IŞİD’i Anlamak

“Kimlik, insana doğuştan verilen bir şey olmayıp insanların hayatları boyunca seçtikleri aidiyetlerin toplamıdır” [Amin Malouf]
Ölümcül Kimlikler
Sui generis bir olgu ya da olayı anlamak için var olan kullanışlı, alışıldık kalıplara başvurmaya oldukça yatkınızdır. Söz konusu İslam dünyası (Ortadoğu ifadesini bilerek kullanmıyoruz) olduğunda durum biraz daha radikalleşiyor: Özellikle Avrupamerkezci okumaların etkisi altında kalmış bir dünyada bilimsel analiz adı altında “Ortadoğu”nun önyargıların, genellemelerin, bilinçaltı dünyasının üzerinde alabildiğine ahkâm kestiği bir coğrafya parçasına dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz.
Pozitivist, oryantalist okumaların en karakteristik özelliği, Batılı toplumların İslam dünyasına ilişkin algısı inşa edilirken, Arap ve İslam’a ilişkin ne varsa ilelebet kaim, değişmez ve özsel yapının bir parçası olarak sunulmasıdır. Aslında şu anki algıda Doğu (şu anki bağlamda Ortadoğu) Batılı bakış açısıyla inşa ediliyor gibi görünse de Batı, oryantalizm üzerinden kendini inşa etmeye, Doğu ve özellikle de Araplar üzerinden kendini yeniden yapılandırmaya çalışıyordu. Bir anlamda oryantalist düşünce, kendisini üreten coğrafyayı ve onun zihinsel dünyasını kendi evreninde yeniden kuruyor ve anlamlandırıyordu. Son tahlilde kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasıydı oryantalizm ama bu, ötekine bütünüyle negatif anlamlar atfedilerek yapılıyordu. Doğu; fanatizm, şiddet, irrasyonellik, aşırı ve anormal duygusallık, sefahat derecesinde cinsellikle özdeşleştirilirken, aynı zamanda kendisinin rasyonel, şiddet karşıtı, hayatı cinselliğe indirgemeyen bir yapıya sahip olduğunu varsayıyordu. Bu, aynı zamanda insana ilişkin evrensel standart normları oluşturma çabasıydı. Dolayısıyla kendini öteki üzerinden tanımlarken, mevcut durumu da rasyonalleştirmeyi ve bu rasyonalize edilen şeye süreklilik atfetmeyi hedefliyordu.
Ancak 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Edward Said’in Oryantalizm’iyle birlikte şarkiyatçılık, en azından akademik literatür düzeyinde hegemonyasını yavaş yavaş yitirmeye başlamış, sosyal bilimlerin dilinde bir değişim şansı yakalanarak en azından bölge gerçeklerinin doğru anlaşılmasına ilişkin yeni bir ufuk açılmıştı. Ne var ki Avrupamerkezci okuma biçimine râm olmuş bir geleneğin izlerinin on-on beş yıl gibi kısa bir süre içerisinde tamamen silinmesi öyle kolay değildi.
Öte yandan Avrupamerkezci okuma ve algılama biçimine karşı yeni perspektif geliştirmeye çalıştığı iddiasında olan öbür cenahtakiler için de durum o kadar parlak sayılmaz. Oryantalist geleneği tersinden tekrar etme temayülleri taşıyan bu tepkisel çizgi, sağcı okuma biçim ve söylemlerin farklı varyasyonlarını sürdürüyor. Ama hepsinin ortak noktası, tıpkı oryantalist söylemde olduğu gibi, özcü perspektifi tekrarlamaktan ibaret.
Başka toplumsal, siyasî ve psikolojik unsurun yanısıra Amerikan işgalinin yarattığı ve hangi akla istinaden kendisine (yaratıcı kaos) adı verildiği bilinmeyen inanılmaz karmaşa ortamının ürünü el Kaide ve IŞİD’e yönelik yaklaşımların da benzer sorunlara sahip olduğunu söylemek mümkün.
Ortalama IŞİD analizlerinin bir kısmı, Amerikan işgalini, küresel şirketlerinin bölgedeki petrol endüstrisi üzerinde kurduğu sömürü mekanizmalarını, bölgedeki krallık ya da diktatörlüklerinin baskılarını ve ürettiği devlet şiddetini, bu yapıların ABD’nin ve bazı Batılı güçleri tarafından nasıl meşrulaştırılıp konsolide edildiğini bilinçli bir şekilde ihmal etmektedir. Hâlbuki yazarın da ifade ettiği gibi, salt kültürel açıklamalar yetersizdir:
Arap-İslam kültürü içinde var olan bir takım unsurlar, şiddeti kendiliğinden tetikleyen olgular olarak değil, daha çok şiddeti meşrulaştıran “güç kaynakları” olarak görülmelidir. Zira “Toplumların ve toplulukların özü, kalıcı bir varlıkları, donmuş kalmış değişmezlere bağlılıkları, iyi ya da kötü misyonları veya Tanrı vergisi eğilimleri yoktur. […] Kültür, şiddeti açıklamaya ancak kendisi de karmaşık ve dinamik bir yorum sisteminin bir parçası olarak ele alınırsa katkıda bulunabilir.[1]
Öte yandan bir aynı paradoksu farklı bir şekilde üzerinde barındıran nokta ise başka birçok siyasî gruplardan esirgenen anlayış, hoşgörü ve ılımlılığın IŞİD’e gösterilmesi şeklinde tezahür eden yaklaşımdır. Bu yöndeki siyasî ve sosyal analizler, IŞİD’i anlamak için değil, daha çok onu tolere edilebilir bir örgüt şeklinde göstermeye çalışmak şeklinde tezahür etmektedir.
Bu çerçevede ele alınabilecek bazı İslamcı ve bazı sosyalist gelenek içerisinde IŞİD’in bir terör örgütü olmadığı, bu yöndeki çabaların propagandadan ibaret olduğunu iddia edilebilmektedir. Bu söylemin bir derece seyreltilmiş ve tahammül edilebilecek bir kıvama getirilmiş bir başka versiyonunda ise “IŞİD sebep değil, sonuçtur”, denilerek IŞİD şiddeti ve hepsinden önemlisi, bu şiddeti üreten zihniyeti mazur ve masum gösterilmeye çalışılmaktadır. İkinci tutum, birincisinden daha tehlikelidir, zira birinci tez, insanlarda hafif tebessümlere yol açarken ikincisi, sahip olduğu kısmî geçeklik nedeniyle kendine taraftar toplayabilmektedir. Türkiye’deki sağcı din yorumunun öteden beri sürdürdüğü bu anlayış, mezhepçi ve sekter siyasetlere bol miktarda malzeme sağlamaktadır.
“Arap Baharı”nın başladığı günlerden bu yana bu coğrafyada meydana gelen olaylara muayyen bir perspektiften yaklaşan sağcı-mütedeyyin çizginin gerek TV’lerde gerekse akademik dünyada estirdiği rüzgarlar, bu konuda muhafazakâr kesimde yaşanan entelektüel tıkanıklığın ve düşünsel krizin en önemli kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Benzer dünya görüşüne sahip bir hükümetin iş başında olması da bu algıyı güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Tüm bu etkenlerin yol açtığı muhayyile, toplumsal olayları yine toplumsal dinamiklerden yola çıkarak değil, Müslümanlara yönelik hile ve desise fantezileriyle açıklamaya çalışmaktadır. Meseleyi gerçek boyutlarının ötesine taşıyarak konuya neredeyse metafizik boyut kazandıran bu yaklaşım, paralel yapı meselesinden dış politikaya, maden kazalarından işçi ölümlerine varana kadar birçok konuda bu komplocu tutumu sürekli tekrar ederek kendi haklılığına geçerlilik kazandırmaya çalışmaktadır.
Muhazafakârlığın domine ettiği kültür dünyasındaki bu yaklaşımların yansımaları, oldukça ilginç boyutlara varabilmekte, vahşet, katliam ve insanlık dışı eylemlerle ortaya çıkan IŞİD olgusu, belirli yönelimlere hizmet edecek şekilde kullanılmakta. Örneğin, Sünnilerin Irak’ta toplumsal süreçten dışlandığına ilişkin algı ve inanç, IŞİD’in  yol açtığı vahşetin katlanılması gereken bir süreç, mevcut siyasî sorunların doğal bir sonucuymuş gibi bir çıkarıma götürmektedir ki, bu tür bir yaklaşım, sonuçları sadece Irak ya da Suriye ile sınırı kalmayacak bir tehlikenin, mezhepçilik fitnesinin bütün bir bölgeyi sarmasına, dolayısıyla yeni bir toplumsal endişe kaynağı oluşmasına yol açabilmektedir.
Meselenin gözden kaçırılan yönü biraz da iktidarın yapısıyla ilgilidir. İktidar aygıtı, yapısı gereği dışlayıcıdır, sadece Irak’ta değil, bütün bölgede, içinde ekonomik, siyasî ve sosyal köklere dayalı karmaşık birçok nedenden dolayı partiler, siyasî oluşumlar, insan toplulukları siyasal sürece yeterince katılamamakta, sistemin içinde yeterince temsil edilmemektedirler. Saddam dönemi Irak’ında Baasçılığın bir parçası olmak istemeyen Şiiler ve Sünniler, Suudi Arabistan ve Bahreyn’de Şiiler ve liberal muhalefet, birçok Arap ve İslam ülkesinde mevcut sisteme entegre olmayı reddeden ve ona muhalefet eden herkes, Mısır’da Müslüman Kardeşler siyasî süreçlerden dışlanmışlardır.
Irak örneğine bakıldığında, temsiliyet krizinin bölgenin diğer ülkelerinden ne bir az ne bir fazla, bilakis bölgedeki ülkelerdeki dinamiklere benzer bir şekilde işlediğine tanık olunacaktır. Evet doğru, bir önceki Irak Başbakanı Maliki kendini de Irak toplumunu da sıkıntıya sokacak çok stratejik ve hassas kararlara imza atmıştır, ancak onun bu tasarrufundan Sünniler kadar Şiiler de mustariptir. Başka bir siyasetçinin yaptığı hatalar örneğin Saddam’ın işlediği katliam ve cinayetler Sünnilere mal edilmezken, Maliki’nin yanlışları Şiilere mal edilebilmektedir. Bazı Şii siyasî oluşumların ve partilerin Maliki hükümetine belirli bir dönem destek vermesi, bu iddiaları tutarlı kılmak için oldukça yetersiz donelerdir. Kaldı ki mezhebî ve etnik fay hatlarının ülkeyi boydan boya yardığı bir coğrafyada siyaset üretmek, Amerikan işgaliyle darmadağın olmuş bir ülkeyi yeniden inşa etmek sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Saddam dönemindeki imtiyazlarını kaybetmiş bazı kesimlerin Sünnilerin siyasal süreçten dışlandığı, Şiilerinse siyasal ve toplumsal olarak ödüllendirildiği yönündeki iddiaları, her ne kadar müşterisi bol olsa da hakikate taalluk eden yönü oldukça şüphelidir. Öte yandan mezhepçiliğe oynayan Amerikan ve Körfez ülke siyasetleri de bu algının sponsorluğunu yapmak için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir.
Bu analizlerin bir başka çelişkili yanı ise Sünnileri ve Şiileri vd.’inin iç çeşitliliklerini göz ardı ederek toplumsal katmanların homojen yapılar olarak telakki edilmesidir. Irak özelinde bakıldığında iktidara muhalif ve onu tamamıyla reddeden Şii partiler, siyasetler olduğu gibi Irak hükümetine (hem Maliki liderliğindeki eski hükümete hem de İbadi önderliğindeki yeni yönetime) bütünüyle destek veren Sünni aşiretler de bulunmaktadır. Sadr Hareketi’nin öncüsü Mukteda Sadr, Maliki’ye olan muhalefetini her fırsatta dile getiren bir Şii lider olarak 2008’de Sadr semtinde Maliki hükümetine bağlı güçlerle silahlı çatışmaya girmiş ve Sadr isyanı, Maliki’nin Irak ordusundaki Sünni askerlerin yardımıyla bastırılabilmiştir. Öte yandan Sünnilerin kalesi olarak nitelendirilen el Anbar bölgesinde Bunimr aşireti, önceki dönem Maliki, şimdilerdeyse İbadi hükümetinin en önemli destekçilerinden biridir. Aynı aşiret, 2000’li yıllarda el Kaide’yle, 2012’den bu yanaysa IŞİD’le defalarca kanlı hesaplaşmalara girmiştir. Son olarak IŞİD militanlarıyla girdikleri çatışmalarda 238 üyesini kaybeden Bunimr Aşireti’nin yanı sıra Cubur Aşireti gibi birçok aşiretin varlığı, Türkiye’de oluşturulmaya çalışılan “Sünnilerin Sünnilerden başka dostu yoktur” algısının pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir.[2] Irak’taki Sünni aşiretlerin Şiilerle birlikte omuz omuza mücadele etmesi, Şiilerin çoğunlukta olduğu koalisyonlara destek vermesi bu bakış açısından açıklanabilir bir şey değildir.
Öte yandan Şii olmayanlara yönelik baskılara karşı mücadele için örgütlendiği tezini ileri sürenlerce IŞİD’in, Sünni aşiretlerle çatışması bir yana, bunları yok etmeye çalışmasını izah etmek mümkün görünmemektedir. Haziran ayında başta İzzet et Duri’nin liderliğindeki Nakşibendî Tarikatı olmak üzere Mücahitler Ordusu, Irak İslam Ordusu, Irak İslamî Direniş Cephesi, Ensaru’s Sünne gibi örgütlerle birlikte Musul’u ele geçiren IŞİD’in daha sonra silahını ittifak yaptığı bu örgütlere çevirmesi de bu iddiaları büyük ölçüde geçersiz kılmaktadır.
Bölgeye bir kez bile gitmemiş, bölge dillerine vakıf olmayan, literatürü ya İngilizce üzerinden veyahut çatışmanın taraflarına ait kaynaklarla o da tek tip okuma biçimi üzerinden takip edenlerin iki de bir ileri sürdüğü bu klişeler, bölgeye ilişkin gelişmeleri anlamayı kolaylaştırmamakta, tersine sosyal sonuçları vahim olacak bir akıl tutulması yaratmaktadır. IŞİD’in yaptığı katliamlara teorik meşruiyet kazandırmak, bu vahşete haklılık sağlama çabalarının bu katliamları cesaretlendirdiğini unutmamak gerekir.
Öte yandan IŞİD’in Musul’u geçtiğimiz aylarda ele geçirmesinin ardından Sünni aşiretlerin yoğun olarak yaşadığı Musul, el Enbar ve çevresindeki toplumsal yerleşim merkezlerini terk ederek yurtlarından göçen insan sayısı 900 bini bulmuştur.[3] Tabii ki toplumsal şiddeti doğuran bir olgu olarak yönetimlerin baskıcı politikaları, işkenceler, insan hakları ihlalleri, hapishanelerdeki vahşi koşullar göz ardı edilmemelidir ama aynı zamanda bu şiddet döngüsüne yol açan etmenler de seçmeci bir elemeye tabi tutulmamalıdır. IŞİD sadece Maliki dönemindeki ihlallerin değil, ABD işgali de dahil olmak üzere Irak’ın siyasî tarihi boyunca meydana gelen devlet şiddetinin ve terörünün yarattığı ve canavarlaştırdığı bir yapıdır. Baas iktidarı döneminde Irak hapishanelerinde “misafir edilen” IŞİD’in önde gelen komutanlarından biri, el Kaide’nin kasabı olarak bilinen ve içlerinde Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi lideri Muhsin el Hakim’in de bulunduğu yüzlerce bombalama ve intihar saldırısını gerçekleştirdiği için Irak hükümeti tarafından idam edilen Ahmed el Kürdi, nasıl bu hale geldiğini anlatıyor:
“Biliyor musun, ben vahşi bir yaratığa döndüm. İnsan izole bir hücrede tek başına 5 yıl kalınca vahşi bir yaratığa dönüşüyor.”
Kürdi, 1991-95 yılları arasında Afganistan dönüşünde Saddam zindanlarında hücre cezasına çarptırılmış ve oldukça yoğun işkencelere maruz kalmış bir isim. Bunun sorumlusu olarak ise Baasçıların zindanlarda uyguladığı şiddeti görüyor.[4]
Siyasal şiddetin zannedilenin de ötesinde oldukça karmaşık ve tek bir siyasî ya da toplumsal olguya indirilemeyecek kökenleri vardır. Bu kompleksliliği göz ardı etmek, ancak ve ancak bir siyasî görüşün ya da iktidarın propagandasını yapıyorsanız faydalıdır, hakikate ulaşmak ve bölge toplumlarını mevcut halleriyle tanımak istiyorsanız asla elverişli bir şey değildir.
Arap toplumlarında mezhebin toplumsal belirleyiciliği bütünüyle yadsınacak bir şey değil elbette. Ancak Irak’taki aşiret yapısının, tarihsel olarak aşiretler arasındaki ittifakların, etnisitenin, Amerikan işgalinin, siyasal ve ideolojik tutumların (örneğin Baasçılığın, Marksizmin, Şii ve Sünni İslamcılığın, İran İslam Devrimi’nin Irak’taki yansımalarının) mevcut çatışmalar, toplumsal anlaşmazlıklar üzerindeki etkisinin ihmal edilmesi taraflı okumalar yapılmasına yol açabiliyor. Bu ihmalin sonuçları ise maalesef yer yer tahripkâr olabilmekte, mezhebî dinamikler, bölgesel siyasetler arasında bilek güreşine sahne olan Irak’ta bölgesel güçlerin Irak üzerindeki hegemonyasını temin amacıyla kullanılmaktadır. Bundan nemalanan bölgesel güçler ise mezhepçiliği alabildiğine kışkırtmaktadır.
Amerikan işgal güçlerinin Irak’tan ayrılmasından bu yana Irak hükümetinin muarızlarıyla arasındaki çatışma, özünde bütünüyle mezhep kaynaklı olmayıp tamamen siyasal ihtilafın ürettiği bir çatışmadır. Burada mezhepsel etkinin hiç olmadığı ne kadar gerçekleri yansıtmıyorsa mezhebin temel belirleyici faktör, her şeyin tayin edicisi olarak takdim edilmesi de bir o kadar gerçeğe uzaktır.
Sonuçları Aşikâr, Kökeni Muamma Bir Örgüt: IŞİD
IŞİD vakıasının kendisine bütünüyle henüz nüfuz edilememiş oluşu, sadece ülkemizde değil, düzinelerce uzmanın bulunduğu Arap dünyası ve Irak’ta bile kendisinden şikâyet edilen bir konu olma özelliğini korumakta. IŞİD üzerine bölgenin önde gelen think-tank kuruluşlarının yaptığı onca araştırmaya, dergi ve gazetelerde kaleme alınan onlarca makale ve köşe yazısına rağmen halen IŞİD’in yeterince anlaşılabildiğini söylemek oldukça zor.
Meseleyi içinden çıkılmaz hale gelmesi, büyük ölçüde konunun çetrefilli olmasından kaynaklanıyor. El Kaide içindeki güç çekişmesi, Irak’ın özel durumu, ülkede işgalden bu yana var olan toplumsal gerilim, ayrıca bölgesel güçler arasındaki rekabet, birbiriyle çelişen yorumların gündeme gelmesine neden olabiliyor.
IŞİD’in büyük ölçüde tıpkı halefi Irak el Kaide’si gibi hasımlarını zor durumda bırakmak, onları ötekileştirmek ve şeytanlaştırmak isteyen bölgesel güçlerin katkılarıyla kurulduğu ve büyük ölçüde istihbarat örgütlerinin işi olduğu, Arap dünyasının önde gelen kalemleri tarafından sıkça dile getirilen bir husustur.[5] Ancak vakıanın hassaslığının farkında olan uzman kalemler, yaşanan psikolojik savaş ve bölgesel güçler arasındaki çatışma teorilerine rağmen yine de IŞİD vakasını tek bir unsura indirgemekten özenle kaçınmaya çalışmaktadırlar.
Aslında IŞİD’in yeni bir vakıa olmadığı, Irak el Kaide’sinin uzantısı olduğu biliniyor. Ancak IŞİD’in, ilk çekirdeğini oluşturan el Kaide’nin 2007-2009 arasında tattığı yenilginin ardından yok olmak üzereyken nasıl yeniden küllerinden doğduğu, Irak ve Suriye’de ciddi bir toprak parçasını ele geçirip milyarlarca dolar servete, içinde petrol kuyuları ve rafinelerinin bulunduğu, silahlı bir örgüt için devasa bir bölgeye hükmedebilecek güce ulaşabildiği yeterince izah edilemiyor?
Önce Afganistan ardından Suriye’nin yeni savaş alanlarının ortaya çıkışının yok olmak üzere olan Irak el Kaide’si için neredeyse bir can simidi olduğu kesin. Afganistan’ın silahlı yapılar için önemli bir “cihatçı” üretme kaynağı olduğu meselesine uzun uzadıya girecek değiliz. Ancak 80’li yıllarda Taliban hareketinin Pakistan istihbaratının kontrolü altında serpilip geliştiğini ve daha sonra el Kaide merkezli “cihatçı” yapılanmaya refakat ederek, ona kol kanat gererek bu harekete mümbit bir alan sunduğunu da zikretmeden geçemeyeceğiz. Bunun yanında S. Arabistan, Katar ve diğer Körfez ülkelerinin gerek Afganistan cihadına sağladığı muazzam maddi imkânlar ve bu ülke istihbaratlarının Afgan cihadını örgütlemeleri de selefî-cihadî olgu ve bu olgunun en önemli uzantısı olan IŞİD’in anlaşılabilmesi için olmazsa olmazdır.
Bir başka etken ise “Arap Baharı”nın öngörülemeyen krizi, Suriye’dir. Irak’ta Amerikan işgalinin ve merkezi hükümetin teşvikleriyle el Kaide’yi yok etmek için aşiretlerin silahlandırılmasıyla kurulan ve oldukça başarılı gayrı nizami bir harp veren Sahva Tugayları’nın el Kaide’yi yok etmek üzere olduğu süreçte Suriye’deki krizin patlak vermesi, kaos ve kriz bölgelerini önemli bir serpilme alanı olarak gören IŞİD’e giden yolda önemli bir kilometre taşı olmuştur. Suriye’de önce hedef bölge ya da kenti işgal eden IŞİD, ardından kendine uygun toplumsal yapı ve çevre oluşturmaya çalışmış, dışarıdan gelen “cihatçılar” ve onların ailelerinin kurucu olduğu bu yapının mayasının atılmasıyla devletleşmenin en temel emareleri olan bürokrasinin inşası gelmiştir. IŞİD ideolojisine uygun ve onun algıladığı Şerî kurallara göre oluşturulan bu örgütlenmenin ardından işgal edilen kent ahalisinden elde edilen (Rakka örneği bu açıdan çarpıcı olabilir) iltihaklar ve kabilelerle kurulan koalisyonlar, örgütün kurmaya çalıştığı yeni toplumsal yapıyı giderek güçlendirmiş, böylelikle IŞİD, taraftarlarına salt şiddetle var olabilen bir yapı olmadığını, aynı zamanda toplumsal yapıyı yönetebilecek siyasî ve idarî akla sahip olduğunu, şerî, fıkhî, idarî ve siyasî bütün alanları kapsayan geniş bir vizyonu olduğu algısını vermeye çalışmıştır.
IŞİD’in kökenlerini Irak’ta bulmak mümkün olsa da bu yapının uygulamalarını sadece Irak’la sınırlamak, örgüt içindeki yabancı savaşçı oranının %60’ları bulduğu[6] bir coğrafya parçasında mümkün görünmemektedir. Aslında Cezayir’de yaşanan düşük yoğunluklu savaş, IŞİD benzeri yapıları bu stratejik Kuzey Afrika ülkesinde de üretmiştir. Ancak IŞİD belki de Sykes-Picot sınırlarını darmadağın ederek, “cihatçılar”ın ve ailelerinin yanı sıra zoraki de olsa yerli ahaliyi de işin içine kattığı yeni bir siyasal organizma yaratmadaki çabası ve göreli başarısıyla GIA benzeri yapılardan ayrışmaktadır. Tek bir coğrafyada enerjisini devasa bir orduya karşı savaşmaya ayırmak yerine farklı örgütlerle çatışarak Sünni coğrafyayı ele geçirmeyi ve burada belirli bir hegemonya kurmayı öncelikli hedefi olarak belirlemiştir.
Siyasal egemenlik kurduğu bu topraklardaki varlığını ne kadar devam ettirebileceği meçhul olmakla birlikte, en azından devlet organlarını oluşturmadaki kararlılık ve azmi, dünyanın geri kalan bölgelerindeki cihadistler için oldukça cazip bir merkez, bir çeşit Medine-i Fazıla ya da Asr-ı Saadet heyecanı uyandırmıştır. Bu açıdan bakıldığında IŞİD’in enternasyonalizmi göz ardı edilemezdir. Bu, hem IŞİD’nin kurucu sosyolojik nedenleri hem de hedef ve etkileri bakımından böyledir.
Cezayir’de yaşanan ve on yıllık süreç içerisinde bir milyona yakın insanın hayatını kaybettiği darbe sonrası iç savaşta ciddi katliamlara imza atan GİA ve türevi örgütlerin IŞİD ile büyük benzerlik arz ettiği görülebilir. Ancak Cezayir’in coğrafya olarak uzaklığı ve oradaki selefî-cihadî örgütlerin bütün vahşet ve katliamlarına rağmen sadece Cezayir’in belirli kırsal yerleşim birimleri ve dağlarda gerilla faaliyetleriyle sınırlı olması nedeniyle buradaki selefî silahlı gruplar kontrol altına alınabilir bir yapı olarak kalmıştır.
IŞİD’in Temel Karakteristiği
IŞİD ile karşılaştırıldığında İslamcı sağın son yirmi yılına damgasını vurmuş şiddet yanlısı el Kaide’nin oldukça ılımlı ve daha iletişim kurulabilir kaldığı tekfirci[7], şiddete tapan yapısı ve dinî aşırılığıyla şu ana kadar bütün İslamcı yapılardan kendini ayrıştıran bir örgütle karşı karşıyayız. İlkelerinden ödün vermez, her fırsatta kırmızı çizgilere sahip bir örgüt olduğu yönünde bir izlenim verse de aslında son derece pragmatist ve makyavelist bir yapıdır bu. Gerek sahadaki tutumu, savaşları seçiş biçimi, etrafındaki ülke ve devletlerin askerî güçlerine ilişkin dengeleri çok iyi hesap edebilen yapısıyla bu dengelere göre stratejiler benimsemektedir.
IŞİD makyavelizminin en önemli kanıtlarından biri de Suriye’de iç savaşla birlikte ortaya çıkan mafyatik yapılarla çok rahat işbirliği yapıyor olmasıdır. Bahsettiğimiz bu örgüt, yol kesen, kasaba ve köylerde evleri soyan bu haydutların oluşturduğu silahlı çetelerin geçmişlerini sorgulamadan, sırf maddî saiklerle ya da korunma güdüsüyle kendisine biat etmesinde hiç bir sakınca görmeyen “dinî bir hareket”tir.[8] Hâlbuki siyasî yelpazenin en solundan en sağına kadar bütün siyasî ve ideolojik hareketler idealisttir. Her ne kadar meşru olmamakla birlikte politik örgütler farklı gerekçelerle cinayet işleseler de alenen yol kesiciliği tescillenmiş haydutların oluşturduğu çeteleri kendi bünyelerine katmaz, bu yapılarla işbirliği yapmaz. Dinî hareketler için bu durum malum nedenlerden dolayı çok daha fazla geçerlidir. Ancak IŞİD, bunda bir beis görmemektedir.
Konunun uzmanlarından Suudi entelektüel Nevvaf Kudeymi’ye göre, olgunun bütün boyutlarına odaklanıldığında IŞİD’nin temel karakteristiği açığa çıkmaktadır:
Selefî çizginin en uç noktasını temsil eden IŞİD, tabiatı itibariyle kabirlerin yüceltilmesine, türbelerin kutsanmasına ve dinî konumu olan mukaddes kişilerin mezarlarının bir ziyaretgâh mekânı olmasına karşıdır. Suriye örneğinde yüzlerce kez görüldüğü gibi hâkim olduğu yerlerdeki mezar ve türbeleri bazen bombalarla patlatarak bazen de en ilkel yöntemlerle imha etmiştir. Ancak konu Süleyman Şah Türbesi olduğunda Türkiye Devleti’yle iyi geçinmek isteyen IŞİD, türbeyi yıkmak bir yana, Türk askerinin türbeye girişine izin vermiş, Türkiye toprağı sayılan bu mekânı çok rahat imha edebilecekken, defalarca yaptığı kuşatmaya rağmen buraya dokunmamıştır.[9]
Bir diğer önemli olguysa, cihatçı hareketlerin teorik temellerini oluşturan onca siyasî ve dinî literatüre rağmen IŞİD’in hiçbir teorik inşa girişiminde bulunmaması, selefî-cihadî hareketin önde gelen teorisyen ve âlimlerinden hiçbirine bağlılık göstermemesidir. Teoriye, selefî düşüncenin ilkelerine uyma kaygısı taşımayan IŞİD, tersine selefî hareketin fikrî öncülerinin kendi ortaya koyduğu pratiğe tabi olmalarını talep etmektedir. Bir anlamda istenen, önceden belirlenmiş bir ilkeler ve kurallar bütününe uymak değil, hareketin yaptıklarını meşrulaştıracak ve buna fetva verecek bir ulemadır.
Bu anlamda IŞİD, ortaya koyduğu şiddetle, sadece kendisi gibi düşünmeyenlerin hayatlarına değil, İslamî hareketlere ve siyasal İslam düşüncesine de büyük zarar vermektedir. Tamamen kaypak bir zeminde hareket eden örgüt, izlediği stratejisiyle İslamcı bir örgütten ziyade, bir cinayet şebekesini andırmaktadır. Selefî-cihadî akımın en önemli fikrî temsilcisi ve meşruiyet kaynağı konumundaki Ebu Katade, Ebu Muhammed Makdisi, Ebu Basir Tartusi, Süleyman Alvan, Hani Sibai gibi selefî ulemayla da birçok alanda tezatlık arz etmektedir.[10] Bu isimler birçok kez yaptıkları açıklamalarla IŞİD’in eylem ve stratejisini eleştirmişlerdir. Ancak yine de bu selefî-cihadî çizginin IŞİD’in teorik altyapısını oluşturduğunu ve örgütün teşekkülüne yol açan etmenlerden biri olduğunu da kabul etmek gerekir. IŞİD, her ne kadar kural tanımaz ve kaotik bir yapıya sahip olsa da öncelikli olarak selefî-cihadî çizginin bir uzantısıdır.
Öte yandan IŞİD makyavelizmi, Saddam döneminde görev yapmış üst düzey Baasçılarla işbirliği yapmakta herhangi bir sakınca görmemektedir. Saddam devrildikten sonra Şii kökenli Baasçılar Maliki’nin yeniden kurmaya çalıştığı Irak ordusuna katılırken Sünni kökenli Baasçılar ise başta el Kaide olmak üzere mevcut yönetime karşı savaşan örgütlere iltihak etmişlerdi. İslamî hareketler uzmanı Vail İsam, konuya ilişkin yazdığı meşhur makalesinde, IŞİD'in komuta kademesinde yer alan Baasçıları isim isim saymakta[11], önceleri Suriye’de IŞİD’le birlikte hareket eden Nusra Cephesi’nin komutanı Ebu Mariye Kahtani’nin geçmişte Saddam’ın özel birlikleri “Fedailer”in üst düzey komutanı olduğuna dikkat çekmektedir.[12] Bir ideolojiden başka bir düşünceye, seküler bir ideolojiden dinî düşünceye intikal ya da tersine geçişler mümkündür. Özellikle 1967 sonrası dönem, Nasırcılığın ve Baasçılığın askerî düzeyde yaşadığı hezimetle birlikte Arap ve İslam dünyasında sekülerizm hızla kan kaybederken, İslamcılığın yükselişiyle onlarca aydın ve entelektüelin saf değiştirmesine tanık olmuştur. Ancak burada durum farklıdır. Saddam’ın üst seçkin birliklerinden el Kaide’nin üst düzey komutanlığına geçişin, bahsi geçen düşünsel ve ideolojik değişim ve altüst oluşlarla ilgili olduğu oldukça şüphelidir. Neden saf değiştirdiğine ilişkin bir özeleştiri yapmadan, siyasal ve fikrî dönüşümüne ilişkin esaslı bir açıklamada bulunmadan gösterilen bu ilginç performans, esaslı bir sorgulamayı hak etmektedir.
Bu çerçevede Saddam dönemi asker ve subaylarının el Kaide ve IŞİD gibi sekülerizme bu denli karşıt yapılar içerisinde yoğun bir şekilde yer almalarının mutlaka işaret ettiği önemli siyasî, kültürel kodlar vardır.
Irak’ta Saddam sonrası dönemde siyasal iktidarın seçimler sonucunda belirlenmesiyle birlikte artan Şii nüfuzuna karşı, imtiyazlarını kaybetmiş belirli kesimler, yeni siyasal arayışlarını Sünniliğin mağduriyeti ekseninde şekillendirmişlerdir. Kimileri daha ılımlı tercihler ortaya koyarken, kimileri de radikal tercihler sergileyerek IŞİD ve Nusra Cephesi saflarına katılmışlardır. Ama bütün bunların da ötesinde bu durum bizi daha üst düzey bir çıkarıma götürmektedir ki o da, en azından Irak’ta IŞİD ve el Kaide’nin temsil ettiği siyasal tercihlerin Baas’ın temsil ettiği tercihlerle büyük ölçüde örtüştüğü gerçeğidir. Irak’ta işgalin yarattığı parçalanma, kimlik siyasetine dönüşü tetiklerken, yeniden örgütlenen devlet aygıtında kendilerine yer edinemeyen, siyasal yapının en üst kesimlerindeyken birdenbire bütün ayrıcalıklarından mahrum olan bireyler, kendilerini en radikal biçimde ifadenin yolunu el Kaide ve IŞİD saflarına katılmakta bulmuşlardır.
ABD işgalinin siyasal psikolojide yarattığı travmalar Iraklı kimliğinde ciddi çatlaklar oluşturmuş, ulusal bir ideoloji olan Baasçılığın şemsiyesi altında bir araya gelen kimliklerin ilk fırsatta dağılmasına yol açmıştır. Zira Arapçı ideolojinin oldukça yüzeysel kalan kimlik tasarımının altındaki dip dalganın aşiret ilişkileri olduğu bir gerçektir. Mezhep de bu ilişki ağındaki unsurlardan biri olsa da aşiret yapısının bir alt fonksiyonudur zira mezhebî etmenleri de belirleyen büyük ölçüde aşirettir.
Sonuç
IŞİD’in yapısına ilişkin elbette farklı analizler yapılabilir, farklı etmenler kriter olarak alınabilir. Her toplumsal ve siyasal olaya birbirinden farklı yaklaşımlar mümkündür. Maalesef, ülkemizde ve bölgede bakış açılarını belirleyen, onlara yön veren büyük ölçüde devlet denen siyasal aygıttır. Finanse ettiği onlarca think-tank kuruluşu sahip olduğu devasa maddî imkânlarla kitlelerin zihinlerini yönlendirebilmekte, bu imkânlar sayesinde kendi siyasî tercihlerini en doğru tercihmiş gibi yansıtmaktadır. Sahip olduğu bu devasa mobilizasyon kudretiyle kendi siyasetini meşrulaştırabilmek için başka siyaset etme biçimlerini ötekileştirmekte, bu siyasetlere engel olan bütün kesimleri şeytanlaştırarak kendine bir mecra yaratmaya çalışmaktadır.
Yüzyıllardır barış içerisinde bir arada yaşayan, belirli ölçülerde mağdur edilseler ve zulme uğrasalar bile etnik temizliğe, soykırıma uğramadan yaşamış azınlıklar şimdiler de müthiş bir imha operasyonuna maruz kalmaktadır. Arap dünyasındaki bütün azınlıklar, IŞİD tarafından etnik temizliğe uğramış bütün kesimler, Yezidiler, Hıristiyanlar, Şiiler, Aleviler, Dürziler maalesef büyük ölçüde bu siyasetlerin kurbanıdır.
IŞİD’in Arap dünyasının içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal koşullardan bağımsız değerlendirilemeyeceğini aklı başında herkes kabul eder. Ancak buradaki sorun, söz konusu toplumsal koşulların mezhebî, etnik, siyasî önyargılardan bağımsız bir şekilde tahlil edilebilmesidir. Tek bir anlama biçiminin olmadığını kabul etmeliyiz, ancak bu, devletlerin finanse ettiği ırkçı, mezhepçi kaygılardan yola çıkılarak ulaşılan sonuçların da meşru olduğu anlayışına bizi götürmemelidir. “Ortadoğu”da çatışan tarafların tamamına eşit mesafede duran bir gözlem ediminin doğruya en yakın ve daha “güvenilir” olacağı kuşkusuzdur.
Dipnotlar
[1] Michael Gilsenen “Problems in the analys of violence” Jean Hannoyer, (ed.) Guerres civilles, Economies de la violence , Dimensions de la Civilite içinde; Haris, Karthala, 1999. s. 105-122. Aktaran: Hamit Bozaslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014.
[2] “Dünya Bülteni
[3] Orsam.
Bu rakama Şii aşiretlerin yaşadığı bölgeler dâhil değildir.
[4] Vail İsam, فصل المقال ما بين داعش والبعث من علاقة واتصال, (IŞİD’le Baas arasındaki ilişki ve bağlantı hakkında nihai söz), el Kudsül Arabi, 7 Temmuz 2014.
[5] Konuya ilişkin Arap dünyasının ende gelen entelektüellerinden biri olan Azmi Bişara’nın kaleme aldığı kısa makaleye bakılabilir. Bişara burada, Arap dünyasında yaşanan mezhebî kutuplaşmanın yarattığı ötekileştirme ve şeytanlaştırma sorununda temsil olunan siyasî ve ideolojik çatışmaların gerçekliğe yaptığı etkiye değinerek, bu yaklaşımların konunun sosyal ve siyasî yönünü görmemize engel olduğunu ifade etmektedir. Yazar, Arap ve İslam dünyasında IŞİD eylemlerinin salt kötülük olduğu konusunda neredeyse ciddi bir konsensus olması ve hep bir ağızdan herkesin bu eylemlerden tiksintisini ifade etmesinin, aslında mevcut olguyu aydınlatmaya çok da faydasının olmadığı kanaatindedir.
Azmi Bişara, من يقف خلف داعش؟ سؤال عقيم  (IŞİD’in arkasında kim var? Cevapsız bir soru). El Arabi el Cedid, 6 Ağustos 2014.
[6] Konuyla ilgili olarak Soufan Group adlı think-tank kuruluşunun IŞİD içerisindeki yabancı savaşçıların yeri ve konumuna ilişkin gerçekleştirdiği Foreign Figtehrs in Syria adlı rapor, konuyla ilgili şu ana kadar yapılmış en ciddi çalışmalardan biri olduğunu söylemek gerekir.
[7] Arapçada dinî bir terminoloji olarak tekfir, kendisinden olmayan ya da kendisi gibi düşünmeyen herkesi inançsız ilan etme anlamına gelir. Ancak bu salt teorik bir tanım olmayıp tekfir etmenin oldukça pratik sonuçları vardır. Mürted (dinden dönen) ya da kâfir ilan edilen kişinin malı, canı ve ırzı mubah kabul edilerek kişinin mahremiyetinden dokunulmazlık kaldırılır ve kişinin sahip olduğu her şey saldırıya açık hale gelir.
[8] Nevvaf el Kudeymi, سؤال كبير:كيف تشكلت داعش؟ (Büyük Soru: IŞİD nasıl oluştu?), el Arabi el Cedid, 20 Ağustos 2014, s.4.
[9] A.g.e., s. 4.
[10] A.g.e., s. 6.
[11] A.g.e. s. 6. Kudeymi, IŞİD’in komutanları arasında olup da geçmişte Saddam’ın ordusunda subaylık yapan isimler olarak şu adları zikretmektedir: Hacı Bekir, Ebu Müslim et Türkmani, Ebu Abdurrahman Bilavi, Ebu Ahmed Alvani, Ebu Muhanned Suveydavi, Muhammed en Neda Cuburi.
[12] Vail İsam, أبرز قياديي «جبهة النصرة» أبو مارية القحطاني كان من «فدائيي صدّام», el Kudsül Arabi, 8 Kasım 2014.

Hiç yorum yok: