“21. Yüzyılda Kapital” Üzerine Notlar: İkinci Bölüm

“21. Yüzyılda Kapital Üzerine Notlar [Birinci Bölüm]
IV Kapitalizmin İki Temel Yasası ve Ana Çelişkisi
Piketty, yukarıda tartıştığımız kavramların arasındaki üç bağlantıyı kapitalizmin iki temel yasası ve bir ana çelkisi” başlıkları altında sunuyor. Bu üçlü, bir anlamda, 21. Yüzyılda Kapitalin iktisat kurgusunu oluşturuyor. Bu kurgu”, modelleştirme” olarak nitelendirilemez. Zira, iki denklem, bir eşitsizlik biçiminde ifade edilen üç “bağlantı”dan sadece birinde nedensellik iması vardır; bu da özgün değildir.
Bir döneme ait akımlara ilişkin gayri safi kâr toplamını Π, katma değeri Y, nem içinde (işgücü, ara-mal, sabit sermaye aşınması olarak) kullanılan değken ve değişmeyen sermaye toplamını K ile ifade edelim ve hepsini cari piyasa fiyatları ile hesaplayalım. Kârlan katma değerdeki payı, Π/Y=(Π/K)*(K/Y) özdeşliği ile elde edilir[1]; fark bir ifade ile, tanım gereği kâr oranı ile sermaye/hasıla katsayısının çarpımına eşittir.
Piketty, “sermaye”yi stok olarak tanımyor; K, dolasıyla tüm sermaye stokunun (cari fiyatlarla) toplam tutarını; kârla ise sermaye gelirlerinin toplamını erecek boyuta genişletiyor. Π/Yyi ɑ; (Π/K)yi r ve (K/Y)yi ß ile gösteriyor; aynı özdeşliği, ɑ=r*ß biçiminde ifade ediyor ve bu denklemi kapitalizmin birinci temel yasası olarak adlandıyor (s.52).
Tanımsal bir özdeşliği, Piketty’nin yapğı gibi iktisadi yasa” olarak yorumlamak elbette yanştır. İktisatta bu tür rneğin milli muhasebeye, ödemeler dengesine ilişkin) özdeşlikler sık sık kullanılır. Ancak, bağımsız, bağım değkenler, parametreler ayştırıldıktan ve gerekli etkileşim doğrultula açıklandıktan sonra bir model”den (belki yasadan) söz edilebilir. Piketty ise, salt tama “yasa” diyerek başlıyor.
Peki, 21. Yüzyılda Kapital’de lüşümü (kâr payını) açıklama çabası hiç yok mudur? Yukarıda, Piketty’nin sermaye gelirleri kavramını, kuramsal olarak değil, görgül (ampirik) öğeleri sıralayarak açıkladığını belirtmtim. Çok daha sonra kuram doğrultusunda birk adım atıyor. Neo-klasik kuram, adeta gönülsüzce hareket nokta olarak alınacak; arkasından eleştirilerek terk edilecektir. Sonunda, tarihsel zaman serilerinden türetilen genellemeler, kuramın yerini alacaktır.
Bölüşümün kuramsal” açıklanmasına doğru ilk adım, Britanya ve Fransada son iki yüzyıllık kâr payı (ɑ) ve sermaye/hasıla katsayısı (ß) bulgularından yapılan bir genellemeyle ayor: Sermayenin getirisi (r)nin yüksek olduğu dönemlerde ß düşüktür veya tersi geçerlidir… Sermaye stoku artkça, sermayenin marjinal verimi düşer” (s.200, 215). Birinci cümle, ampirik/tarihsel bir genellemedir. İkinci mle ise, ex-post olarak faktör” fiyatlarını faktörlerin göreli bolluğuna bağlayan; öncül olarak da fakr/sınıf özdeşliği varsayan; dolayıyla faktör fiyatları kuramı” ile böşümü açıklayan geleneksel neo-klasik görüşe açılımdır.
Bu açılımı ikinci adım izleyecektir: Sermayenin getirisi rnin sermayenin marjinal verimine it olduğu varsayılırsa, temel sorun şudur: Sermaye/gelir [hasıla] oranı arttıkça, sermayenin getirisi r, ne kadar gerileyecektir?.. İktisaılar bu sorunlar üzerinde düşünürken çoğu kez üretim fonksiyonu kavra kullarlar Önemli olan, sermaye ile emek arasındaki ikame esneklinin 1’den büyük mü, küçük mü olmasıdır(s.216). Neo-klasik anlamı izleyen ders kitaplarının bilgisi tekrarlanıyor: Kıt olan faktör”ün göreli fiyat arttığında, fakrler-arası ikame” gerçekleşecek; ikame esnekliği (e)=1 ise, sermaye ve emek payları değmeyecek; sermaye payı e>1 ise yükselecek; e<1 durumunda ise düşecektir (s.217). Piketty bu anlamı, faktör paylarında istikrar” savının dayanaklarından biri olan Cobb-Douglas üretim fonksiyonunu tekrarlayan bir kesimle tamamyor.
Bu noktada eleştiri başlayacakr: Önce faktör” paylarında uzun dönemli istikrar beklentisinin (dolayısıyla Cobb-Douglas üretim fonksiyonunun ve benzerlerinin) gersizliği ileri sürüyor. Bu, giderek, faktörlerden, sınıf payları”na gişin eleştirisine yaklaşıyor: Cobb-Douglas hipotezinin çok revaçta olmasının ardında,… iktisatçıların basit öyküleri sevmesi; daha da önemlisi, sermaye/emek ayrışmasında [paylarındaki] istikrarın, barışçı ve ahenkli bir toplumsal düzen görüntüsü sunması yatar… Cobb-Douglas hipotezi, sonraki incelemeler için yarar bir hareket nokta olabilir. Ancak, benim derlediğim veriler göstermektedir ki, uzun, kısa ve orta dönemlerde gözlenen tarihsel desenlerdeki çeşitliliği yeterince açıklayamaz.” Piketty, bu eleştirisini, 19. 20. yüzyıllarda ve son yıllarda sınıf paylarını etkileyen tarihsel olaylara, dönüşümlere değinerek tamamyor (ss.219-221).
Bölüşüm ilkilerini tarihsel-toplumsal etkenler belirlemektedir; ama sonuçlar özetlenirken (nedense) tekrar ikame esnekliğine referans verilecektir[2]: Zengin ülkelerin çoğunda 1970 ile 2010 arasında sermayenin gelirden aldığı pay kseldi… Bu artış eğilimi, hem 1’den büyük bir ikame esnekliği ile, hem de sermayenin emek kaısındaki pazarlık cünün artmış olmasıyla tutarlıdır.” (s.221).
Bu açıklamanın yarısı ikame esnekliği, diğer yarısı sınıfların pazarlık güçlerinden oluşuyor. İlk yarı müyle kabul edilirse, bölüşüm üretim fonksiyonunun biçimine (yani teknolojik katsayılara) bağlanacak; marjinal verimlerce belirlenen faktör fiyatları, “her sınıf (veya fakr) katkısı kadar pay alıyor” yorumuna açılacak; fiyat kuramlarından bağımsız bir bölüşüm açıklaması gereksiz olacaktır. Açıklamanın ikinci yarısına itibar edilirse, sınıfsal pazarlık güçlerini belirleyen etkenlerden başlayan bir bölüşüm kuramına yönelme söz konusudur.
Piketty arada kalıyor. Neo-klasik kuramı unutarak sınıf paylarını tarihsel etkenlere ağırlık vererek saptıyor. Ardından bu paylarda meydana gelen her değimi e>1 veya e<1 ile yaftalıyor. Sermaye payı artmıştır” ifadesini, “e>1e değiştirdiğinde de hbir şey açıklamamış oluyor.
Piketty, esas olarak kullandığı bölüşüm göstergesinin (ɑ’nın) tarihsel dönemler itibariyle seyriyle ilgilidir. Tam olarak benimseyemediği neo-klasik bölüşüm kuramına referansla[3], iğreti, adeta “sureta” kalmaktadır. Alternatif (Marxgil ve neo-Keynesgil) kuramlara da aşina değildir. “Birinci temel yasa”nın diğer iki öğesindeki (r ve ß’daki) değişmeler, tanım gereği ɑetkileyecektir. Sınıf payları, bu değerlerdeki hareketlerin, dönemlerin tarihsel özellikleriyle birleştirilmesi ile betimlenmiş olacaktır; o kadar…
Bu noktada, Piketty, iktisat çözümlemesine iki değken ekliyor: “Tasarruf oranı (s) ve büyüme oranı g. Bunlarla yukarıda açıklanan sermaye/gelir [hasıla] oranı ß arasındaki ß=s/g bağlantısı, Kapitalizmin İkinci Temel Yasası olarak sunuluyor. (s.166)
İktisat öğrencileri bu İkinci Temel Yasayı yadırgamayacaklardır. Denklemi yeniden zenlerseniz, g=s/ß bağlantısına ulaşırsız. Bu da, iyi bilinen Harrod/Domar modelinin temel denklemidir. Dahası, tek sekrlü, basit (örneğin Türkiyede 1962 sonrasındaki) planlama modellerinin de dayandığı temel çerçeveyi oluşturur.[4]
Temel denklem aynıdır; ancak arada önemlice bir fark vardır. Harrod (ve planlama) modellerinde, bağım değken yüme zıdır ve sermaye/hasıla katsayısı teknolojik bir parametredir. Aslında bağımsız değken gibi görülen tasarruf oranı (s) yerine, planlamacılar yüme hedefinin gerçekleşmesini sağlayacak sermaye birikim oranını kullanırlar. Harrod’da ise ex-post tasarruf/yatırım eşitliği kabul edilir; ancak ketim (dolayısıyla tasarruf) gelir düzeyinin bir fonksiyonu olduğu için, belirleyici değken yatırım oranı olur.
Piketty, diğer modellerde teknolojik bir parametre olarak kabul edilen sermaye/gelir (hasıla) katsayısına öncelik veriyor; onu bağım değken olarak kullanıyor. Sermayenin zaman inde öneminin değme doğrultusu, 21. Yüzyılda Kapital’de ßdeki değmelere göre tanımlanmaktadır. Kitaptaki verilerde sermaye, yük ölçüde özel sermaye olduğu in, zaman inde ß’deki artış (azalış), özel sermaye stokundaki yüme temposunun milli gelirden daha zlı (yavaş) seyretmesiyle gerçekleşir. Bu da, sermayenin toplum üzerindeki gücünün hangi (artan veya azalan) doğrultuda değiştiğini gösterecektir: Yüksek tasarruflu ve yavaş büyüyen bir ülke, uzun dönemde gelirine re çok yüksek sermaye stoku biriktirmiş olacaktır; bu da toplumsal yapı ve servet dağımı üzerinde önemli etkilere yol açacaktır.” (s.166).
İlk bakışta Piketty’nin g’den ziyade syi bağımsız değken olarak algılağı; ayrıca bununla sermaye birikim oranını kastettiği anlaşılıyor: “Yatırım oranındaki küçük değişimler, sermaye gelir oranının =s/g)’nin uzun dönemli değeri üzerinde çok büyük farklara yol açar (ss.197-198). Bu ifade, büyüme zının, her dönem in geçerli olan bir parametre olarak yorumlanmasına yol ar. Ne var ki, bu ifadeden hemen sonra tamamen farklı bir önerme ortaya çıkacaktır: “Bu iki makrososyal parametre[s ve g] ise,…dönemden döneme, ülkeden ülkeye büyük değişiklikler gösterebilirler ve… büyük ölçüde birbirinden bağımsızdır.” (s.199)
21. Yüzyılda Kapital, ylece, kısa dönemde sabit bir teknolojik katsayı varsayımı altında sermaye birikimi ile milli gelir arasındaki bağlanyı ifade eden eski bir fonksiyonel ilişkiyi, uzun dönemli (ve özel sermayenin artan gücünü temsil eden) bir sermaye/gelir oranın (ßnin) elde edilmesi in dönüştürmüş oluyor. Ve (işin tuhafı) hem s, hem de g, her ülke ve her dönem için değebilecek bir parametre gibi de yorumlanabiliyor. G kalmış ülkelerin gelkin kapitalizme yetme” reci son bulduktan itibaren tüm dünyada; günümüzde ise olgun/zengin kapitalist ekonomilerde yüme zları kaçınılmaz olarak (adeta) parametrik değerler alarak düşecektir.
Bu çapraşık, yer yer tutarsız önermelerden kuramsal bir yüme modeline ulmak imkânsızdır. Kanımca, bir kez daha Piketty, tanımladığı değkenlerin tarihsel ve görgül zaman serilerinden genellemeler retmekte; geleceğe ilişkin senaryo ise, spekülatif ve (g için) kötümser parametrik öngörülere dayanmaktadır; o kadar…
Bu durumda 21. Yüzyılda Kapitalin görgül genellemelerine ilkin bir değerlendirme yapmak daha anlam görünüyor.
Piketty’ye göre kapitalizmin “olağan” kabul edilmesi gereken dönemlerinde (örneğin 1870-1910da) ß yüksek zeylerde (5-7 civarında) belirlenmekte; istisnaî dönemler (1910-1970) ıldıktan sonra da, önceki değerlere yönelme (artış eğilimi) söz konusu olmaktadır (Şekil 5.1, 5.2, s.165). Sekiz zengin Batı ülkesinin son kırk yıl (1970-2010) için ağırksız ortalamaları s in %11,2; g için %2,4; dolayısıyla ß için 4,7’dir (Tablo 5.1, s.174). 21. yüzyılın sonuna kadar, olgun kapitalist ekonomilerde demografik durgunluk ve üretimin teknolojik sınırlana ulılmış olması sonunda (iyimser bir senaryoya göre) yüzde 1,7 oranında ortalama bir yüme öngörülmekte (s.399); %11,2lik tasarruf oranın değmediği (s.400) varsayıldığında ß=6,6 olmaktadır. Piketty, bunu sermaye stokunun 6 veya 7 yıllık milli gelire itlenmesi olarak ifade etmeyi yeğliyor ve bu değere, ancak, uzun dönemde ulaşılacağını vurguluyor. 2010-2100 öngörüleri de, böylece, kapitalizmin geleneksel döneminin sermaye/gelir katsayılarına ulaşma eğilimini ortaya koyuyor.
Kapitalizmin “normal hali in öngörülen 6-7’lik ß değerleri, “yüksekçe” (yüzde 10-12’lik) tasarruf oranla ile şük veya düşme eğilimi gösteren (%1,5-2,0’lik) yüme zları arasındaki makastan türetiliyor. Bu olgunun rekliliğinin açıklanması için, Piketty, sermayenin ortalama getirisi
(r) ile yüme zı (g) arasında, kapitalizmin ana çelişkisi olarak adlandırdığı bir itsizlik öneriyor: r>g
Piketty’ye göre, bu eşitsizliğin kuramsal bir dayanağı yoktur; ampirik gözlemlerden türetilen bir genellemedir; o kadar… Sermayenin getirisinin büyüme hızı sistematik olarak aşma in derin nedenler var mıdır? Açıkçası ben bu durumu tarihsel bir olgu olarak kabul ediyorum; mantıksal bir gereklilik olarak değil. Uzun bir süre boyunca rnin geçekten gyi aşmış olması, tartışılmayacak tarihsel bir gerçekliktir” (s.353).[5]
Piketty’nin bu tarihsel/görgül genellemesini kendi bulguları doğruluyor mu? 0-1000 dönemiyle başlayıp, 2100-2200 dönemi tahminleriyle son bulan üç grafiğe bakalım (Şekil 10.9, 10.10, 10.11, ss. 354-357). “Sermayenin saf getirisi” ile dünya hasılasının büyüme oranını karşılaştıran ilk grafik, sözü geçen genellemeyi doğrulayan bir görünvermektedir. Ancak, vergiler ve sermaye değer artışları/kayıpları dikkate anarak bu saf getiri” yeniden hesaplandığında bu bulgu değişecektir.
Düzeltilm grafiklere göre, sermaye”nin getirisi ile yüme oranları arasındaki makas özellikle pre-kapitalist nemlerde (0-1700 yıllanda) çok açıktır. Erken kapitalizm, sanayi devrimi ve (Piketty’nin aynyla anlattığı) Belle Époque nemlerinde itsizlik rmekte; ancak büyüme hızının arşı nedeniyle makas daralmaktadır. Sonraki yüzyıllık nem ikiye bölünürse, g>r ilkisi 1913-1980 yıllanı kapsamakta; 1980-2012’de ise, r>g bağlantısına yeniden dönülmektedir.
Bu nedenlerle, kapitalizmin yakın geçmişi ve inde yaşadığımız nem açısından, 21. Yüzyılda Kapital’de kapitalizmin temel çelişkisi” olarak sunulan r>g ilişkisi, Piketty’nin bulgulana göre dahi tartışılmayacak tarihsel bir gerçeklik değildir.
Peki, görgül gözlemler bir yana, kuramsal olarak bu iki değkeni yaklaştıran veya ayrıştıran etkenler üzerinde neler ylenebilir?
Piketty, dengeli yümenin koşullarını tanımlamak yeniden neo-klasik kurama yöneliyor. Kritik gösterge, sermayenin ekonomik gücünü belirleyen K/Y’deki hareketlerdir. Bu da zaman inde sermaye stokunun yüme zı [g(K)] ile milli gelirin büyüme zı [g(Y)] arasındaki bağlantıyla belirlenir. Sermaye stoku, kârların yatırıma ayrılan bölümü [s(kâr)] oranında büyüyecektir. g(K)=g(Y) için s(kâr)*r=g gereklidir.
Benzer bir dengeli yüme koşulunu, milli gelirdeki sermaye payı (ɑ) ile ortalama (milli gelirdeki) tasarruf oranı [s(y)] arasındaki bağlantıya göre tanımlayabiliriz: ɑ=r*ß ve (Piketty’nin kapitalizmin ikinci temel yasasına göre) ß=s(y)/g olduğuna göre, ɑ=r*[s(y)/g]=s(y)*(r/g). Sermayenin getirisinin (rnin) büyüme zına itliği (r/g=1), ɑ=s(y) koşulunda gerçekleşir. Bu, hem milli gelirdeki sermaye payının, milli gelirdeki tasarruf orana; hem de kâr oranının yüme zına eşitlenerek sabit kalğı bir dengeli yüme halidir (s.652, n.41).[6]
Bu açıklama tarzına, dünya çapında emek ve sermaye stoklarının tam kullanıldığı; dolayısıyla tam çalışmanın süreklilm olduğu zgün (ve durağan) hal içeren bir neo-klasik yüme modelini yakıştırarak eleştirmek[7] bence gereksizdir. İktisat formasyonunun tek kaynağını olturan neo-klasik öğretinin izleri burada da varr; ama Piketty, bir kez daha işine yaramayan kuramla değil, görgül bulgularla ilgilenmektedir; o kadar
Nitekim, neo-klasik “düzgün büyüme modelinin” anlatımını, modelin geçersizliğini ileri süren ifadeler izliyor: Sermaye sahipleri niçin [tamı tamına] bu miktarda sermaye biriktirmeyi yeğlesinler?... Gelecek kuşaklara ne düzeyde [varlık] devredileceği sorunu karmaşıktır ve hiçbir matematiksel formül, bu sorunu çözemez.” (ss.564-565) Böylece Piketty, bir kez daha, kuramsal önermeler yerine görgül bulgulara bakmayı yeğlem oluyor. Tarihsel bulgular ve “normal varsayımlar altında da, bir yandan s(kâr)*r>g ilişkisinin; diğer yandan da α>s(y) ilişkisinin geçerli olduğunu; ileride de geçerli olacağını düşünüyor.[8] Sonuç, hem sermaye/gelir katsayısının (ßnın); hem de milli gelirde sermaye payının (α’nın) zaman inde yükselmesi; başka bir ifadeyle sermayenin ekonomi üzerindeki gücünün kesintisiz artışıdır. Belli bir ikten sonra sermaye kendisini yeniden üretme ve üssel olarak biriktirme; müteşebbis [ise] bir rantiyeye dönüşme eğilimleri sterecektir.” (s.395)
Bu tür bir bölüşüm senaryosu, toplumları “kontrol dışına sürüklenen bir eşitsizlik sarmalına,… patlayıcı bir yörüngeye sürükleyecek;… çok etkili bir baskı sistemini veya aynı derecede güçlü bir ikna mekanizmasını” kaçınılmaz kılacaktır (s.439). Marx’ı, “milli gelirde sermaye payı[nın] sürekli olarak artması… ve istikrarlı bir sosyo-ekonomik ve politik denge[nin] imkânsızğı”na dayanan karanlık kehanetinin gerçekleşmemesi” nedeniyle eleştiren (s.9) Piketty, sonunda benzer karanlıkta” bir senaryo çizmiş olmaktadır.
V Önemli Bulgular, Eksik Yorumlar
21. Yüzyılda Kapital, kapitalizmin tarihini bölüşüm odak bir perspektifle incelemeyi üstleniyor. Genel-geçer kavramlardan oluşan göstergelerin tarihsel seyirlerinin ve bu bulgulardan türetilen genellemelerin önem taşıdığı bir kitap söz konusudur. Kullanılan veri tabanının zenginliği, bulgulara yük önem kazandırmıştır. Bu açıdan, kitabın katkılanı, sözü geçen bulgula gözden geçirerek değerlendirebiliriz. Önceki kesimlerde, Piketty’nin kavramlarının uygulanmasını tartışırken yer yer bu tür değerlendirmeler yaptım. Bunların tekrandan kınmaya çalışacağım.
“Sermayenin tarihi”ni iki bin yıl öncesine taşıyan Piketty’nin “antik çağ” bulgularını ciddiye almaktansa, son iki yüzyıl üzerinde durmayı yeğliyorum.
21. Yüzyılda Kapitalin Batı ekonomileri, dolayısıyla günümüz açısından olgun kapitalizm üzerinde odaklandığını hatırlatayım. Kitapta, son iki yüzyılın tüm bölüşüm göstergeleri, s ucu henüz tamamlanmamış olan U biçiminde bir hareketi ortaya koymaktadır. Sermaye/milli gelir oranı, sermaye ve emek gelirlerinin milli gelirdeki payları, emekçilere, sermayedarlara ve toplam nüfusa intikal eden en üst gelir dilimlerinin[9] payları, sermaye (servet) mülkiyetinin sermayedar, emekçi ve tüm hane halkları açısından (tekrar zirvedeki mülkiyet grupları üzerinde odaklanılarak) dağılımı, bölüşüm göstergelerinin en önemlilerini olturmaktadır.
Bu göstergelerin mü, erken kapitalizmle birlikte sermayenin göreli durumunda başlayan ilerlemenin, Fransa’da Belle Époque, Britanyada Victoria, ABDde ise Gilded Age (bazen “Soyguncu Baronlar”) nitelemeleri ile anılan bir zaman dilimi inde zirveye ultığını; bu durumun Birinci Dünya Harbi arifesine denk gelen bir tarihe (1910 civarına) kadar sürdüğünü ortaya koyuyor. Piketty’ye göre bu, kapitalizmin genel eğilimidir.
Ayrıca, genel olarak sermayenin göreli durumunun düzeldiği bütün zaman aralıklarında, sermaye mülkiyetinde, sermaye gelirlerinde ve emekçilerin gelir/mülkiyet dağılımlarında üst-dilimlerin payları artmaktadır. Emekçi gruplardaki bu değişimin, üst-yönetici gelirlerindeki ve orta sınıf konut mülkiyetindeki ilerlemelerle bağlantılı olduğu daha önce belirtildi. Dahası, zirvede yer alan grupların sermaye getiri oranları da yükselmektedir. Piketty, gelir ve veraset vergi kayıtlarına dayanan (ss.18-19) veri tabanının sözü geçen kutuplaşma derecesini, gerçek duruma göre hafiflettiğini de vurguluyor. Zira, gelir vergisi kaynakları, yüksek gelirleri sistematik olarak düşük göstermekte[10]; ayrıca “off-shore” vergi cennetlerine sığınan yüksek servet ve gelirler kapsanamamaktadır (ss.282-284, 294-295, 466).
Tarihsel ortamların belirleyiciliğine sık sık vurgu yapmasına rağmen, Piketty’nin son yüzyıla ilkin bulgularında önemli boşluklar vardır.
20. yüzyıl, sermayenin göreli durumunda iki dönem ortaya koyuyor: İki Dünya Savaşı’nı ve yük bunalımı, (Fransızların nitelemesiyle) şahane” bir otuz yıl (Trente Glorieuses) izlemiş; bu dönem, yüzyılın son çeyreğinde son bulmtur. Politik iktisat yazınında giderek yaygınlaşan bir gelenek, Trente Glorieusesü Altın Çağ”; bir anlamda “sermayenin vanşı”nı temsil eden ikinci dönemi ise neo-liberalizm terimlerini kullanarak incelemektedir. Bu incelemelerin büyük bir bölümünde, bölüşüm ilişkileri sınıfsal güç dengelerinin siyasete taşınması ve siyasi iktidarların aktif müdahaleleri sonunda biçimlenmtir.
Piketty, kitabının başında politik iktisat geleneğini benimsediğini ileri sürüyor. Bu nedenle, tüm dünyayı, öncelikle Ba toplumları etkilem olan bu iki dönemeci, bu geleneğin inde incelemesi beklenirdi. Bu beklenti gerçekleşmiyor. 21. Yüzyılda Kapitale göre, 20. yüzyılın bir bömü, sermayenin uzun dönemde güçlenme eğilimine karşı geçici bir istisnadır ve belirleyici etken, iki yük dünya savaşıdır: Gmişi büyük ölçüde silip atan ve eşitsizliğin yasını dönüştüren [şey] yirminci yüzyılın savaşlarıdır.(s.471). Sav nemlerinin, sermaye/gelir oranlarında dramatik bir düşme biçiminde ortaya çıkan katkısı, üçte iki veya rtte üç oranında sermayenin (binalar, fabrikalar, altyapı olarak) fiziksel yıkımı,… yabancı portylerin çöküşü ve çok düşük tasarruf oranları ile, [açıklanabilir.] Milliltirmeler gibi,.. varlık sahiplerinin ekonomik cünü geriletmeyi hedefleyen kısmen bilinçli bir politikaların etkisi ise” arka planda kalmıştır. (s.149).
Altın Ç dönüşümlerine bu dolay değinme dışında, tüm Batı coğrafyasında sınıflar-arası ekonomik ve politik dengeleri belirgin biçimde emek lehine dönüştüren (öncesi ve sonrası ile) 1968 çalkantılarını Piketty, sadece Fransaya özgü ve Charles de Gaulleün asgarî ücretleri artırması sonucunu veren tekil bir olay gibi ele almaktadır (s.289). Fransanın ötesine giden kısa bir gözlem ise, hiçbir şey açıklamayan bir geçiştirme” olarak görecektir: 1945-1975 döneminde Avrupa kucaklayan büyük coşku dalgası…, nüfusun yarısının ilk defa olarak ulusal sermayenin anlam bir bölümüne sahip olması ile ilgilidir” (s.350).
Altın Çağın sermaye/gelir oranlanı etkileyen bu özellikleri ve Fransaya özgü çalkantıları dışında, 20. yüzyılın münü etkileyen kurumsal, yapısal özellikler, Sosyal Devlet terimi aracığıyla ve bir hayli sıradan bir çerçeve içinde betimlenmektedir: Geçen zyıl inde maliyeci devletin büyümesi; özellikle sağlık, itim ve emeklilik alanlarındaki sosyal harcamaların milli gelirin yüzde 25-35ine ulması… sosyal bir devletin oluşumunu ifade eder.” (s.479) Piketty’ye göre bu model modern kapitalizmin yerleşik bir öğesidir; oluşumu Altın Çağın çok öncesine gitmektedir. Yeterince olgunlaşmıştır. “Sosyal devletin büyüklüğünde esaslı bir artış, ne gerçekçidir; ne de gereklidir.” (s.481)
Yirminci yüzyılın son 20-25 yılına damgasını vuran diğer yük (neo- liberal) dönüşüme de bakalım.
Nicel bulgular, özellikle Piketty’nin en kritik göstergesi olan K/Y oranındaki yükselme yazarı, bir anlamda ısrarla, 1980 dönemecini betimleyici veya çözümleyici bir perspektifle incelemeye davet etmektedir. “1980li ve 1990 llarda gayri menkul ve hisse senedi fiyatları, sav sonrası neme göre özel servetler için daha elverişli bir siyaset ortamı içinde zlandı;… sermaye/gelir oranlarının yükselmesini de pektirdi” (s.173). “Özel servetler için elverişli siyaset ortam’ı ise, sermayenin payındaki artışı hızlandıran tutucu bir devrimin başlangıcı” olarak nitelendirilen Thatcher ve Reaganın 1979-1980 seçim zaferlerine değinilerek geçiştiriliyor (s.42). Bu tutucu devrim Britanya ve ABD ile sınır görülecek; temel hedefleri, gündemi açıklanmayacak ve artan oran gelir vergilerinin büyük ölçüde son bulması dışında öğelerine, uzantılarına nadiren değinilecektir.
“Mamu ilân” olduğu in, biraz hicap duyarak hatırlatalım ki Piketty’nin vurguladığı vergi sistemlerindeki değiklik, neo-liberal dönüşümlerin sadece bir öğesidir. Bu adımın tamamlayıcıları olan kamu hizmetlerinin ticarilmesi, piyasalması, giderek artan oranlarda “kullanıcının ödediği bedeller” ile (fiyatlandılarak”) karşılanması; emek/sermaye ilkilerini gücü piyasalanı esnekleştirerek zenleme çabaları; bunların sonunda sendikalma oranlandaki dramatik aşınma; yaygın özelleştirme dalgalanın kamu işletmelerini adım adım tasfiyesi[11] kitapta göz ardı edilmtir.
Bu sınır perspektif, nya kapitalist sisteminin bütünü ve tüm öğelerini kucaklayan neo-liberal dönüşümün Piketty’nin terminolojisi içinde yer alması önlemiştir. Bunun yerini, sadece sermaye hareketlerinin hızlanması içinde tanımlanan bir reselleşme anlayışı almıştır. Kısmî bir eleştiri söz konusudur. Bir kere, sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, sermayenin emek karşısındaki pazarlık gücünü artıran bir etkendir (s.221). Ayrıca, “bir ülkenin büyük ölçüde yabancıların mülkiyetine geçmesi”, ağır politik istikrarsızklara yol açğı için sakıncadır. Küresel bir ekonomiye katılma kendiliğinden olumsuz bir şey değildir. Otarşi hiçbir zaman refah getirmemiştir… Ancak söz konusu kazançları serbest sermaye akımla değil; mal ve hizmetler için açık tutulan piyasalar sağlaştır (s.70-71, ayrıca bk s.193-194). Kitabın çeşitli yerlerinde neo-liberal reçetelerin çevre ekonomileri için temel önerilerinin başında yer alan, “serbest, rekabetçi dış ticaret rejimleri” savunulacak; korumacılıktan, milliyetçi tepkilerden sakınma uyarıları yer alacaktır (s.1, 471, 516, 523, 534).
Dünya çapında artan gücü karşısında finansal sermayeyi denetleme söz konusu olduğunda, piyasa-karşıtı ve devlet -karşı kamplardan ikisi de sadece kısmen haklıdır; yeni araçlar bulmak gereklidir” (s.474). Çinin uyguladığı “sermaye denetim yöntemleri”ne Piketty sempatiyle yaklaşmaktadır. Gelir eşitsizliklerinin azaltılması hedeflendiğinde, kamulaştırma ile artan-oranlı vergileme karşılaştırıldığında, ikinci seçenek, sosyal adaletle bireysel özgürkler arasında ideal bir uzlaşma temsil ettiği için” yeğlenmelidir (s.505).
21. Yüzyılda Kapitalin son bölümleri bu geleneksel yöntemi geltirerek canlandırma önerilerini içeriyor: Piketty, sermayenin dağılımındaki eşitsizlikleri, mülkiyet ilişkilerini hedefleyerek değil, vergileme yoluyla hafifletmeyi önerecektir. Veraset ve intikal vergilerinin artan oran ve etkili hale getirilmesi ilk öneridir. Piketty bir adım daha atacak ve tüm finansal ve reel varkla kapsamayı hedefleyen, artan oran bir net servet vergisini savunacaktır. Son aşama, sermaye üzerinde küresel bir vergi” önerisidir.
Piketty bunun ütopik bir fikir olduğunu kabul ediyor; ama olağanüstü bir iyimserlikle rdürüyor: Bu ideal çözüme adım adım yaklaşmak mümkündür.” Dolayısıyla niçin gerçekleşmesin?
***
Dünyanın halini beğenmeyen bir sosyal bilimci, mülk sahibine getiri sağlayan” (arğa el koyma, onu paylaşma imkânı veren) tüm servet türlerini “sermaye” olarak adlandırmış; getirinin kendisini “sermaye geliri”, ikisi arasındaki oranı getiri oranı” diye kavramlaştırmış; emek ve “emek geliri” de karşıt kavramları oluşturmuş.
Bu terimleri cari piyasa fiyatları üzerinden öülebilecek biçimde tanımlamış; gm kaynakları tarayarak, sınıflayarak iki bin yıllık zaman serileri olturmuş; bu uzun zaman aralığını emek/sermaye karşıtlığı perspektifi içinde incelemeye kalkışmış; bu karşıtğı temsil eden oranlar kullanmış. Ne var ki, getiri sağlayan tüm servet rlerini Kapital olarak tanımladığı in, iki bin yıllık sınıflı toplumlar tarihinin münü kapitalizm olarak betimleme şaşkınlığına da sürüklenmiş.
Bildiği tek iktisat öğretisine başvurmuş; işe yaramadığını fark etmiş. Elindeki göstergelerden dönemsel, tarihsel genellemeler retmiş; bunların tartışılmasında, her neme damgasını vuran toplumsal, siyasal olaylardan, olgulardan yararlanmakla yetinmiş.
Bu bilgiler, son iki yüzyıla gildikçe özgünleşmekte; öğretici olmakta imiş. Araştırma gündemine çok daha yatkın olan kuramlara aşina olmadığı için ürettiği bulguların bir bölümünü israf etmiş. Kavramlarını ayıklayarak, yeniden sınıflayarak aydınlatıcı, devrimci bir eleştiriye ulaşma olanağı ortaya çıkmış; bu seçeneği reddetmveya fırsa kaçırmış.
Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapitalini ben yle okudum; değerlendirdim. Okudukça da (belki yazarına biraz haksızlık yaparak) Marx’ın kaba/bayağı iktisat okulu için söyledikleri akma geldi: Kaba iktisaı, nlük mübadele ilişkileri ile değer büyüklüklerinin doğrudan aynı şey olamayacağını aklına getiremez… İçsel bağlantıların açımı ile karşı karşıya gelince yük bir bul yapğını zanneder… ve rüntülere yapışık kalmaktan ve bunları nihaî [doğrular] olarak kabul etmekten gurur duyar. O zaman bilim ne e yarardı?”




[1] Akım olarak bu bağlantıyı Marksist değerlerle ifade edelim: K=(c+v); Kâr (artı değer)=s; Katma değer=s+v; kâr payı, böylece s/(s+v)=[s/(c+v)]*[(c+v)/(s+v)]; yani, kâr oranı ile sermaye/hasıla katsayısının çarpımına eşit olur. Piketty stoklara geçtiğinde, sermaye stokunu değişmez (sabit) sermaye (C) olarak kabul ediyor ve kâr oranı ve sermaye/hasıla katsayısını s/C ve C/(s+v) ifadelerine dönüştürmüş oluyor. Bir döneme ait akımlar içinde tanımlanan değerler düzleminden, geçmiş dönemlerin birikimi olan sabit sermaye stokuna geçildiğinde ölçüm birimi sorununa yukarıda değinildi.
[2] İki alt-kesimin başlıkları örnek verilebilir: “21. Yüzyılda Sermaye-Emek İkamesi: 1den Büyük Bir Esneklik” (s.220); “Geleneksel Tarımsal Toplumlar: 1den Küçük Bir Esneklik” (s.222)…
[3] Örneğin ücretler-arası eşitsizliğin emeğin marjinal verimlilik farklarıyla açıklanamayacağını açıkça ileri sürmektedir. (ss.330-332).
[4] Tinbergenin 1963-1967 Türkiye ekonomisi için öngördüğü 2,6’lık sermaye/hasıla (ß) katsayısı ve plan modelindeki yeri için bk. Ergun Türkcan (Hazırlayan), Attila Sönmez’e Armağan: Türkiye’de Planlamanın Yükselişi ve Çöküşü 1960-1980, Bilgi Üniversitesi Yayını, İstanbul, s.303.
[5] Daha ileride bir dipnotta bu ifade çok daha kesinleştiriliyor: “Bilinen bütün toplumlarda sermayenin ortalama getirisi büyüme hızından büyüktür.” (s.652, n.42.)
[6] Bu dipnotta bir dizin hatası var: “r=g ise ɑ=s” yerine, “r=g ise ɑ=r” yazılmıştır.
[7] Bu doğrultuda iki eleştiriye işaret edeyim: Prabhat Patnaik, “Capitalism, Inequality and Globalization: Thomas Pikettys “Capital in the Twenty-First Century”, networkideas.org, 18.7.2014 ve Lance Taylor, “The Triumph of the Rentier? Thomas Piketty vs. Luigi Pasinetti and John Maynard Keynes” Institute for New Economic Thinking, May 2014. Bu iktisatçılar, Piketty’yi, Marx’ı, Keynes’i, Kalecki’yi ve Pasinetti’yi dikkate almadığı (daha açıkçası, bilmediği) için eleştirmektedir.
[8] Piketty’nin Batı ekonomilerinin 1970-2010 dönemi için verdiği (s.174) ortalamalar (s=0,112; r=0,04; g=0,024), sermaye gelirlerinin (kârların) milli gelirdeki payını yüzde 18,7 olarak belirliyor. (α=s*r/g) Bunu, Piketty’nin 2010-2100 dönemi için en olası gördüğü öngörüleri ile (r için 0,041 veya 0,05; g için 0,017; s için 0,1) karşılaştırırsak (Şekil 10.11, 11.6 ve 11.7, ss.357, 399, 402) milli gelirde kâr payı yüzde 24,1 veya 29,4’e yükseliyor. Büyüme yüzde 1’e düştüğünde kâr payı yüzde 50 oluyor.
[9] Piketty’nin tablolarında gelir dilimlerinin toplam gelirden elde ettiği paylar, genellikle en üst yüzde onluk gruptan başlıyor ve (zaman zaman) en üst on binde bir’lik gruba kadar yürütülüyor.
[10] Elli yıl önceki bir çalışmada, gelir vergisi istatistiklerinden türetilen kişisel gelir dağılımı tablolarının eşitsizlikleri sistematik olarak eksik yansıttığı; ayrıca da vergi yasa ve uygulamalarındaki değişikliklerin, dağılımların seyrini de bozduğu ayrıntılı bir biçimde tartışılmıştı. (Korkut Boratav, Kamu Maliyesi ve Gelir Dağılımı, Ankara 1965, SBF Yayını, Bölüm I.) Piketty’nin iki yüzyıla uzanan verilerinin bu bozucu etkilerden arındırılmadığı açıktır.
[11] Doğu ve Batı Avrupa’daki özelleştirmelere, özel sermaye/milli gelir oranlarını yükseltici etkileri açısından değinilmektedir (ss.173, 184, 186).

Hiç yorum yok: