanın burjuvazi tarafından ezilmesi için bir mekanizma olduğunu"[3] hatırlatır ve "burjuva demokrasisi daima kısıtlı, ikiyüzlü, yalancı ve sahta kalır, o daima zenginler için bir demokrasi ve yoksullar için bir aldatmaca"[4] olduğunu belirtir.
Bundan dolayı Marxist-Leninist terminoloji de burjuvazinin proletarya tarafından baskı altında tutulması ve mülksüzleştirilmesi; insanların ücretli kölelikten kurtularak özgürleşmesi ve emekçilerin gerçek bir demokrasiye kavuşması için özellikle 'Proletarya Diktatörlüğü' kavramı kullanılır.
Marx ve Engels'in teorilerinin en başat ilkesi olan bu kavramın Lenin tarafından savunulması ve pratikleştirilmesi, bu nedenle Lenin'e yönelik hücumların da ana sebebini oluşturur.
Buradan yola çıkıldığı takdir de karşımıza kabaca şu sonuç çıkıyor; sadece Lenin'i yıpratmak yetmez, Engels'i de gözden düşürmek gerekir!
Aslında Engels'i değersizleştirme çabaları da tıpkı Lenin'e yönelik negatif kampanyalar ile aynı amacı taşıyor; Marx'ı yalnızlaştırarak, burjuvazi için kabul edilebilir bir hale getirmek! Dolayısıyla Lenin'den sonra hedefe Marx'ın can yoldaşı Engels'in koyulması pek de şaşırtıcı değil.
Aslında Marx'ı tecrit ederek burjuvazinin akademilerine hapsetmek için sıranın, "ben hep ikinci keman oldum ve öyle sanıyorum ki bir ölçüde ustalaştım; Marx gibi bir birinci kemana sahip olmaktan büyük bir mutluluk duydum" diyen Engels'e gelmesi, kapitalizmin hâlâ Marxizm-Leninizm'den ne kadar ürktüğünün de bir kanıtını oluşturuyor.
Eleanor Marx, Engels'in yaşamını yitirdiği gün şunu söyler:
"Engels, bizim için 'general'dir. Bugün bu lakabın daha geniş bir anlamı var: Engels, işçi ordusunun generalidir."[5]
Sadece bu ifade bile Lenin'den sonra neden Engels'in de Marx ile arasında bir karşıtlık(!) veya uyumsuzluk varmış ya da Marx'ı daha(!) iyi anlayabilmek için neden onu, Engels ve Lenin'den soyutlayarak değerlendirmek gerekirmiş gibi düşüncelerin yaygınlaştırılması çalışmalarını da anlaşılır kılıyor. Elbette burjuvazinin ideologları da bilmektedir ki, Lenin'den sonra Engels'in de reddedildiği bir Marxizm zararsızdır! Zira Marx'ı, Engels ve Lenin'den koparmak işçi sınıfı ve emekçileri kendi silahlarından mahrum etmekle özdeştir.
Kaldı ki, Engels'in de proletarya diktatörlüğüne dair düşünceleri, şüpheye yer bırakmayacak denli nettir:
"Proletaryanın devlete hâlâ ihtiyacı olduğu sürece, ona özgürlük adına değil, aksine karşıtlarını baskı altında tutmak için ihtiyacı vardır ve özgürlükten söz edebileceği an da, devlet devlet olarak varolmaktan çıkar!"[6]
Yalnızca bu cümleler dahi çalışmaları ve mücadelesi Marx ile iç içe geçmiş olan Engels'e yönelik saldırı girişimlerinin ve ona duyulan öfkenin nedenlerini de bütün ayrıntıları ile gösteriyor!
Son sözü, -Engels'in 8 Ağustos 1895 yılında yaşamını yitirmesi nedeniyle dillendirdiği şu cümleler ile- Marx'ın kızına bırakalım:
"Bu yürekli demircinin örsteki çekiç sesi artık işitilmeyecektir; usta işçi yıkıldı; güçlü ellerinden düşen çekiç yerdedir ve belki de orada uzun süre kalacaktır; ama onun döverek yarattığı silahlar yerli yerindedir, sağlam ve pırıl pırıl. Yeni silahlar yaratmak çoğumuza vergi değilse de, en azından hepimiz, üzerimize düşeni yapmalıyız, bize teslim edilen silahları paslanmaya bırakmamalıyız; ve bu silahlar, ancak böyle davranmakla, bize zaferi sağlayacaktır ve onun için yapılmıştır!"[7]
Dipnotlar
[1] Lenin, Devlet ve Devrim, s. 45, İnter Yayınları, Mart 1999.
[2] A.g.e., s. 47.
[3] Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, s. 140, İnter Yayınları, Mart 1996.
[4] A.g.e., s. 141.
[5] Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 16, Sol Yayınları, Mart 1990.
[6] Devlet ve Devrim, s. 107.
[7] Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 20.

1 yorum:

kader ulukan dedi ki...

Biliyor musunuz ilaç gibi geldi bu yazı. Meram'ı o kadar berrak anlatmışsınız ki ama asıl önemlisi dilimizi hırsızlardan geri almışsınız o devrimci dili elinize sağlık teşekkürler