"Marksizm ve Sınıflar"

Sungur Savran, Kurtar Tanyılmaz ve E. Ahmet Tonak önemli bir kitabı yayına hazırlamışlar: Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye’de Sınıflar ve Mücadeleleri… (Yordam Kitap, 2014). Kitaptaki ilginç, özgün yazıların tümünü bu köşede değerlendirmem mümkün değil. Son günlerde yaygın tartışma konusu olan orta sınıflar sorunu üzerinde kitapta yer alan bazı katkılara dikkat çekmekle yetineceğim.
***
Önemli bir sorun, Marx’ın “sınıf” terimini kullanma biçimiyle ilgilidir. “Sınıf” sözcüğü, günlük kullanımında “bazı ortak özellikleri içeren grup, topluluk” anlamındadır. Bilimsel bir kavram değildir. Marx da yazılarında, yapıtlarında sık sık sözcüğü bu özelliği ile kullanmıştır.
Ahmet Tonak, “Komünist Manifesto’dan Kapital’e Sınıflar” yazısında bu soruya ışık tutuyor. Gösteriyor ki, Das Kapital’de de sözcük, sık sık böyle (ve çoğu kez “fırıncı, rahipler, üretmeden tüketen, eğitimli, rantiyeler” gibi bir meslek veya nitelik eklentisi ile birlikte) yer almıştır ve “orta sınıflar” ifadesi de (bazen “alt” ve “yukarı” eklenerek) bu kullanımlardan biridir. Bu örneklerden birini, ikisini göstererek “orta sınıflar kavramı Marx’ta vardır” demek doğru değildir.
Ancak analitik (çözümleyici) bir kavram olarak “toplumsal sınıflar” (veya bu çerçevenin içinde yer alan “sınıf”) farklıdır. Tonak açıklıyor ki, Das Kapital’de ayrı bir kavram  olarak “sınıflar” Üçüncü Cilt’in son bölümünde yer alır; Marx bu bölüme başlamış; bitirememiştir (s.18-19). Ekleyebilirdi ki, toplumsal sınıflar analitik olarak maddeci tarih görüşünün açıklandığı, uygulandığı metinlerde, üretim ilişkilerinden türetilir; artı ürüne el koymanın özel biçimlerine göre (kendi karşıtı ile bağlantılı olarak) tanımlanır.   Bu kavram çerçevesi içinde “orta sınıflar” (biraz sonra değineceğim istisnalar dışında) yer almaz. Kullanıldığında ise, günlük dildeki gibi iki sözcükten ibaret kalır.
***
Sungur Savran, “Sınıfları Haritalamak” başlıklı yazısında, konuyu bu noktadan alarak geliştiriyor; kapitalizmin (yer yer Türkiye’nin de) karmaşık sınıf yapısını inceliyor.
Temel sınıf karşıtlıkları (işçi sınıfı/burjuvazi) açısından sorun yoktur. Savran’a göre, “geçimini sağlayabilmek için emek gücünü satmak zorunda olan… her çalışan, işçi sınıfının bir mensubudur.” Ancak, “sermayenin ajanı olarak işlev yüklenen” ücretli gruplar işçi sınıfına değil, burjuvaziye dahil edilmelidir (ss.42-43). Haklıdır. Kapitalist şirketlerin üst yöneticilerine intikal eden çeşitli gelir türleri içinde yer alan maaş, tazminat, prim türü ödentiler, aslında örtülü kâr öğeleri olarak görülmelidir.
Üretken olan/olmayan emek, kamu sektörü/özel sektör, beyaz/mavi yakalı ayrımları, özel gündemli araştırmalarda yararlı olur. Ancak, temel sınıf haritası içinde işçi sınıfını belirleyen, diğer sınıf ve katmanlardan ayrıştıran özellik ücretli işgücü konumudur. Burjuvazi, işçi sınıfını birleştiren ortak özellikleri gizlemeye, çeşitli ücretli kategoriler arasındaki ayrımları abartmaya, işçi sınıfından “orta sınıflar” dünyasına yapay “terfiler” oluşturmaya özel önem verir.
Savran, işçi sınıfından türetilen  “orta sınıflar” söylemini ilke olarak reddediyor. Sınıflar haritasının bir başka köşesinde yer alan üretken küçük burjuvazinin (örneğin köylülüğün) kendine özgü sınıfsal niteliğini vurguluyor. Buna karşılık “orta sınıflar” kategorisinin olsa olsa,  “kendi hesabına çalışan profesyoneller” için anlam  taşıyabileceğini düşünüyor. Ben de daha önce aynı görüşü savundum. Ne var ki, Savran bu “orta sınıf” kategorisini ideolojik özellikleriyle ayrıştırmayı yeğliyor. (ss.39-41) Bence nesnel sınıf konumları, ideolojiden bağımsız olarak tanımlanmalıdır.
***
Türkiye işçi sınıfının nicel boyutu, M.Meryem Kurtulmuş, Kurtar  Tanyılmaz ve İrfan Kaygısız’ın ortak imzalı yazılarında hesaplanıyor. Yazarlar, TÜİK verilerinden hareket ediyorlar. Ücretli-maaşlı grup ve işsizler toplamına “işsiz sayılmayan işsizleri” ekliyorlar; üst düzey yöneticileri çıkarıyorlar ve geniş anlamda işçi sınıfını böylece tanımlamış oluyorlar. Ücretsiz aile işçilerini hesaba katmazsak 2000-2013 arasında işçi sınıfının toplam işgücü içindeki payı yüzde 58’den yüzde 71’e çıkmıştır. Kısacası, Türkiye toplumu büyük ölçüde “işçileşmektedir”.
Bu vesileyle Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe’nin bir süreden beri, TÜİK anketlerine dayanarak Türkiye için bir sınıfsal çözümleme çerçevesi oluşturan araştırmalarını da hatırlatmak gerekir. Bulguları, “orta sınıflar” öğesinin yer almadığı bir “sınıf haritası”nın mümkün, anlamlı ve yararlı olduğunu gösteriyor. (Örnek olarak bk: Modern Zamanlar : Fikret Başkaya’ya Saygı II, Nota Bene, ss. 371-378).
***
Haziran kalkışmasının bir “orta sınıflar” hareketi olarak yorumu, incelediğim kitapta, Ahmet Tonak’ın (“Yeni Orta Sınıf” ve “Haziran Direnişi Tahayyülleri”) ve Sungur Savran’ın (“Halk İsyanının Sınıf Karakteri Üzerine Notlar”) yazılarında eleştiriliyor.
Tonak, Çağlar Keyder ve Fuat Keyman’ın “yeni orta sınıf” söylemlerini eleştiriyor.  Keyder’e göre, Gezi hareketinin ağırlık merkezini oluşturan  “yeni orta sınıf”, nitelikli emekçilerden (s.288); Keyman’a göre ise “Anadolu kentlerindeki kapitalist sınıf”tan (s.292) oluşmaktadır.  İçerikleri farklıdır; yine de iki yazar, “Türkiye’nin kaderinin yeni orta sınıf tarafından belirleneceği” öngörüsünde birleşmektedir.
Ahmet Tonak, böylece “orta sınıflar” söyleminin bulanıklığını ve bu söylemin, Haziran kalkışmasını tutucu bir perspektif içine sıkıştırma çabası olduğunu ortaya koymaktadır.
Sungur Savran ise, Haziran kalkışmasını bir “halk isyanı” (dolayısıyla bir “halk sınıfları hareketi”) olarak görüyor (s.296). Böylece harekete, işçilerden ve küçük burjuvaziden oluşan  geniş bir emekçi sınıflar aidiyeti atfetmiş olmaktadır. Savran, Haziran 2013’te Taksim dışına taşmış olan Gazi, Okmeydanı, Tuzluçayır, Çiğli, Armutlu kalkışmalarının kitle tabanlarını  ve isyan şehitlerinin kimliklerini hatırlatarak soruyor: “Nerede ünlü orta sınıflar?”
Savran’ın “sınıflar haritası” kullanılırsa, bu halk isyanı, aynı zamanda bir işçi sınıfı hareketi de olmaktadır.  Ne var ki, ona göre, çok sayıda katılımlarına rağmen işçiler, “kendilerine özgü [sınıfsal] talepleri ve… mücadele biçimleriyle katılmadılarsa… hareket bir proleter hareketi olarak nitelenemez.” (s.301)
Gerçekten de Haziran’da meydanları dolduran insanların büyük çoğunluğu (Savran’ın tanımına göre) işçilerden oluşuyordu; ama işsizlik, iş cinayetleri, ücretler, taşeronlaşma, sendikal haklar gibi işçi sınıfının kapitalizmin bünyesindeki günlük mücadele sorunları, sloganları, talepleri arasında yer almıyordu. (İlginçtir ki, olaylar tırmanırken Ali Babacan da benzer bir saptamayı yapmıştı.)
Buna karşılık, aynı işçiler, kendilerine (tüm halka) ait olan varlıklara utanmazca el koyan kapkaççı, soyguncu bir burjuvazinin varlığını, siyasi iktidarın sınıfsal niteliğini teşhis edip nefretle tepki gösteriyorlar; sınırsız (doğrudan) demokrasinin ve komünistçe paylaşımcılığın mümkün olduğunu aniden keşfedip sahipleniyorlardı.
Elbette, bu iki eylem biçimi bütünleşirse ve siyasi iktidarı hedefleyen doğrultuda örgütlenirse devrimci bir içerik kazanmış olur. Sungur, strateji konularında çoğunlukla haklıdır. Ben yine de belirtilen eksikliklerine rağmen ikinci muhalefet türünün, kapitalizmi aşma özlemleri ve isyankâr özellikleri nedeniyle “olgun” bir sınıfsal içerik taşıdığını düşünüyorum.

Hiç yorum yok: