Alt Sınıf Düşmanlığının Politik Sosu Olarak "Gidin AKP'ye Dilenin"

Ankara GMK Bulvarı yolumun üstüdür. Her sabah servise yürürüm o yol üstünden. Bir parkın içinden geçerim, yaz kış demeden Suriyeli mültecileri konuk eder o park. Kışın orada yatmazlar, sadece gündüz bulunurlar, yazın ise sürekli parkta ikamet ederler. GMK Bulvarı üzerinde dilencilik yaparlar ya da civar marketlerden arta kalmış sebzeleri toplarlar. Bir seneyi aşkın bir süredir bu böyle. Gündelik hayatımızın yeni misafirleri var, fark ettiysek.
Bilerek uzaktan izlenen bir canlının belgesel diliyle anlatımına benzer bir anlatım kullanıyorum. Bir ceylan sürüsünü izleyen kameraman gibi anlatıyorum. Çünkü Suriyeliler, yeni bakış malzememiz, temas etmediklerimiz, birazdan avcı tarafından avlanacak olan ceylan sürüsüne karşı geliştirdiğimiz vicdanımızın yeni muhatapları. Uzun uzadıya bir şeyler anlatılacak, ahkâm kesilecek bir alan değil bu. Çünkü vicdan ile Suriyelinin yanından geçen ile onu görmeden ya da ondan nefret ederek geçenin ayakları arasında pek bir fark yok Suriyeliler için, ikisine de dilendiği seviyeden bakıyor ve gördüğü sadece ayak, vicdanlının vicdanını hissetse bile ne değişir pek bilinmez. Vicdanlının vicdanı sizin için ne değiştiriyor diye sormak gerek. Vicdanımızın yalnızca bize faydası var gibi geliyor bana. Neden yazıyorum o zaman? Her yazının altında yer alan “kendini iyi hissetme” ihtiyacını dışarıda tutarsak, onunla bütünleşmiş bir tarihe not düşme meselesi, tespitleri toplumsallaştırma hadisesi.
Geçip gitmeler, burada ele alacağım konu değil. Geçip gitmeler yalnızca bizi anlatır. Karşılaşmalar ise bir etkileşimdir, düşünceyle birlikte eylemi de barındırırlar içinde, eylem ise düşünceden başka bir gerçeklik kapısıdır. Gözlemlediğim birkaç karşılaşmayı anlatayım o nedenle.
Ana caddedeyim. Karşıdan karşıya geçeceğim, ışıklarda duran, Arapça konuşan, cam silen çocuklar takıldı gözüme. İlk kez o gün görüyordum orada. Önümdeki arabalar durdu. Ben karşıya geçmeye çalışırken bir yandan da geride bıraktığım olayı izliyorum. Çocuk camı silmek istedi. Arabanın sahibi direkt arabadan indi ve çocuğun üstüne yürüdü. Çocuk kaçmaya başladı ve o esnada elinde duran fısfıs yere düştü. Adam koştu çocuktan önce fısfısı aldı. İçinde küfürlerin ve Suriye’nin geçtiği bir şeyler bağırdı ve fısfıs ile arabaya bindi. Çocuk arabanın arkasından koştu ve el hareketlerinden fısfısı istediğini anladığım bir şeyler söyledi adama. Adam yeniden arabadan indi. Fısfısın içindeki suyu döküp şişeyi küfrederek çocukların üstüne attı ve gitti.
GMK çevresi ara sokakları, kâğıt toplayıcılarının en azından sanıyorum ki civarın kâğıt toplayıcılarının toplanma noktasıdır. Kâğıt toplayıcıları o civarda akşam saatlerinde yoğunlaşır ve kamyonlarına topladıkları kâğıtları, kartonları yüklerler. Yoksulun birbirinden mücadele etme stratejilerini kopya çektiği bilinen bir şeydir, bunun neticesinde Suriyeliler de bir süre sonra kâğıt toplamaya başladılar o yörede. Önünden arta kalan yiyecekleri aldıkları marketlerin karton kutularına da yöneldiler. Ta ki yörenin kökleşmiş sahipleri eski kâğıt toplayıcıları, örgütlenip Suriyelileri kovalayana kadar. Kendisine bir başka yerde yapılanı kendisinden zayıf olana ilk fırsatta uygulamak, öğrenilen bir şey olsa gerek. Eğer siyaset bilimci Hobbes gibi bunun insanın doğasından gelen bir şey olduğunu iddia etmiyorsak.
Eğer belediye görevlileri akşamdan Suriyelilerin oturdukları çimleri sulamış olurlarsa çimlere değil banklara otururlar Suriyeliler. Ya da yatarlar. “Sahipler” gelince ise yavaş yavaş kalkarlar, öğrenmişlerdir “kalkmaları gerektiğini” ya da kaldırılırlar kendilerini dürten polis memurları tarafından. İşte alt sınıflarla orta/üst sınıflar arasındaki fark bundan daha güzel özetlenemez. Yukarıda anlattığım olaydaki gibi alt sınıflar birbirleriyle dövüşür, orada doğa durumu vardır. Bu örnekte ise orta/üst sınıf kendi “elini kirletmez”, polis onun işini yapar, zaten yerinden edilmiş olanı, parkın banklarından kaldırarak bir kez daha yerinden eder, bankın “asıl sahipleri” banklara oturup, bir kısmında memleketlerinden edinmiş olan Suriyelilere acıdıkları uzun sohbetler ederler.
Uzun yıllardır Ankara’dayım, alt sınıflar ile diğer sınıfların karşılaştığı birçok mekânsal deneyimim olmuştur her büyükşehir insanı gibi. Fakat son bir sene içinde Suriyelilerin yer aldığı yukarıdakine benzer olayları daha öncesinde yaşamadım. Daha bugün kucağında çocukları ile genelde benim de diğer birçok insanla birlikte kırmızı ışıkta geçtiğim yaya yolunda üzerlerine bilerek kıran bir araba yüzünden ezilme tehlikesi yaşayan Suriyeli kadınları gördüm ve bu yazıya karar verdim.
Parktaki bankta konuşan teyzelere geri döneyim. Suriyelilere acıyorlar, ama bu nasıl bir acımaysa acımakla kalmıyorlar, çünkü politik olarak “bilinçlilerdir” de. AKP karşıtlığının örgütlü olduğu mekânlardır sözünü ettiğim bölgeler. Kendisine dilenerek gelen Suriyeli’ye “git seni AKP doyursun, seni bu memlekete madem o getirdi, git ona dilen” der, çevresindeki onaylar bakışlar arasında. Birçok kişiye bu serzenişin haklı geldiğinden eminim. Çok da politik bir duruş gibi gelir hatta söyleyenin söylerken ki rahatlığından, çevresindeki toplumsal onay halesinden de anlaşılır bu. Oysa alt sınıfa, “tehlikeli sınıfa” duyulan ve çağlardır süren kategorik orta/üst sınıf şiddetinin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir bu. Memleketin dilencisine kimi zaman “öff her taraf dilenci doldu”, kimi zaman ise “dilenmeyin çalışın” denilerek geçiştirilen “şiddet isteği” esasında milliyetçi bir refleksle de birleşen bir AKP karşıtlığı giyindirilerek açığa çıkar. Derdi yalnızca “Suriyeli” alt sınıf ile olduğunu iddia edenin “kendi” alt sınıfına nasıl davrandığına bakmak gerekir. Suriyeli’ye bağırmak, kovmak, dövmeye, ezmeye çalışmak içinde “milliyetçilik” ve “AKP-karşıtlığı” barındıran “tınısıyla”, Türkiyeli alt sınıfa uygulanmak istenen, ama kamusal alanda bir çeşit “vicdan” ile bastırılan şiddetin “politik olma” sosuna bulanmış halidir. Nedense geçen yüzyılın en “politik” akımlarından biri olan, Yahudi dükkânlarının “sıradan halk tarafından” yağmalanmasıyla başlayan ve sonra Hitler’e havale edilen Alman faşizmi geldi aklıma.
Fırat Konuşlu

Hiç yorum yok: