Cihan Tuğal Röportajı: Konsolidasyon, İrade ve Şuralar

14 Aralık’ı sizin nasıl okuduğunuzla başlayalım. Bu operasyonun ana hedefi neydi sizce?
Aslında bir çerçeve çizmek zor ama yine de yapmak gerekiyor. Nereye oturduğunu görmek gerekiyor çünkü bir sürü unutturduğu şey de oldu. Örneğin, Zaman Gazetesi çökertilmeye çalışılmadan önce, 24 Kasım’da Star Medya Grubu, Kanal 24 ve Türkmedya grubunu elinde bulunduran Ethem Sancak, Star Medya Yayıncılık Başkanı Mustafa Karaalioğlu, Star Gazetesi Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert ve Akşam Gazetesi Yayın Yönetmeni Mehmet Ocaktan’ı görevlerinden aldı. Bunları beraber değerlendirmek gerekiyor. Sadece medya operasyonları olduğu için değil, tam tersine daha büyük bir sıkıntının bir parçası olduğu için.
Nasıl bir sıkıntının?
Meseleye ‘80’lerden, 90’lardan bakarsanız, hükümetle Cemaat’in birbirine girmesi şaşırtıcı değil. Ama 2000’lerden bakarsanız çok şaşırtıcı... Çünkü sadece ideolojik olarak değil, kadro olarak da birbirinin içine geçme durumu vardı. Ve bunları ayırmak zorlaşmıştı artık. Bunu niye söylüyorum ve Ethem Sancak etrafında dönen olaylarla bunun bağlantısı ne? Şu; Mavi Marmara’dan sonra başlayan, 17 Aralık’ta hızlanan, 14 Aralık medya operasyonuyla doruğa ulaşan, belki daha da doruklara gidecek olan bu aşırı sert kapışma, burayla sınırlı kalmayacak. Yani Cemaatçiler ayıklandıktan sonra da daha çok ayıklanma yaşanacak.
Bunları söyleyerek, “bu savaş nereye evrilir, AKP/Erdoğan’ın sonraki adımı ne olacak” gibi sorulara da yanıt vermiş oluyorsunuz…
Evet. Şunu da söylemeye çalışıyorum, Cemaat dosyası kapansa bile -ki kolay kolay kapanmayacak- geriye kalan muhafazakârlar, İslamcılar da birbirine çok şey yapacaklar. Orada da büyük harcamalar, büyük operasyonlar yaşanacak...
Ne üzerinden olacak bu kapışma?
Pastadan pay kapma sıkıntısı. Aynen Cemaat’le olduğu gibi... İdeolojik şeyler de olabilir ama ben bunun ikinci plana düşeceğini düşünüyorum. Daha derinde yatan yapısal bir şey var bence. Onun için iki meseleyi, yani Star ve Akşam’daki atılmalarla Cemaat operasyonunu birleştirmeye çalışıyorum.
Nedir o yapısal sorun?
Şu; totaliterleşmeye giden rejimler sertleştikçe, kendi adamlarını da harcamaya mutlaka başlıyorlar. Bunun bir istisnası tarihte şu ana kadar yaşanmış değil. Bunu evrensel genellemeden çıkarıp, somut olarak “niye böyle oluyor” diye baktığımızda; mesela 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda Cemaat kendi tarihinde ilk defa “sol ve çevreci” bir söylemle teyakkuza geçiyor. Ve bu söylem Haziran 2013’ten itibaren kurulmaya başlıyor. Yani var olan toplumsal memnuniyetsizliği maniple etmeye çalışıyorlar. Ortada büyük bir kitle, büyük bir memnuniyetsizlik var ve bunu derleyip toparlayan bir irade yok. Ve hepsi demiyorum ama Cemaat’in bazı kurmayları belli ki böyle bir şeye karar veriyorlar. Bunun da ne kadar şizoid bir şey olarak yaşandığını yine Zaman’ın sayfalarında görebilirsiniz. Çünkü bir taraftan Gezi’ye hakaret düzeyinde ağır yüklenmeler, bir taraftan da arada bir Gezi’ye sahiplenme, Gezi’nin söyleminin ve ruhunun Zaman sayfalarında yeniden üretilmesiyle karşılaşıyoruz. Yeşil sayfalar vs. gibi. Ve bu, 17 Aralık’ta Cemaat’in resmi ideolojisi haline geliyor. 17 Aralık operasyonu -aslında operasyon demek istemiyorum, çok kirlendi çünkü bu kelime, hamle diyelim- siyasi, ideolojik bir hamleydi. Erdoğan’ı tasfiye edip, yeni bir AK Parti rejimi, daha çevreci, daha anti-kapitalist bir AK Parti kurmaya çalıştı ve bunun için bir sürü tasfiye yaşanması gerekiyordu. Tasfiye yapmadan, “bakın biz çevreciyiz” falan diyemezsiniz çünkü. O tasfiyeleri yapmanız gerekiyor ki, bunu söyleyebilesiniz. Tabii Cemaat sert çıkınca, karşı taraf da aynı şekilde sertleşti.
Meseleyi, Star ve Akşam’da yaşanan işten atılmalara bağlama açısından bir ekleme daha yapmak istiyorum. Çünkü orada yaşanan da Cemaat’le yaşananın çok benzeri. Yani şu anda da AK Parti’nin içindeki bazı kurmaylar benzer bir şey yapmayı deniyorlar. Onlar tabii Gezi’yi sahiplenerek değil de, başka bir kanaldan anti-kapitalizm kurmaya çalışıyorlar. Ama o anti-kapitalizmin birazcık ikna edici olabilmesi için, birkaç kapitalistin, birkaç yüksek düzey AK Parti bürokratının yakılması gerekiyor. Dolayısıyla, AK Parti içi kıyımın artarak süreceğini düşünüyorum.
17 Aralık sonrasında AKP içinde ayrışmalar, hesaplaşmalar olacağı söylendi ama çok bilinen Cemaatçi birkaç ismin dışında tasfiye olmadı. Tam tersine Erdoğan etrafında kenetlenen bir AKP görüntüsü söz konusu. Özetle, hangi işarete bakarak AKP içi kıyımın artarak süreceğini düşünüyorsunuz?
Bence işaretler var. Ama işareti şurada ararsak yanılırız; yani Gül’cüler vs. diye bölünmeler yaşanmayacak. Tam tersine, bir tür günah keçileri seçilip, bunlar yakılacak. Mustafa Karaalioğlu vs. üstünden yaşanan da buydu. Satır aralarında “bunlar ceplerini doldurup, gazeteleri finansal olarak batırdılar” mesajı verildi. Bu büyük bir skandal yaratmadı ama daha büyük şeyler yaşanacak.
Ama Karaalioğlu’nun, Cömert’in, Ocaktan’ın işten atılmalarıyla ilgili aynı gruplarda çalışan AKP yanlısı kalemlerden hükümete sert eleştiriler, hatta uyarılar gelmişti…
Kesinlikle. “Bizlerin değil, başkalarının yakılması gerekiyordu” dediler. Bu kısmı spekülasyon olacak ama belki de birilerini harcamaya hazırlanıyorlardı ama birileri onlardan önce davrandı.
14 Aralık “hamlesinin”, AKP-Cemaat işbirliğinin en az göründüğü yer olan Tahşiyeciler üzerinden yapılmasına da dikkat çekiliyor. “Koca darbe hikâyesinde bula bula iki tane dizi, üç tane yazı mı buldular” deniyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bu konuda çok köşeli bir şey söylemek istemiyorum çünkü ne olduğu belli olmayan bir grup. Aynen Ergenekon’un ilk çıktığı zamanlardaki gibi, bir iki sene beklemek gerek diye düşünüyorum. Nedir bu Taşhiyeciler, kolları bacakları nerededir, şu anda hiçbir şey anlaşılmıyor.
14 Aralık’ın medya ayağını hedeflemesi, Zaman gazetesindeki görüntüler tepki çekti. Ahmet Şık gibi birkaç yıl önce Zaman grubunun katkılarıyla benzer operasyonların hedefi olmuş isimler başta olmak üzere, “bu faşizmdir, operasyonu kınıyoruz” demeleri, “bu olay Gezi’deki gibi beş benzemezi bir araya getirdi, ne güzel oldu” yorumlarına yol açtı. Tabloyu siz nasıl değerlendirdiniz?
Ben “oh olsun” da diyemiyorum, “güzel bir şey” de diyemiyorum! Güzel bir şey niye diyemediğimi söyleyeyim; çünkü bu hükümetin işini bir taraftan çok kolaylaştıran bir şey. “A bakın, tüm düşmanlar yine bir arada” algısını besleyen, tabanını iyice paranoyaklığa iten, öte yandan hükümeti de iyice faşizanlığa iten bir şey “beş benzemez”in birleşmesi. Böyle ölçüsüz sahneler, bir muhalefet patlamasına yol açabilir, ama açmıyor. Zaman ve benzeri birkaç çevre insanları sokağa davet etti ama kimse çıkmıyor. Cemaat’e güven o kadar az ki, geçen yıl 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda Gezi cinsi bir patlama olmamasının bir nedeni de oydu. Gezi gibi büyük patlamalardan sonra zaten bir demoralizasyon olur, onun da etkisi vardı ama bu işin altında Cemaat’in yatması da etkendi. Yani başka şekilde o ayakkabı kutuları ortaya çıkmış olsaydı, yine Gezi kadar büyük bir şey olmazdı belki ama 17 Aralık’ta yaşananın en az beş katı yaşanırdı. Onun için Cemaat’in bulaştığı işlerden çok büyük öfke toparlanması çıkmıyor. Yani belki “beş benzemez” bir araya geliyor ama diplomatik kulvarlarda. Örneğin Meclis’te bir araya geliyorlar ya da Zaman gazetesinin önüne birkaç sembol isim gidiyor.
AKP’nin muhalefeti parçalamaktan da beslendiğini düşünürsek, 14 Aralık operasyonu “nasılsa Cemaat basınına sahip çıkılmaz” diye bir hesapla da yapılmış olabilir mi?
Ben çok hesaplı, çok rasyonel davrandıklarını düşünmüyorum artık. Muhalefeti bölme planı olduğunu düşünmüyorum. Daha içe dönük düşünüyorlar, yani içeriyi konsolide etmeyi her şeyden daha fazla düşünüyorlar. Ben hükümetin gidişini çok iyi görmüyorum. Herkesin neredeyse beş yıldır söylediği gibi “Hükümet yarın düşer” demiyorum! Şunu kastediyorum; hem kendilerini ama daha çok da Türkiye’yi -devleti demiyorum, Türkiye’de yaşayan insanları- zor durumda bırakacak, buradaki yaşamı iyice dayanılmaz kılacak hamleler yapacaklarını düşünüyorum. Rasyonel hesaplar yapan bir hükümet, muhalefeti bölmeye çalıştığı kadar, dış güçleri de bölmeye çalışır. Mesela Amerika’yı Rusya’ya karşı kullanır, AB’yi Çin’e karşı kullanır vs. Tam tersine yurtdışının duyabileceği şekilde sürekli “hepiniz düşmanımızsınız” diyorlar. Bu söylenir mi? Kendi istikbalini düşünen bir hükümet “hepiniz düşmansınız” demez sürekli.
Neden diyor peki?
Bu mesaj içeriyi konsolide etmeye yönelik. Çünkü muhalefet yaptığınız anda, kimin tarafında oluyorsunuz? Rusya’nın, Amerika’nın, Avrupa’nın ve de İsrail’in. Bu çok korkunç bir şey...
Bu hamleleri yaklaşan seçimlerden ne kadar bağımsız düşünebiliriz sizce? Ek olarak, sürekli Cemaat konuşuluyor ama örneğin 14 Aralık operasyonundan 48 saat önce ‘makul şüphe’ diye bir şey yasalaştı...
Evet, bence de gereksiz düzeyde Cemaat’e odaklanmış durumdayız. Bu yaşadıklarımız daha genel bir tablonun parçası. Ve dediğim gibi, şu anda kendi tabanlarında da ne kadar konsolidasyon yaşanıyor olursa olsun -inşallah uyananlar olur!- kendileri de iyi durumda değil. Çünkü bu şiddet sadece Cemaat’e ya da sadece AK Parti’ye muhalif olanlara değil, herkese yönelecek. AK Parti’nin içi de dâhil. Daha çok, daha çok yapacaklar bunu ve kim ne zaman yanacak belli olmaz. Yani şu anda şiddeti yükseltenlerin çoğu yanacak.
“Mağdurluk” söyleminin, hâlâ kullanışlı bir söylem olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Çünkü çerçeveyi artık değiştirdiler. Mağdurluğu artık “bu namussuz laikler bizi mahvediyor” üzerinden kurmuyorlar. Arada bir “1940’larda bizi korkunç ezdiler” vs. diyorlar ama artık mağduriyet söylemi, bin yıllık süreç üzerinden kuruluyor. Yani “Batı bizi bu duruma soktu, bu yaşadığımız parantez de ondan.” Artık o parantez bitti zaten. Artık hedef tahtasında laikler yok, artık hedef tahtasında Batı var.
Dolayısıyla “Amerika’yı ilk Müslümanlar keşfetti” gibi sözler öylesine söylenmiş sözler değil?
Bence değil. “Batı bizi mağdur etti” söyleminin dayanakları.
Aynı şey darbe retoriği için de söylenebilir mi peki? Malum, hâlâ her şey darbe, herkes darbeci…
Evet, kullanışlı ama onun da çerçevesi aynı şekilde değişti. Darbenin asıl örgütçüleri eskiden askerler, Ergenekoncular ya da laiklerdi. Şu an bunlara “taşeron” diyorlar. “Geziciler, paralelciler, Kobanêciler”, şu an düşmanları bu. Ama artık bunlar ana düşman değil, bunların hepsi taşeron.
Ana düşman kim?
İsrail, Amerika... Müslümanlar dışındaki bütün dünya. Ve bütün darbe planları vs. dışarıdan yapılıyor. Öyle bir hezeyan içindeler ki, Türkiye’de kendileri dışında birikim olduğunu reddeder duruma geldiler.
Peki, ama Gezi ve Kobanê, hükümeti sarsan olaylar olmadı mı aynı zamanda?
Haklısınız, mutlaka böyle bir şey de var. 6-8 Ekim ayaklanması, bir fren işlevi gördü. IŞİD’çilikteki arsızlığın biraz durulduğu kesin. Yine, “Kobanê düştü düşecek” coşkusunun da düştüğü açık.
Sizce çözüm süreci cephesinde ne yaşanıyor?
Ben çok rayında giden bir şey görmüyorum açıkçası. Daha çok “bekle gör, oyalayalım, oyalanalım” gibi bir şey var hükümet cephesinde.
Seçimlere kadar oyalayabileceği kadar oyalayacak mı hükümet?
Evet, şimdilik sınır seçimler olabilir ama ondan sonra da oyalamaya devam edebilirler. Çözüm süreci yine çözümsüzlüğün bir parçası haline gelmiş durumda. Bu, süreci önemsemediğim anlamına gelmesin. Ama ne cumhurbaşkanlığından önce, ne sonrasında “bir yere doğru gidiyoruz” hissi almadım.
KCK yönetiminin, keza 6-8 Ekim anımsatılarak Kürt halkının oyalamaya rıza göstermeyeceği söyleniyor. Dolayısıyla seçime kadar somut adım atmamakla büyük risk almıyor mu hükümet?
Riskin büyük olduğu yüzde yüz. Ama bence hükümet cephesinden olay şöyle kuruluyor; bir takım büyük tavizler vermek için, bizim büyük tavizler almamız gerekiyor diye düşünüyorlar ve kafalarındaki temel mesele, başkanlık meselesi. Ve hâlâ o konuda taviz alabileceklerini düşündükleri için sürdürebildikleri kadar sürdürüyorlar. Göründüğü kadarıyla HDP’de çok net bir itiraz var. Fakat HDP dışında kalan güçlerde, itirazın bu kadar güçlü olmadığını düşünüyorlar ki hâlâ bu noktada kalabiliyorlar.
Sizin Kobanê eylemleri için “Hem yenilgi, hem zafer oldu” değerlendirmenizi de anımsatıp soralım; Yenilgiyle kastettiğiniz, Türkiye’nin batısının “Kürt’ü anlama” pozisyonunun yeniden bozulması, bunun da AKP’nin çözüm sürecinde somut adım atmamasında elini kolaylaştırması mı?
Kesinlikle. Bu yenilgi dediğim kısım. Zafer dediğim kısım daha bölgesel boyutla ilgili. Kobanê’nin düşmesi, Rojava’nın üç temel ayağından birinin gitmesi demek. 6-8 Ekim onu kurtarmış oldu. Çünkü Kobanê düştüğü anda Türkiye’de iç savaş başlayacak. Ve hükümet şu anda iç savaş istemiyor. Bence hiçbir zaman istemeyecek diye bir şey yok. Çünkü gözleri çok kararmış durumda. Dolayısıyla bölgesel anlamda bir zafer ama Türkiye’nin içine yansıması konusunda olumlu bir şey söylemek zor.
Mehmet Altan, Cemaat operasyonunu değerlendirdiği son yazısında, “AKP, laikliği ortadan kaldırıp yeni bir din faşizmi kurabilir mi?” sorusunu sorarak özetle şu tespitte bulunuyor; ‘Bu ülkede demokrasi eksikliğinden iç savaş çıkmaz, ama laiklikten çıkar.’ Ne dersiniz, Türkiye sosyolojisi böyle bir reaksiyon gösterir mi?
Bu, belki Erdoğan ve kurmaylarının gözünü korkutmak için güzel bir uyarı olabilir ama teorik olarak katılmıyorum. Çünkü Gezi, tam da bir tarafta demokrasi, bir tarafta laiklik karşıtlığının erimeye başladığı bir yerdi. 2007’dir laik kalkışma. Faşizan da bir kalkışma ama bir taraftan da acı bir tecrübe; çünkü o insanlar çok yalnız olduklarını gördüler. Fakat Gezi bence o açıdan çok sağlıklı bir şey oldu. O kesimin daha genç kuşağı, laik ve demokratik sıkıntıları beraber yaşamaya başlayıp, demokratik bir tepki verdi. Yani 2007 faşizan bir kalkışmadır, 2013 Haziran’ı ise demokratik bir ayaklanmadır. Dolayısıyla kendi düşünce süreçlerimiz açısından Mehmet Altan’ın yaptığı analizi çok tehlikeli buluyorum.
Neden?
Çünkü buradan yola çıkarsak, Gezi’yi laikçi ayaklanma zannedip, muhalefetimizi oradan kurmaya çalışırız ki, bunu yapmaya kalkışanlar var Türkiye solunda ve bence yanlış yerden okuyorlar Gezi’yi. “Gezi’de laiklik yoktur” anlamında söylemiyorum ama orada aslolan demokrasiydi. Erdoğan’ın İslamîleşmeyi gayet gurur kırıcı biçimde yapıyor oluşuydu. Gezi’de temelde iki şey vardı bence; biri demokrasi, diğeri çevre ve kent meseleleri. Kapitalizmin sömürü boyutu değil ama metalaşma boyutu, her şeyi alması, satması, yıkması… O yıkıma karşı bir tepkiydi Gezi. Kapitalist yıkım boyutunu atlayıp, demokrasi meselesini de tamamen laikliğe bağlayıp oradan Gezi tahlili ve Türkiye sosyolojisi tahlili yapmak, solu bitirir. Solun kesinlikle böyle bir şeye düşmemesi lazım. Aslında Türkiye sosyolojisinde de büyük yankı bulacak bir şey bu. Çünkü bizim ana akım sosyolojimiz de buradan kuruldu; yani Türkiye’de asıl karşıtlık, sınıf karşıtlığı değildir, merkez-çevre karşıtlığıdır, işte merkez laiktir, çevre muhafazakârdır vs… Bence çürütülmeye çok açık bir sosyolojik anlayış bu. Tam da Gezi, Soma, Kobanê, sınırlı da olsa başka dinamikleri ön plana çıkararak, “bakın başka bir Türkiye de var, başka karşıtlıklar var” diyorken.
‘Başka karşıtlıklar’ı açar mısınız? Gezi, Soma, Kobanê neyi ortaya çıkardı?
Gezi’de ön plana çıkıp, sonra da kısa zamanda bilinçli-bilinçsiz şekillerde hasıraltı edilen iki karşıtlıktan biri demokrasi ve otoriterleşme karşıtlığıydı; ikinci karşıtlık kapitalist yıkım ile halk ve doğa arasındaki çelişkiydi. Onun karşısında bir şey oluştu Gezi’de. Ama buna siyasi adını koyan çevre olmadığı için de sönümlendi. Güçlü bir şekilde koyan olmadı, yoksa elbette bir sürü irili ufaklı siyasi çevre var, durumun farkında olan. Fakat diyelim HDP kadar büyük bir yapı, burada müdahil olup, bu bir “çevre ve kent ayaklanmasıdır” ya da “kapitalist yağma karşıtı ayaklanmadır” demediği için, bu olay söndü gitti. Bu hasıraltı edilmenin bilinçsiz kısmı. Bir de CHP ve AK Parti gibi, ayaklanmanın renginin oraya gitmemesi için ellerinden geleni yapanlar var. Yani iki parti de, “bu bir laik ayaklanmadır, İslamcılık karşıtı ayaklanmadır” dedi. Mehmet Altan ya da Gezi’yi -ağırlıklı olarak- buradan örgütlemeye çalışan sol, bugün yine buraya düşüyor. Yani CHP ve AK Parti’nin kurduğu karşıtlıklara ya da Türkiye akademisinin kurduğu karşıtlıklara düşüyorlar. Burada tam tersine yapılması gereken, bir iradenin ortaya çıkıp, “Gezi şunun ayaklanmasıydı” diyebilmesi. Bu iradenin örgütlenmesi gerekiyor. Bunun üzerinden siyasi dengeleri değiştirecek kadar güçlü bir çevre yok maalesef.
HDK/HDP, büyüyen tepkinin, altını çizdiğiniz alternatif siyasetin güçlü odaklarından biri olma pozisyonunda mı sizce?
HDP’deki oy oranındaki patlamayı bir anlamda Gezi’nin devamı olarak gördüm. Her anlamda değil ama. Türkiye’de bu kadim karşıtlıklara denk düşmeyen yeni bir his dünyası var. Ama bu his dünyasının, ne olacağı, nereye gideceği belli değil. Oy oranındaki yükselme kesinlikle çok önemli bir gelişmeydi. Ama HDP-HDK ona yön verebiliyor mu, ondan emin değilim. Ona yön verebilecek irade olsaydı, zaten Soma yaşandığında belki 1 milyon kişi sokağa çıkmazdı ama çok daha güçlü bir muhalefet olurdu. Gezi’deki kalabalıkların Soma’ya tepki göstermemesi, bir geri adımın ifadesiydi. Seçimlerde o geri adımın ileri adım haline geldiğini görüyoruz. Belki Soma’yla direk gönüldaşlık kurulamıyor ama itiraz devam ediyor. Yani zaten mesele bu bence… Bir itiraz var ama yön yok.
O halde, ‘itiraz ve yön’ meselesinden devam edelim. T24’teki son yazınızda, ‘yeni yüzyılın üç ana bileşeni; duvarlar, kitleler ve arınma nöbetleri’nden söz ediyorsunuz. Bizim için özetleyebilir misiniz, ne demektir bu?
Şunu söylemeye çalıştım; Batı’da duvarlar yükseltilip, zenginlerle yoksullar, fiili duvarlarla birbirinden ayrılıyor. Metafor falan değil yani. Hem de uluslararası çapta. Bilim kurgu filmleri on yıldır bunu anlatıyor; zenginler ya ayrı bir gezegene ya ayrı bir kıtaya gidiyorlar ya da işte duvar yükseltiyorlar. Bir şekilde birbirini görünmez kılma söz konusu. Duvarın bir tarafında demokrasi, özgürlükler; bir tarafında şiddet. Ama hal böyleyken Mısır, Türkiye gibi toplumlarda başka bir süreç yaşanıyor. Bunlara karşı sürekli kitle mobilizasyonu oluyor. Yani siz istediğiniz kadar o duvarları örün, kitleler o duvarları zorluyor. Bahsettiğim filmlerde de ayaklanmalar çıkıyor, ama bir birey çıkıyor ve Mesih gibi herkesi kurtarıyor. Gerçek dünyamızda öyle olmuyor. Türkiye’de, Mısır’da, Filistin’de aşırı bir politizasyon yaşanıyor ve Yeni Şafak gibi çevrelerde buna ilişkin farkındalık var. Yani “kitlesel bir politizasyon dönemi yaşanacak, biz de kendi kitlelerimizi mobilize edelim.” Yani, Türkiye’de yıkıma ve kutuplaşmaya karşı kitlesel tepki olacağını görüyorlar ve buna karşı kendi kitlelerini mobilize etme arayışındalar artık.
Kobanê eylemlerinde milliyetçi, dinci grupların hemen sokağa çıkması, bu söylediğinize denk düşüyor öyleyse?
Kesinlikle. 90’larda biraz bırakılan, 2000’lerde artık devreye sokulmayan sağ kitle hareketleri artık yukarıdan örgütlenmeye başlıyor. Bu da İsrail modelinin diğer veçhesi… İsrail bunu hep yapan bir devlet. Bu, Batı’da daha az yaşanıyor. Amerika’da duvarlar ön planda, sağcı milisler ancak bölgesel öneme sahip. Bizde sağcı ve/veya (gayri-ideolojik de olsa) politize olmuş kitleler ön planda. Bunların artarak yaşanacağını düşünüyorum. Liderleri ve ideolojisi olmadan politikleşen kitlelere karşı, yukardan ideolojik olarak daha bilinçli, daha liderli sokak hareketlerinin sık sık yaşanacağını düşünüyorum.
‘Daha liderli’ derken?
İşte Erdoğan var, Yeni Şafak var. Venezüella’da da bunun örneklerini görüyoruz; ciddi sağcı kitle mobilizasyonu yaşanıyor. İsrail her zaman her şeyin test alanı gibi zaten. Bu tür otoriter-totaliter yöntemler İsrail’de başlayıp dünyaya yayılıyor. Duvarlar ve kitleler dediğim bu.
Arınma nöbetleri derken de; ilk bölümde değindiğim hususlar; yani yönetenlerin, kitleyi razı edip sokağa çıkarabilmeleri için anti-kapitalist bir taraflarının olduğunu anlatmaları gerekiyor. Mesela, sırf “biz Kürtleri sevmiyoruz, çıkın sokağa, onları ezin” çok yetersiz bir şey. “Kürtlerin arkalarında İsrail var” ya da “kapitalistler var”a ikna etmeleri gerekiyor. Buna ikna edebilmeleri için İsrail’e sempati duyan, kapitalizmle iç içe olmuş insanları arada bir tasfiye etmeleri gerekiyor. Gülen tasfiyesi kısmen (tamamen demiyorum) bu. Gülen tasfiyesi üzerinden ne kadar İsrail karşıtı, ne kadar dünya sistemi karşıtı, ne kadar Amerikan düşmanı olduklarını anlatıyorlar.
Dolayısıyla araçsallaştırılmış da oluyor?
Kısmen. Çok işe yarıyor çünkü. Yani gerçekten anti-sistemik bir görüntü yaratıyor. Bu adamlar asılında devrimciymiş, radikal İslamcıymış gibi…
‘Duvar örmenin ve faşizanlaşmanın yaratacağı korkunç kâbustan kurtulmanın tek yolu, ortak bir yönü ve dili olmayan başkaldırının somut ve ikna edici alternatifini ortaya koymak’ diyorsunuz. Tamam, ama nasıl?
“Neler yapılabilir?” üzerine spekülasyon yapmadan önce, belki kısaca neler yapılmadı, onu hatırlatmakta fayda var. Mesela Soma’da bir şey çıkmaması hakikaten büyük bir handikap. Ama öngörülebilecek de bir handikap. Yani Gezi’ye bir sürü işçi katılmış olabilir ama sınıfın sınıf olarak yokluğunu görüyorsunuz. Zaten sınıf, sınıflığından çıkarılmak için her şey yapılmış. Küreselleşme, liberalleşme de somut durumlar olarak ortada. Ekonominin biraz daha sayısal, “objektif” süreçleri de o tarafa götürüyor dünyayı ama siyasi, ideolojik olarak da sınıfın bütün silahları elinden alınmış. Dolayısıyla sınıfsal ses çıkarmak çok zor hale getirilmiş.
Tekrar Kobanê eylemlerine dönersek, başka bir şey görüyoruz. Yani Gezi’de ırksal reflekslerinden görece arınmış insanların Kobanê’de buna ne kadar kolay dönebildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu kadar fokurdanma yaşanmasına rağmen, insanlar “benim diğer insanlarla çıkarlarım ortak, düşmanlarımız ortak, kuracağımız dünya da ortak olabilir” noktasında değiller.
Neden değiller?
Bunun hem o bahsettiğimiz reflekslerle alakası var, hem de doğru düzgün bir platform olmamasıyla. Onun için hep tarihsel paralelleri ve farkları hatırlatmak istiyorum. Mesela, 19. yüzyılın sonuna, 20. yüzyılın başına baktığımız zaman sosyalizm diye bir laf var ortada. Nasıl bir şeye benzeyeceğini kimse bilmiyor ama aşağı yukarı “kapitalizm gidecek, yerine sosyalizm gelecek” diye kitlelere yayılmış bir his var. Tabii bunu söylerken, Avrupa’dan, hatta Kuzey Amerika’dan söz ediyoruz, bütün dünyadan değil. Şu anda böyle bir hissin, etiketin yokluğu bir mesele zaten. İnsanların sınıf bilinci olmasa bile, böyle bir ufuk olsa, “şu gelince bu sorunları aşarız” gibi bir düşünce olur. Bunun olamaması da biraz sosyalist deneyimin yaşanmış olmasından kaynaklanıyor zaten. Yani bir şey yaşanmış ve vaat ettiklerinin bir kısmını gerçekleştirmiş, çoğunu gerçekleştirememiş. Böyle bir tecrübenin yaşanması da böyle bir umutsuzluğu körüklüyor. Ama bunlar aşılamayacak şeyler değil, aşılabilir.
Yine tarihsel bir paralel kurmak istiyorum. Yüzde yüz aynısını yaşayacağız anlamında söylemiyorum ama benzer bir şey yaşayabiliriz. Nedir o örnek? Lenin ve Bolşevik parti. 1917’ye gelindiğinde Lenin’in dünya çapında adını duymuş kimse yok. Rusya çapında da pek kimse yok ve ciddiye alınan bir güç değil Bolşevikler. Ama tarihin gidişatını değiştiriyorlar.
Nasıl?
Öncelikle, 1905 ayaklanmasının adını koyarak. Yani “sosyalizm” diye bir laf dolaşıyor ortalıkta. Yeni bir deneyim olarak 1905 yaşanıyor ve ona bir ad koyuluyor. O ayaklanmada ortaya çıkan şuralar için “işte sosyalizm budur” deniyor. O ad koymayı da ofisinde ya da kütüphanede oturan bir düşünürün değil, bir iradenin yaptığını görüyoruz. Ve bu fikir etrafında örgütlenilmesi gerekiyor; 1917’de şuralar tekrar ortaya çıktığında, örgütlü irade gerekli müdahaleyi yapıyor. Şimdi biz bir takım olaylar yaşıyoruz, işte Arap ayaklanmaları, Amerikan İşgal Et hareketi, İspanya’nın Öfkelileri ve Gezi. Birtakım deneyimler var ama bir özet çıkarmak şu anda mümkün değil. Mantıksal bir imkânsızlıktan söz etmiyorum. Mantıksal olarak mümkün ama bunların tarihsel bir “olay”a dönüşmesi siyasi iradeye bakıyor. Siyasi irade çıkacak ve “işin özeti budur, gelecek toplumun örgütsel formu da budur” diyecek. Bir yerden, bir gün, beklemediğimiz bir iradenin çıkacağını ve bunu yapacağını düşünüyorum, umut ediyorum.
Röportaj: Serpil İlgün

Hiç yorum yok: