“21. Yüzyılda Kapital” Üzerine Notlar: Birinci Bölüm

“21. Yüzyılda Kapital[1] Üzerine Notlar
I Giriş
Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital başlık yapıtı 2013te Fransızca, 2014te İngilizce yayımlandı.[2] Fransa’da çok fazla ilgi doğurmayan kitap, ABD’nin iktisat çevrelerinde geniş (ve çoğunlukla) olumlu yankılarla karşıl; kısa süre içinde en çok satanlar listesine girdi.
Kitabın Amerikan iktisaılanın önemli bir bölümü tarafından beğenilmesi, bazı bakımlardan şaşırtıcıdır. Taşıdığı yadırgatıcı, aykırı öğeleri ve bunlara rmen beğenilme nedenlerini ayrıca tartışmak ilginç olacaktır.[3]
Piketty, kapitalizmin bölüşüm sorunsalını tarihsel olarak incelemeyi hedefliyor. Kitabın başğı (büyük harflerle KATAL), açıkça ve herhalde bilinçli olarak Marxın byapıtını çağştıyor; Das Kapital’in 21. yüzyıl olguları açısından güncelleştirilmesi veya eleştirilmesi gündemini akla getiriyor.
Kitabın bında, bu ilk izlenimi doğrulayacak özellikler vardır: Marx gibi, Piketty de bölüşümü, sınıfsal karşıtlıklardan hareketle inceleyeceğini belirtiyor: Üretimden elde edilen gelirin emek ile sermaye arasında nal paylaşılacağı, bölüşüm çatışmasının özünde yer alır.” (s.1)[4] Hane halkı gelirleriyle ilgili çokluk dağılımlarının incelenmesi önemlidir; ancak, Gini katsayısı veya yüzde onluk gruplar-arası oranlar gibi bütüncül eşitsizlik ölçütlerinin ötesine gitmek koşuluyla… Bu yetersizliğin aşılması için, dağılımın zirvesi, “en üst yüzde bir, binde bir, on binde bir” dilimleri üzerinde odaklanılarak incelenmeli ve her gelir grubunun sosyo-ekonomik özellikleri mümkün mertebe belirlenmelidir.
Bu tür bir gündemin gerektirdiği veri tabanının oluşturulmasında Thomas Piketty’nin doğrudan doğruya katkısı olmtur: Paris İktisat Okulu’nun 2005te kurucu başkanı olan Piketty, okulun bünyesinde The World Top Incomes Database[5] (Dünya Üst Gelirleri Veri-tabanı) oluşmasına önlük yapmıştır.[6] Kitap, uzun dönemle ilgilenmekte;[7] servet ve gelir dağılımına ilkin nicel bulgular, yük ölçüde, (Fransa ve Britanya in birk yüzyıl geriye giden) bu veri bankasının kaynaklarına dayanmaktadır. Uygun sınıflamalar yapıldıktan sonra bulguların (büyük ölçüde oranlar biçiminde) basit zaman serileri olarak tablolarda, grafiklerde sunulmasıyla yetinilmekte; Anglo-Sakson iktisadının ekonometri tutkunluğundan uzak durulmakta; ileride açıklayacağım gibi, tanımsal veya görgül genellemeleri özetleyen birkaç denklem dışında matematiksel ifadeler, modeller kullanılmamaktadır.[8]
Yazar, medya belgelerine, resmî olmayan istatistiklere (örneğin Forbesin dünya zenginleri sıralamasına); klasik politik iktisadın eski bir geleneğini sürdürerek tarihsel, sosyolojik kaynaklara ve edebî metinlere, filmlere, TV dizilerine bolca başvurmaktadır.
Bu öğeleriyle radikal ve “politik iktisat geleneğini izleyen bir araştırma gündemi içeren 21. Yüzyılda Kapital, kuramsal tabanı açısından (ileride tartışacağım gibi) ana-akım iktisadının; politika hedefleri açısından da reformist bir gündemin sınırları içinde kalmaya özen göstermektedir: Sosyal eşitsizlikler hak edildiği sürece bir sorun olmadığı için doğrudan doğruya eşitsizlikleri veya kapitalizmi kölemek beni ilgilendirmiyor… Tam aksine,… adil bir toplumsal düzeni hayata geçirecek en uygun kurum ve politikalara… katkı yapmak ile ilgileniyorum.” (s.31)
Thomas Piketty, ylece, ana-akım Anglo-Sakson iktisadına ters düşebilen radikal bir araştırma gündemini, zen-dışı bir yörüngeye taşımayacağını erkence belirterek bu akımın liberal sol kanadı ile bir köprü oluşturdu. Nobel öl Krugman ve Stiglitzten Financial Times yazarı Martin Wolf’a kadar uzanan geniş bir iktisatçılar yelpazesi tarafından benimsendi; hararetle savunuldu.
II Marx ve Piketty
Blığı ve araştırma gündemi, Piketty’nin Marx ile ilişkilerinin incelenmesini zorunlu kılıyor. Kapitalizmi sınıf karşıtklana dayalı bir bölüşüm perspektifi içinde inceleyerek reformizm (veya revizyonizm[9]) yörüngesine yerleştiren Marksist örnekler var olduğuna göre 21. Yüzyılda Kapital de bu türün bir örneği midir?
Nitekim Piketty, Marx’a ilk olarak kitabının başında, onu Simon Kuznets ile karşılaştırarak referans vermektedir: Servet dın uzun dönemde evrimi üzerinde gerçekten ne biliyoruz? 19. yüzlda Karl Marxın inandığı gibi özel sermaye birikimi kaçınılmaz olarak servetin giderek daha fazla yoğunlaşmasına mı yol açacaktır? Veya 20. yüzyılda Simon Kuznetsin düşündüğü gibi, gelişimin ileri aşamalarında, yümenin, rekabetin ve teknik ilerlemenin dengeleyici güçleri, eşitsizliğin azalmana ve sınıflar arasında ahengin artmasına mı yol açacaktır?” (s.1)
Piketty kitabının sonraki bölümlerinde bu iki öngörü açısından Marxın büyük ölçüde hak çıkğı ortaya koyacaktır; ancak bu bulgularında tekrar Marx’a referans vermeden Tam aksine, bu başlangıçtan sonra 21. Yüzyılda Kapital, Marxa ve takipçilerine nadiren (ve çoğu kez eltirerek) değinecektir.
Azî değinmeler dışında, kitabın özel olarak Marx’a ayrılmış iki kısa (toplam 6 sayfalık) alt-kesimi var. Buralarda yazarın değerlendirmeleri üçe ayrılabilir: Marxın kuramsal önermeleri, öngörüleri ve verileri
Pikettyye göre Marx kapitalist sistemin iç çelkilerini incelerken, “sermayenin sınırsız birikimi… [ve bu recin] kaçınılmaz sonucu olarak kâr oranının düşmesi” üzerinde odaklanmıştır ve her iki konuda da yanılmıştır. Bunlara, sermayenin artan yoğunlaşması” (Marxın yeğlediği terime göre “merkezîleşmesi”) öğesini de ekliyor (s.9, 228).
Marx’a atfedilen bu önermelerin kapsağı alan, 21. Yüzyılda Kapital’in araştırma gündemi ile de yük ölçüde örtüşmektedir. Özellikle “sınırsız sermaye birikimi” önermesinin Marxtan çok Pikettyye damgasını vurduğu söylenmelidir.
Yazar, Marx’a atfettiği yaklaşımın ilginç ön-seziler erdiğini (s.52); günümüz in bazı bamlardan geçerli olduğunu kabul ediyor; ancak teknolojik gelme, nüfus ve emek verimi artışları içermediği için eksik olduğunu ileri süyor. (s.10, 228, 565). Piketty’ye göre Marx’ta (ve 20. yüzyılın ortalarına kadar tüm iktisatçılarda) yer alan büyüme anlayışı, yapısal büyüme” kavramını ermediği in yetersizdir. Bu kavramla Piketty’nin anladığı şey, sabit bir miktar emek ve sermaye ile gerçekleşen bizatihi verim [artışı]dır. (s.228) Bu çapraşık ifadenin yaygın iktisat dilindeki karşığı, “toplam faktör verimliliğidir.
Marx’ta verim kavramı, merkezi bir yer kaplamaktadır; ancak, emek-değer kuramı inde, bu kategori “emeğin” (veya işgücünün”) verimi olarak yorumlanacaktır. Üstelik, kapitalizmin bu çerçeve içinde Marksist araçlarla çözümlenmesi, (Piketty’nin terimlerini kullanırsak) verimlilikte rekli ve kalıcı bir büyüme” sürecinin uzantılanı, sonuçla ermektedir. Durum böyle iken, Marx, verimde örtülü olarak sıfır büyüme varsayar” savı (s.565) ciddiye alınamaz. Eleştirilen husus toplam faktör verimliliği kavramının yokluğu” ise, Marx’ın sistematiği inde bu kavrama elbette yer yoktur. Ne var ki, bu yokluk”, ancak değer kuramı tartışmaları içinde tartışılabilir ve 21. Yüzyılda Kapital bu tartışmalara değinmemekte; hatta kitapta değer”, bir kavram olarak yer almamaktadır.
Marx ve izleyicileri için, demografi, göç ve yedek emek ordusu öğelerinin bileşkesi olan gücü arzı”nın varlığı, yeniden oluşumu, sermaye birikimi ve krizlerle birlikte, kapitalizm çözümlemesinin merkezinde yer alır. Dahası, sermaye birikiminin sektörler arası dağılımının (Das Kapital, Cilt II, Bölüm XX ve XXI), ulusal zlemde verim üzerindeki etkileri de Marksist iktisadın ilgi alanı içindedir. Bu çerçevenin tek bir öğesini diğerlerinden soyutlayarak ve baları için yapay sınır değerleri varsayarak olturulan senaryoları Marx’a atfetmek kabul edilemez.
İleride tartışılacağı üzere, sermayenin getiri oranı, kitabın temel kavramlarından biridir; kâr oranı ile eş-anlam değildir. 21. Yüzyılda Kapital, Marx’a atfedilen “sermayenin sınırsız birikimi” savının son tahlildeki sonucunu, sermayenin getirisinin sıfıra yaklaşması” olarak yorumluyor; kâr oranının düşme eğilimi” sorunsa ile karıştıyor.
Bu konu doğrudan doğruya Das Kapitalde (Cilt III, Bölüm III’te) Kâr Oranının Düşme ilimi Yasası” başğı altında ele alınmış; bu eğilimi hem belirleyen; hem de frenleyen etkenler Marx ve izleyicileri tarafından kuramsal, olgusal zlemlerde devam incelenmtir. Bunlar, kâr oranındaki hareketleri, sermaye birikimi süreci inde inceler; teknik/teknolojik değimlerin ve bunla yansıtan sermayenin organik bileşimindeki yükselmenin” emek verimi ve (yukarıda değinilen gücü arzı hareketlerini de dikkate alarak) artı-değer üzerindeki etkilerine bağlar. 21. Yüzyılda Kapital bu bulgulardan[10] ve tartışmalardan habersiz görünmektedir.
Marx, öngörülerinin gerliliği açısından da eleştirilmektedir. Temel eleştiri, kapitalizmin çöküş öngörüsü” üzerinde odaklanıyor. Sermayenin getirisinin sürekli aşınma, kapitalistler arası şiddetli çatışmalara yol açacak veya… milli gelirde sermaye payı sürekli olarak artacak ve işçileri isyan için birleştirecektir. Her iki durumda da istikrarlı bir sosyo-ekonomik ve politik denge mümkün dildir” (s.9). Piketty, Marx’ın bu karanlık kehanetinin gerçeklmediğini, bir yandan Marx’a ait olmayan mutlak yoksullaşma” öngörüsüne kayarak; bir yandan da Ba kapitalizminin devrimci dönüşümlerin dışında kalmış olması klişesini tekrarlayarak açıklıyor.[11]
Marx’a atfedilen ekonomik-politik öngörüler ve bunların geçerliliği ile ilgili eleştiriler bu sıradan, beylik öğelerden oluşmaktadır.
Son olarak, Das Kapitalin yazıldığı dönemi de içeren çok zengin bir veri bankası oluşturmanın özgüveni inde Thomas Piketty, Marxı çağının verilerini müyle taramamış olması nedeniyle de eleştiriyor: Marx, var olan en iyi istatistiklerden yaranmaya çaştı; ama bunu izlenimsel bir biçimde yaptı… Britanya’daki sermaye stokuna ilişkin tahmin çabalarına dinmedi…; milli muhasebe çalışmala zden kırdı.” (s.10, 230, 580,n.8)
Piketty’nin Marx eltirisinin ciddiye alınabilecek tek öğesi belki bu ifadelerde yer ayor; bu konunun ayrıca tartışılması gerekir. Ne var ki, benzer ve daha da ciddi bir eleştiriyi Piketty’ye de yöneltmek hak olacaktır: Kapak tasamından başlayarak yukarıda aktarğım ilk paragrafına kadar Marx’ı çağştıran; yer yer de bu düşünürü tartışan, eleştiren Piketty, kendisiyle çağdaş olan; 21. Yüzyılda Kapital’in kapsadığı alanda çalışan, katkı yapan ve Marksist geleneği izleyen yazarla ne kadar izlemiş; değerlendirmiştir?[12]
Dahası da var: 21. Yüzyılda Kapital’de Marx üzerine yazılanları, Das Kapitaldaki iktisat analizine ve sonraki Marksist iktisatçıların katkılarına bakarak değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç açıktır: Thomas Piketty’nin Marksizm ile aşinalığı, kulaktan dolma”dır. Ayrıca, bu hususu, açıkça kendisi de kabul etmektedir.[13]
John Weeks, 21. Yüzyılda Kapital’i Marksist olmadığı için” eleştiren Marksistleri, ateist olmadığı in Papadan yakınanlara” benzeterek haksız buluyor.[14] Elbette, herhangi bir sosyal bilimcinin, kapitalizmin bünyesinden kaynaklanan emek/sermaye karşıtğını ve bu sınıfsal kutuplaşmanın zorunlu sonucu olan eşitsizlikleri Marx’a referans vermeden incelemeye hakkı varr. Piketty de yapının büyük bölümünde bunu yapmaktadır. Ne var ki, iddialı başlığı bir yana, yukarıda da açıkladığım gibi, Piketty kitabının gündemini doğrudan doğruya Marx’tan hareket ederek sunmakta ve sonra da ona dönmektedir.
Sorun, yazarın Marksist olmamasından değil, bu konudaki eleştiri ve değerlendirmeleri Marx’ı incelemeden yapmış olmasından (ve buna bağlı hatalardan) kaynaklanıyor.
III Kavramlar, tanımlar
21. Yüzyılda Kapital, oldukça basit bir iktisat yapısı üzerine inşa edilmtir: Önce sermaye ve emek; sonra da bu iki temel kategorinin bölüşüm türevlerini temsil eden sermaye gelirleri ve emek gelirleri, ölçülebilir kavramlar olarak tanımlanır. “Gelirler bu iki gelir türünden oluşur; bunların toplamını veren bir milli gelir tanımı da zorunludur (ss.18, 45).
Kitabın nicel bulguları, bu kategorilerin ve onla oluşturan öğelerin zaman serilerinin fark oranlar içinde karşıltırılmasından oluşur. Uzun dönemli, zengin bir veri tabanından türetilen göstergelerden nemsel, tarihsel genellemelere ulaşılır.
Sermaye
Kitabın ana konusu olan KAPİTAL, yani sermaye, şöyle tamlanıyor: “Bu kitapta sermaye, sahiplenilebilen ve herhangi bir piyasada mübadele edilebilen, her türden insanî olmayan varlıkların toplamı olarak tanımlanmaktadır… Sermaye, (konutlar dahil) her tür taşınamazları, ayrıca firmalar ve devlet kurumla tarafından kullanılabilen finansal ve profesyonel sermayeyi (tesisleri, altyapıyı, makineleri, patentleri, vesaire) içerir.” (s.46)[15] Tanım, daha sonra, iki eklenti ile tamamlanıyor: İnsanî sermaye”, bu kavramlaştırmaya dahil değildir ve borçlardan arındırılmış net varlıklar dikkate alınmaktadır.
İçeriği bir yana, Fransız geleneğinden gelen bir sosyal bilimcinin tanımındaki gevşeklik dikkat çekicidir: Tanımlanan öğe tamın inde yer alıyor: Sermaye,… profesyonel ve finansal sermayeyi… içerir.
Daha da önemlisi, piyasa fiyatı olan (mülkiyet konusu olabilen) tüm varlık türlerini içeren bir “sermaye” tanımı, aslında “servet” için geçerlidir. Kitabın başğında ve içeriğinde, sermaye zcüğünün servet olarak değtirilmesi gerekirdi.[16]
Piketty’nin sermaye tanımı, hem neo-klasik, hem de Marksist iktisadın ay terime yükledikleri anlam ile uymaz. Neo-klasik “düzeltmeyi” Robert Solow yapıyor: Pikettyservet ile ‘sermaye’yi birbiri yerine kullayor… Birey ve kurumları tüm varklarının değeri toplanır; borç toplamları çıkalır. Piyasa fiyatları [kullanılır]. Sonuç, net varlık veya servettir. Farklı… bir anlam taşıyan sermaye’ ise, fabrika, makine, bilgisayar, yeri binaları, veya (“konut hizmeti üreten”) konutlar biçiminde, üretim recinin asli bir girdisi olan üretim fakrüdür.”[17] Neo-klasik kuramın, ekonominin tümü için geçerli olan bir üretim faktörü olarak sermaye kavramı ile ilgili sorunların Piketty’ye yansımasına ileride döneceğim.
Das Kapitaldeki sermaye ise, öncelikle, kendi karşıtı olan işgücü ile kapitalizme özgü bir ilişki (“artı-değer ilkisi) inde tamlanabilecek bir kavram olduğu in 21. Yüzyılda Kapitalden ayrılır. Piketty’de sermaye, kapitalizme özgü niteliğinden arındırılmıştır.
James K. Galbraithin ifadesiyle, Piketty’nin sermayesi, ne “Marx’ın kullandığı anlamda sermayedir; ne de neo-klasik… modelde bir üretim fakrü işlevi ren fiziksel sermayedir… Taşınamaz ve finansal varlıkların değerlendirilm [toplamıdır].[18]
Bu temel fark bir yana, Piketty’nin kapitalist dönemler için yapğı sermaye (servet) hesaplamaları ile, Das Kapitalde değmez ve değken sermayelerin toplamından oluşan bir sermaye ölçümü arasında da kavramsal bir uyumsuzluk vardır. Marx’gil bir ölçüm, ister değer (emek-zamanı), ister “üretim fiyatları” ile yapılsın[19], Piketty’nin “sermaye” kategorisi ile ilkilendirilemez. Zira, Marx’ın hesaplamasında sermaye, üretim nemi içinde kullanan bir akımdır; dolayısıyla sabit sermaye stokunun, cari üretim değerine intikal eden öğelerini (aşınma payını), ara-malları ve verenin “ücret” (“işgücünün değeri”) için tahsis ettiği değken sermayeyi içerir. Bu, Pikettyde olduğu gibi, piyasa fiyatlarından oluşan servet stoku toplamından tanım gereği farklıdır.
Üretken sekrlerdeki üretim arlarının stok değerlerinin (gmiş emek-zamanı ile) hesaplanması mümkündür; ancak, Marx’ın çözümlemesi içinde ön planda yer almaz. Zira, Das Kapital, Cilt Ideki soyutlama düzleminin ötesine geçildiğinde, kapitalist mülkiyet üretken sektörlerin şına taşar; artı değeri paylaşan finans ve ticaret sermayesi ile bütünleşir. Bu açıdan, sadece üretken sektörlerin kontrolündeki sermaye stokunun hesaplanması, kapitalizmin bünyesindeki mülkiyet yapısının betimlenmesi ısından yetersiz, eksik kalır.
Soyutlama zlemi bir hayli aşağı çekilm bir kapitalizm betimlemesi, kapitalist mülkiyetin tüm rlerini; en geniş anlamdaki sermayenin alt-öğelerini kapsayan ve ayrıştıran bir çerçeveye ulaşmayı hedefleyebilir. Bu tür bir çerçeve ile Piketty’nin sermaye hesaplaması arasında paralellikler kurulabilir mi? Fark bir ifadeyle, Piketty’nin kapitalist ekonomilere özgü hesaplamasından, en genel anlamıyla üretken, finansal ve ticari sermayenin; ayrıca, gelir getiren toprak ve diğer taşınamaz varlık mülkiyetlerinin kümüne ve toplamına ulaşılabilir mi?
Böyle bir sınıflama, birltirme, toplama çabası, kanımca, anlamlı olabilir. Ancak, bunun için tanım, kapsam ve ölçüm sorunlarının aşılması gerekir.
Piketty, tanımında, (“makineler…” gibi) üretken, sabit sermaye ile, bunların hisse değeri karşıklanı da erebilecek olan finansal sermaye”yi ay ay sayıyor. İkili sayma” sorunlarının giderilmesi ve “hangi fiyatlar?” sorusunun yanıtlanması gerekir.[20]
Cari piyasa fiyatlarından türetilen sermayenin toplam değeri”, sabit fiyatlara dönüştürülmeli mi? Piketty’ye göre, enflasyon oranı ile yapılacak bir indirgeme hatalıdır; zira, özel servetlerin en azından dörtte üçü, hisse senetleri ve taşınamazlar gibi reel varlıklardan oluşur. Bunlar, reel ekonomik faaliyetlerle bağlantılıdır; ortalama varlık fiyatları ise tüketim fiyatla ile aynı tempoda yükselme ilimi sterir Uzun dönemde fiyat dalgalanmalarının birbirini dengelediği varsayılabilir.” (ss. 210, 452-453, 169).
Bu yaklaşım, enflasyonun aşındırğı servet rlerini banka mevduatı ve devlet tahvilleri ile sınırlı görüyor. Özel servet stokunu oluşturan kâğıttan (“menkul”) ve reel varlıkların fiyat hareketleri ile geliri milli gelir deflatönün paralel seyredeceği varsayımı, kapitalizmin geçm ve güncel gerilimlerinin çözümlenmesinde hatalara yol ar. 21. Yüzyılda Kapital in büyük önem taşıyan (ve ileride tartışacağım) bir bağlantı sermaye stoku (K) ile milli gelir (Y) arasındaki orandır. Bu oranın payı (K) ile paydası (Y) için fiyat hareketleri fark tempolarda seyrederse, reel etkenler temel belirleyici olmaktan çıkabilecektir. Gerçekte de, 1945’i izleyen otuz yıllık nemde, milli gelir deflarlerinin finansal varlık fiyat hareketlerini aşmış olması, bu dönemde K/Ynin gerilemesinde belirleyici rol oynamış olmalıdır. Keza, 2008 krizine katkı yapmış olduğu yaygın kabul gören finansal balonlaşma”, varlık fiyatlarının, milli geliri oluşturan öğelerdeki fiyat hareketlerinin çok üzerinde seyretmesiyle olmtur. “Kısa nem sınını an bu ayrışmaların ihmali, kapitalizmi yapısal olarak da etkileyen kimi dönüşümleri kavrayamayacaktır.
21. Yüzyılda Kapitalde sistematik olmayan bir ayrıma göre, sermaye, birikim, miras veya el koyma yollarıyla edinilebilir. Fransa, Afrika, Katar ve Rusyadan çeşitli el koyma” örnekleri verildikten sonra ilginç bir terminoloji kullanıyor: Özel mülkiyet, bazı insanların düşündüğü kadar kutsal değildir… Sermayenin getirisi çoğu kez içe girm bir biçimde, müteşebbis emeğini…, sadece talihi ve açıkça hırzlık öğelerini içerir.” (s.446).
El koyma/sermaye birikimi aymı buraya adeta tesadüfî” olarak girmgörünüyor ve geliştirilmiyor. Piyasa fiyatlarının olmadığı veya fiyat mekanizmasının aksadığı kamusal varkların çeşitli el koyma” yöntemleriyle özel sermayeye dönüşmesi; özel (hatta toplam) sermaye stokunun ylece şişkinleşmesi; giderek gelir akımlarına sermaye geliri olarak taşınması… Bu süreç, son otuz yıl boyunca Batıda (ve Türkiyede) oluşan böşüm dinamiklerinin (ve bu arada yükselen K/Y oranlanın) önemli bir boyutudur. Piketty, aralağı bir kapıyı sonuna kadar açmaktan adeta çekinmtir.
21. Yüzyılda Kapital, bu sorunları sermaye terimi üzerinde ısrar ederek inceledikçe, tüm ekonomiyi kapsayan bir üretim fonksiyonu anlayışına geçm oluyor ve bütüncül sabit sermaye stokunun tanımlanması ve ölçümü” sorununun göbeğine saplayor. Yazar, elli yıl öncesinin sermaye kuramı polemiğine (“Cambridge tartışmaları”na) değiniyor; ancak tartışmaların temel konusunu, Harrodun “bıçak sırtı” sorunsa ile karıştıyor. (s.231). Doğrudan ölçüm sorunu söz konusu olduğunda ise, kaçak güreşiyor: Sermayeyi fiyatlamak çok güçtür… [Bu] fiyat, daima her toplumun mülkiyet anlayışını yansıtır; özellikle sermaye sahibi olanlarla olmayanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen politikalara, kurumlara bağdır.(ss.171, 188)
Kapsamla ilgili birk soruna da değinelim. Piketty’nin sermaye” toplamı, konut mülkiyeti ile yapay bir kıtlık rantından oluşan patentleri (ayrıca içeriği belirsiz vesaireyi) erdiği için, yukarıda değindiğim, kapitalist mülkiyetin tüm rlerini hedefleyen bir kapsamdan farkdır ve daha geniştir. Batı ekonomilerinde toplam “sermaye” inde, ncelikle konutlardan oluşan) kisel taşınamaz mülkiyet payının, ulusal sermaye toplamı içinde yüzde 50ye ulaşğı belirlendiğine göre[21], bu kategorinin hesaplamaya katılıp kalmaması önem taşıyacaktır.
Piketty’nin tabloları, yük ölçüde özel sermaye topla ve öğelerinden oluşmaktadır. Devlet tahvilleri yer almalı mıdır? Piketty’nin açıklamalarına göz atam: Bir devlet tahvili, nüfusun, faiz elde eden bir bölümünün, vergi ödeyen bir başka lümü üzerindeki talebinden ibarettir; bu nedenle özel sermayeye dahil edilmeli; ulusal sermayeden dışlanmalır.” (s.114) Özel sektör için bir varlık; kamu sektö için bir yükümlülük olan devlet borcu, net olarak sıfır olur.” (s.119) “Gelişmiş ülkelerin çoğunda kamusal servet şimdilerde çok küçükr; hatta kamu borcu, kamu varlıklarını aşğı durumlarda negatiftir.(s.48).
Bu açıklamalar sonunda, (pek çoğu piyasa fiyatı tımayan) kamusal varlıklar; özel sektörün elindeki devlet borç senetleri ve (geleceğe ait) vergi yükümlülükleri arasında yapılacak mahsup” işlemleri belirsiz kalmakta; özel sermaye toplamının bir öğesi olarak devlet tahvillerinin 21. Yüzyılda Kapital’in tablolarında yer almadığı anlaşılmaktadır.
Sermayenin Gelirleri, Getirisi
Sermaye stoku tanımını sermaye gelirleri izleyecektir. Piketty bu gelir türlerini, r” ile ifade edilen bir orana dönüştürmeyi yeğliyor: Sermayenin getiri oranı, hukukî biçimi ne olursa olsun bir yıl boyunca kârlar, kiralar, temettüler, faiz, patent bedeli, sermaye değer artışı ve diğer sermaye gelirlerinin sermayenin toplam değerinin… yüzdesidir.” (s.25, 52). Burada bir sermaye geliri tanımı yoktur; çeşitli gelir rlerini eren bir sıralama vardır.
Sermaye teriminin, yukarıda belirtildiği gibi, tarih-dışı “servetkategorisi yerine kullanılması, sermayenin getirisini de kapitalizme özgü bir kavram olmaktan çıkarıyor. Piketty, bu getiriyi 2000 yıl öncesinden başlayarak inceliyor; hesaplıyor; kölelik dönemini, feodalizmin erken ve g aşamalarını; genç kapitalizmi kapsayarak günümüze getiriyor; 21. yüzyıl tahminlerine taşıyor[22] ve genelleştiriliyor: İnsanlık tarihinin en büyük bölümü boyunca… sermayenin getiri oranı, hasılanın (ve gelirin) büme oranı en azından on veya yirmi misli aşmıştır… Sermayenin.. uzun dönemli getirisinin medyanı yüzde 4-5tir ve bu geleneksel tarım toplumlarının çoğunda toprağın getirisine eşittir” (s.353). Böylece Ortaçağ Avrupası’nın saf feodal rantı, sermaye getirisinin doğrudan doğruya kendisi olarak anlaşılmış olmaktadır.
Kapitalist üretim biçimi ile organik bir bağı olmayan; kölelikten çağdaş dev şirket varlıklarına kadar uzanan bir sermaye kavramı ve kölenin net katkısından temettülere, hisse senedi satışlarından sağlana değer artışlarına kadar uzanan bir sermaye getirisi hesaplaması Kavram kargaşasını karikatürleştirebiliriz veya (Piketty’nin gündemini çok aşan) bir yorumla, sınıf toplumlar için genel bir artı-emek hesaplama çabası olarak kısmen ciddiye alabiliriz. En doğrusu, Piketty’nin kitabını, bulgularını ve kavramlarını kapitalizmin son iki yüzyılı ve bugünü için gerli kabul ederek okumaktır.
Doğrudan doğruya tanıma gittiğimizde açıktır ki, 21. Yüzyılda Kapital’de sermayenin geliri, ay bir kavram değildir; birbiriyle bağlantıları belirsiz kalemlerin toplamından ibarettir. Bu yaklaşım, sermayeye intikal eden gelir akımını, bir bölüşüm kuramının başlangıç noktasına yerleştiren ve değer, ark, artı-değer, kâr, kâr marjı, mark-up oranı gibi bir kavramlaştırmaya bağlayan Marx’gil ve neo-Keynes’gil iktisattan farklıdır. Piketty, bölüşümün bu temel öğesini, kuramsal değil, görgül (ampirik) bir derleme içinde tanımlanmıştır. Benjamin Selwyn’in yorumu ile, Piketty’nin açıklaması, sermayenin ve emeğin ödentileri yapıldıktan sonra başlar. Marx ise, bir adım önce, üretim sürecinin içinden başlar”.[23]
Kavramlardan ölçümlere geçelim. Cari fiyatlar “dünyası” inde ölçülen Marxgil (veya neo-Keynes’gil) gayri safi kâr ve kâr oranları ile Piketty’nin “sermaye geliri” ve rsi, görgül olarak çakışabilir mi? Das Kapitalin III. cildinde gayri safi kârın, toprak, ticaret, finans sermayelerinin paylana ayrıştırılması incelenmtir. Hepsi burjuvazinin (en gen anlamda “sermaye”nin) katmanlarına intikal eden gelir akımlarını oluşturur. Piketty’nin yukarıdaki sıralamasında yer alan ilk rt kalem (kârlar, kiralar, temettüler, faiz) Marx’ın gayri safi kârın ayrışması” çerçevesine kabaca uymaktadır.
Ancak, bu gevşek sıralama (“sermayeden elde edilen diğer gelirler gibi) önemli belirsizlikler içeriyor. Dahası, “sermaye değer artışı”, gerçeğe dönüşmem ise, “sermaye gelirleri" kategorisi, gelir akımı içermeyen bir öğe nedeniyle abartılmış olacaktır. Kendi evinde oturanlara atfedilen itibarî kira” gelirlerinin “sermaye geliri” sayılması da benzer sorunlar içerir.
Konut ve diğer sermaye gelirleri” için ola abartılı tahminlere karşı, faiz gelirlerinde durum aksi yönde olabilir. “Sermaye gelirleri” tanımında içerilen faiz”in, banka mevduatına ve özel şirketler tahvillerine ödenen faiz gelirleri olduğu anlaşılıyor. Peki, devlet tahvillerinin faizleri? Piketty’nin sık sık örnek gösterdiği Balzac ve Austen romanlarının kahramanları in, sabit bir anapara üzerinden yüzde 5 civarında güvenceli bir getiri arayışı söz konusudur ve bu tanıma en çok uyan yatırım türü, devlet tahvilleridir: Jane Austen ve Honoré de Balzacın romanlarında devlet tahvilleri yatırılan sermayenin kabaca zde 5ini getirir.” (s.53, ayrıca ss. 239-240, 412-414). Ne var ki, devlet tahvilleri özel sermaye stokundan şlanınca, bunların faiz ödemelerinin de sermaye gelirleri toplamına katılmamış olması beklenmelidir. Piketty bu soruya açıklık getirmiyor. Bir transfer ödemesi” niteliği nedeniyle milli gelir hesaplana girmemesi, bu tür faiz türlerinin gelir” niteliğini ortadan kaldırmaz. Bunlar, ekonominin münü kavrayan bölüşüm ilişkileri içinde başka gelir türlerini baskı altında tutarak “ödenmolur.”
zünü ettiğimiz fazlalık, eksikliklere, tutarsızklara rmen, kapitalizmin temel sınıfsal aymının ilk ayağı, kabaca belirlenm olmaktadır: Gelirleri sadece “sermaye” üzerindeki saf mülkiyet haklarından kaynaklanan sınıf kapitalistler olarak tamlanacaktır. Piketty, bazen, bu gelirin inde yer alan teşebbüs öğesini ayıklayarak, saf rantiye kavramını yeğliyor. Sadece bir varlığa sahip olmaktan kaynaklanan rant, emekten [tamamen] bağımsız olmak koşuluyla, (kira, faiz, temettü, kârlar, patent/lisans ödemeleri veya bka yasal gelir türlerinden herhangi biri biçimini alsın) sermayenin gelirinden başka bir şey değildir…” (s.422). Bu anlamda rant, bir piyasa aksakğının [ürünü] değil; aksine, ‘saf ve mükemmel’ bir sermaye piyasasının sonucudur(s.423).[24]
Emek, Emek Gelirleri
21. Yüzyılda Kapitalin temel bölüşüm sorunsalı olan sınıfsal karşıtğın ikinci ayağı emeği ile yaşayan insanlar, kısacası emeilerdir. Bu genel kategori, idari ve yönetsel işler dahil ücretli, maaşlı tüm emekçileri; ayrıca kendi hesabına çalışan bağımsız üreticileri veya profesyonelleri kapsar. Ücret, maaş, prim, tazminat gibi gelirler tamamen emek geliridir. Buna karşılık, küçük yerleri, serbest meslekler, çiftçilerden oluşan ücret-dışı emek gelirlerinin bir bömü sermaye geliri gibi işlem görebilir. Piketty, bu tür “karma gelirleri”, bu grup dışlanarak hesaplanmış olan ülke ortalamalarını kullanarak emek ve sermaye arasında paylaştırıyor (s.18, 203-204).
Karma gelir” türlerinden “orta sınıflar kavramına geçiş kaçınılmaz olmaktadır. Burada da Piketty “sermaye üzerinde mülkiyet ölçünü belirleyici görüyor ve 20. Yüzyıl kapitalizminin en önemli sınıfsal gelimlerinden birini lk sahibi bir orta sınıfın gelimi olarak gösteriyor. Bu gelişim, 1910-1980 arasında Batı toplumlarında servet dağılımındaki eşitsizliklerin hafiflemesine yol açan temel etkendir (ss.261-262, 346-347).
Konut mülkiyetinin 20. yüzyılda, özellikle karma gelir sahibi olan, kendi hesana çalışan profesyonel meslek sahiplerinde yaygınlaşması[25], bilinen ve önemli bir sosyolojik dönüşümdür. Aslında, Marksist perspektif içinde kalındığı rece orta sınıf kategorisinin sadece bu katman için kullanılabileceği de ylenebilir.[26] Ancak, ay katmanın kiraya verilmeyen taşınamazlar mülkiyetini, önce sermaye toplamına katmak; buradan da sermaye mülkiyetindeki dağılımındaki değmelerin bir öğesi haline getirmek, bulguları önemli boyutlarda çarpıtmaktadır. Emekçi sınıflar inde net (borçlardan andırılmış) servet mülkiyeti, banka mevduatı, borsalara zellikle ABD’de emeklilik fonları aracılığıyla hisse senetlerine) yatırım biçimlerinde yerlmiş olabilir; bunların sermaye dağılımı tablolarına katılması; bunlardan kaynaklanan gelir akımlarının da emekçilere intikal eden sermaye geliri olarak sınıflanması doğrudur. Ancak, ay şeyi kisel konut mülkiyeti ve itiba kira gelirleri” için yleyemeyiz. Kiraya verilen konutların sermaye”, kira bedellerinin sermaye getirisi” olarak değerlendirilmesi ise, hem Piketty’nin sistematiği açısından; hem de genel olarak tutardır.
Burada önemli bir sorun, sermaye gelirleri içinde yer alan teşebbüs” ve emek gelirleri içinde yer alan “üst-yönetici” öğelerinin payları ile ilgilidir. Teşebbüs faktörünün katkısı söz konusu olduğunda Piketty, bir çok konuda olduğu gibi, önce neo-klasik önermelerden hareket ediyor; ardından bu kuramın yetersizliklerini işaret ediyor: “Sermayenin gelirinin bir bölümü müteşebbis emeğinin ödentisi olabilir ve diğer emek biçimleri gibi ele alınmalır.” (s.41). Ancak, bu aym, ona göre abartılmıştır ve Batı iktisatçılarınca yüceltilm müteşebbis tipi olan Bill Gates bu abartıya örnek gösterilebilir: teşebbisler tek bir yaşam resi inde dahi rantiyelere dönüşme eğilimi içindedir Gates için çalışan binlerce mühendis bilimsel araştırmalarının patentlerini almamıştır… Binlerce mühendisin, bilim insanının elektronik ve bilişim alanlarındaki katkıları olmasaydı, Gatesin yeniliklerinin mümkün olamayacağını düşünüyorum…” (ss.443-445).[27]
Piketty’nin bulgulana göre, 1980 sonrasında sermaye gelirlerindeki eşitsizlik derecesi (tüm dönemlerde olduğu gibi), emek gelirlerinde gözlenenin çok daha üzerindedir. Buna karşılık, emek gelirlerinin itsizliği de artmaktadır ve ana belirleyicilerinden biri, gelir dilimlerinin tepesini oluşturan şirket yöneticilerinin paylarındaki yükselmedir.[28] ABDde… ücretler arası eşitsizliğin şimdiye kadar görülmem ölçüde artışının nedeni ücret hiyerarşisinin zirvesinde özellikle büyük firmaların üst yöneticilerine giden çok yüksek ödentilerin [oluşmasıdır.] (s.298). Bu olgu, 2008 krizi içinde ve sonrasında Batı kamuoyunda da dikkat çekmiş; şirketlerini krize sükleyen üst yöneticilere ödenen astronomik fon akımları yaygın tepkilere yol mıştır.
Bu gelişimler, 21. Yüzyılda Kapital’de, kapitalizmin bünyesinde iki fark toplum biminin olumu olarak anlatılıyor: teşebbis katkılarının giderek marjinalleştiği, saf sermaye gelirlerinden oluşan bir rantiye toplumu ve emek gelirlerinin tepesinde abartı bir kutuplaşmayı eren bir süper- yöneticiler toplumu… (ss. 264-265, 276-278).
Piketty, süper-yönetici maaşlarını, bu gruba yapılan diğer ödentilerle birleştirm veemek gelirleriiçine katmıştır. Nedenini şöyle açıkyor: ABD vergi yasalarını ve iktisat mantığını izledim; yüksek yöneticilere ödenen tüm primleri, diğer özendirici [ödemelerini] ve hisse senedi seçeneklerini ücretlere katm(s. 303).
İktisat mantığı” ifadesinin belirsizliği bir yana, toplumsal sınıf çözümlemelerinde vergi yasaları”, veya bunlara uyan muhasebe teknikleri herhalde ölçüt oluşturamaz. Kanımca, çağdaş kapitalizmde üst-yönetici gelirlerinin (maaşlar dahil) mü, örtü kârlar olarak nitelendirilmelidir. Tarihsel olarak üretim araçları üzerindeki hâkimiyet, çıplak mülkiyetten ibaret olmamıştır. Zilyetlik, mülkiyetin nemalarından yararlanma (intifa), çok geniş yetkiler eren yönetme, karar-alma hakları gibi Dev şirket yöneticilerinin konumu, çağdaş kapitalizmde bu hakların bir bilkesidir; ücretli, maaşlı kol ve kafa işçileri ile veya kendi hesabına çalışan yarı-emekçilerin konumlarından niteliksel olarak farklıdır. Bu katmanın, sermayenin doğrudan uzantısı, ayrılmaz bir öğesi sayılması; gelirleri bakımından da sadece yüksek olduğu için değil, niteliksel olarak da emek gelirlerinin dışında tutulması uygundur. Sınıfsal payların ayrıştılmasında bu kaydırma/zeltme yapılsaydı, 21. Yüzyılda Kapitalin temel mesa daha da güçlenmiş olacaktı.[29]
Piketty, kapitalizmin temel sınıf aymını emek/sermaye ikilemi üzerinde inşa etmede; ayca gelir dağılımını da emek ve sermaye gelirleri ayrışmasına odaklamada ısrarlıdır. Sınıfsal ayrım çizgisinin de giderek kesinleştiğini düşünmektedir: “Sermaye piyasalarının artan olgunlaşması sayesinde, mülk sahipleri yöneticilerden giderek daha fazla ayrışmaktadır ve ylece saf sermaye geliri ile emek geliri arasındaki ayrılık keskinlmektedir” (s.424).
Sınıflama ölçütlerindeki belirsizlikler, tutarsızklar bir yana, 21. Yüzyılda Kapitalin veri tabanı, çağdaş kapitalizmin temel özelliği olan sermaye/emek aynı, hem mülkiyet, hem de gelir akımları ısından ortaya koyacak özellikler taşımaktadır. Bu, önemli ve değerli bir katkıdır. Kavramsal tutarlıklar ve yöntem revizyonları, bu temel kazanımın geltirilmesini sağlayabilecektir.





[1] Bu yazının ilk ve özgün biçimi Tuncer Bulutay’a Armağan’da yayımlanmak üzere, “Thomas Piketty ve 21. Yüzyılda Kapital Üzerine” başlığı altında kaleme alınmıştı. Çıkarılan bir kesim ve küçük değişiklikler dışında iki metin aynıdır.
[2] Thomas Piketty, Capital in the Twenty-First Century (tr. by Arthur Goldhammer), Cambridge Mass & London 2014, Harvard University Press (Bu yazıyı gözlem ve önerileriyle değerlendiren Ahmet Tonaka teşekkürler. Tüm sorumluluk, elbette, bana aittir.)
[3] Yukarıda değindiğim “Thomas Piketty ve 21. Yüzyılda Kapital Üzerine” yazısının ilk bölümünde bu konuyu, kitabın ideolojik öğeleri üzerinde odaklanarak tartışıyorum.
[4] İster istemez Ricardo’nun politik iktisadın gündemini belirleyen ifadeleri akla geliyor: “Farklı toplum aşamalarında, topraktan elde edilen tüm hasıladan, toprak sahibi, sermaye sahibi ve emeğiyle toprağı işleyen sınıflardan her birine rant, kâr ve ücret adları altında tahsis edilecek paylar farklı olacaktır. Bu bölüşümü düzenleyen yasaları belirlemek, politik iktisadın temel sorunudur.”
[5] http//topincomes.parisschoolofeconomics.eu/
[6] Kitabın, nicel veri ve bulgulara dayanan yapıtlarda rastlanmayan bir özelliği, kullanılan tüm kaynakların, temel tabloların, nicel ayrıntıların, yöntemlerin ayrı bir web sitesine konması ve okurlara açık tutulmasıdır. Piketty, böylece olası hesap hataları dahil bulgularının geçerliliğini tartışmaya açıyor. Nitekim Chris Giles, açık tutulan bu verilere başvurarak “Data Problems Capital in the 21st Century” başlıklı bir eleştiri yayımladı (Financial Times, 23 Mayıs 2014) ve yararlı bir tartışmayı başlattı. Pikettynin, Carmen Reinhart ve Kenneth Rogoffu sıkıntıya sokan “saklı tutulan veri tabanının içerdiği ve üç yıl sonra başkalarınca keşfedilen hatalar” olayından ders almış olabileceği akla geliyor.
[7] “Uzun dönemli evrimle, 30-40 yıldan daha kısa zaman boyutları içinde değerlendirilemeyen eğilimlerle ilgileniyorum.” (s.286)
[8] Bu yaklaşım da açıkça savunuluyor: “Matematiksel modellerin aşırı kullanımı,… içerik yoksunluğunu perdelemiştir… Ekonomiyi, tarih, sosyoloji, antropoloji ve siyaset bilimi ile birlikte sosyal bilimlerin bir alt-disiplini olarak görüyorum… Tarihsel deneyimin temel bilgi kaynağımız olduğu göz ardı edilmektedir… Tarihsel nedensellik elbette kolaylıkla kanıtlanamaz;… ancak mükemmel olmasa da, tarihten türetebileceğimiz dersler öylesine değerlidir ki, denetimli herhangi bir deneyim, onların yerine geçemez.” (ss.32, 573-575)
[9] Sosyal demokrasi tarihinde revizyonizm, kısa (ve yanıltıcı) bir Bernstein referansı dışında (s.219), Piketty için önem taşıyan bir konu değildir.
[10] 21.Yüzyılda KAPİTAL’de, Marx’ın dönemini de kapsayan iki yüzyıllık bir zaman dilimi içinde (1820-2012) “sermayenin saf getirisi”nin düşme eğilimi içinde olduğu ortaya konmakta (ss.356-357; Şekil 10.10 ve 10.11); buna rağmen Piketty, bu saptamanın Marx’ın “kâr oranının düşme eğilimi” önermesine destek verip vermediğini tartışmaktan kaçınmaktadır.
[11][S]onunda ücretler artmaya başladı; işçilerin alım gücünün düzelmesi yaygınlaştı…; en gelişmiş Avrupa ülkeleri ise, yurttaşları için iyi ki, sosyal- demokratik güzergâhları denediler” (ss.9-10).
[12] Ayrıntılı bir tarama yapmıyorum; başta Paul M. Sweezy olmak üzere, Monthly Review okulunun yetmiş yıllık katkılarını da bir yana bırakıyorum. Marksist geleneği izleyerek ve 21. Yüzyılda Kapital’in kapsadığı sorunları, göstergeleri, eğilimleri tartışan yakın tarihli yapıtlardan aklıma geliveren üçünü örnek vereyim: Giovanni Arrighi, The Long Twentieth Century, (Verso 1994); Robert Brenner, The Boom and the Bubble, (Verso, 2002); Gérard Duménil & Dominique Lévy, The Crisis of Neoliberalism, (Harvard University Press, 2011). Son yapıtın yazarları, Piketty’nin yurttaşlarıdır.
[13] The New Republic dergisinde Isaac Chotiner’in yaptığı röportajda (5 Mayıs 2014) kendisine “Marx’ın etkileri” sorulduğunda şöyle yanıtlıyor: “Marx mı? Onu bir türlü gerçekten okumayı beceremedim. Bilmem siz okumayı denediniz mi? Komünist Manifestosu kısa ve güçlü bir parçadır. Das Kapital’in okunması ise bence pek güçtür ve benim için fazla etkili olmadı.” Das Kapital’e doğrudan hiç referans vermeyen kitabına bakılırsa, Piketty’nin okuduğu Marx yapıtları Manifesto ve Fransa’da İç Savaş ile sınırlıdır (s.8, 32). Ücret, Fiyat ve Kâr’a değinilmektedir; ancak bu metinde olmayan bir (yanlış?) bilgi aktarılarak… (s. 601, n.33).
[14]Inspecting the unlikely success of ‘Capital in the 21st century’”, Real World Economics Review, Temmuz 7, 2014.
[15] Bu tanım farklı yerlerde, küçük değişikliklerle tekrarlanıyor: “tarımsal topraklar,… konut ve ticari taşınamazlar, sanayi ve finans sermayesi.” (s.141)
[16] Bu çok önemli kavramsal farklılığa rağmen, bu yazıda Piketty’nin görüşlerini aktarırken, “sermaye” terimini, çoğunlukla bu ayrımı yapmadan kullanıyorum.
[17] Robert Solow, “Thomas Piketty Is Right, Review of Capital in the Twenty-First Century”, The New Republic, 22.4.2014. Ancak, Solow, kitabın bütününü hararetle övmekte ve servet/sermaye ayrımının sorunlarına fazla ağırlık vermemektedir: “Piketty’nin genellikle yaptığı gibi uzun dönemli eğilimlere bakarsak, bu ayrımı dikkate almayabiliriz.”
[18] James K. Galbraith, “Kapital for the Twenty-First Century?”, AlterNet, 21.4.2014.
[19] Emek zamanı ile belirlenen değişmez sermaye c, değişken sermaye (işgücünün değeri veya ücret) v; ortalama kâr oranı r ise, toplam sermaye değerlerle ifade edilirse (c+v); üretim fiyatları ile (1+r)*(c+v) olur.
[20] Robert Solow aynı güçlüğe işaret ediyor: “Şirketlerin üretken sermayesinin değeri hiç değişmezken dahi,… bunların finansal karşılığı olan hisse senedi değerleri şiddetle dalgalanabilir.”, “Thomas Piketty Is Right, Review of Capital in the Twenty-First Century”, The New Republic, 22.4.2014.
[21] Ulusal sermaye ortalama iki eşit bölüme ayrılır:… Yarısı (kendi kullanımı veya kiraya vermek üzere sahip olunan) konutlar,… ve diğer yarısı (borçlardan arındırılmış olarak banka mevduatı, hisse senedi, tahvil ve diğer yatırımlar) biçimindeki net finansal varlıklar ile işyerlerinin sermayesi.” (ss.122, 179). “Konutlar sermaye midir?” sorusunu ve Piketty’nin yaklaşımı üzerinde bk. Marshall Steinbaum, “Is Pikettys treatment of housing an excuse to ignore him?”, Washington Center for Equitable Growth, 24 June 2014 ve Odran Bonnet et al, “Housing capital and Pikettys analysis: Capital is not back”, VOX, 30 June 2014.
[22] Bk. Şekil 10.9, s. 354. Burada “sermayenin vergiden önce saf getirisi r” ile “dünya hasılasının büyüme oranı g” karşılaştırılıyor. Şekildeki ilk zaman dilimi 0-1000, sonuncusu ise 2050-2100dür. Benjamin Kunkel’in ifadesiyle, “’servet’, sepet ve mızrak kullanan tüm toplumlar için geçerli [bir kavramdır. [Piketty’de ise], prekapitalist sosyal kuruluşlar ‘geçmişin sermaye-egemen toplumları’ olarak karşımıza çıkıyor.” “Paupers and Richlings, Review of Capital in the Twenth First Century”, London Review of Books, 3 July 2014.
[23] Benjamin Selwyn, “Piketty, Marx and the roots of inequality”, Le Monde Diplomatique, 6 June 2014, LMD.
[24] Piketty, bu ifadeleriyle, okumadığını itiraf ettiği bir diğer iktisatçı ile (bir buçuk yüzyıl sonra) kendiliğinden paralel düşmektedir: “Kârların genel niteliğini açıklamak istiyorsanız, metaların değerlerinden satıldığı teoreminden başlamanız gerekir ve kârlar da onların değerlerinden satılmasından türemelidir. Kârları bu varsayıma dayanarak açıklayamazsanız, hiç açıklayamazsınız.” (Karl Marx)
[25] Piketty, diğer sermaye kalemlerinde olduğu gibi taşınamaz (konut) mülkiyetinin değerini, borçlardan arındırılmış (“net”) olarak hesaplıyor. Geleneksel işçi sınıfı için konutların net değeri genellikle sıfıra yakın, hatta negatif ise, sermaye dağılımında “mülk sahibi orta sınıflar” başlığı ile tanımlanan katman büyük ölçüde karma gelirli serbest meslek sahiplerinden oluşacaktır.
[26]Geleneksel Marksist sınıflaşma çerçevesi içinde yer alabilecek tek orta sınıflar kategorisi, bağımsız profesyonellerdir.” Korkut Boratav, “Toplumsal Sınıflar”, Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler, Yordam Kitap, İstanbul 2012, s. 37.
[27] Piketty, “sözde müteşebbis” Bill Gates ile kozmetik sektörünün lider şirketi l’Oreal’in mirasçısı olan (ve şirketin gelişimine hiçbir katkı yapmamış olan) Liliane Bettencourt’un kişisel servetlerinde 1990-2010 döneminde yıllık artış oranının eşit (yüzde 13) olduğunu belirliyor. Bu paralellik, ona göre, her ikisinin de saf rantiye konumunda olduğunu göstermektedir (s.440).
[28] Emek ve sermaye gelirlerinin en üst yüzde 1’lik dilimini Piketty, tablolarında “egemen sınıf” olarak adlandırıyor. ABD’de bu gelir diliminin emekçi veya sermayedarların gelir toplamından 2010’da elde ettiği pay, emek gelirlerinde yüzde 12, sermaye gelirlerinde yüzde 35’tir. (Tablo 7.1 ve 7.2, ss.247-248). 1980 sonrasındaki gelişim için bk. Şekil 8.1, 8.2 ve 8.7 ss. 272-273, 299.
[29] Marksist bir iktisatçı (Prabhat Patnaik) beklenen bir yorum yapıyor: “Kendilerine yüksek maaş bağlayan süper-yöneticiler, bunu ya kârlardan, ya da ücretlerden yürütürler.” (“Capitalism, Inequality and Globalization: Thomas Piketty’s “Capital in the Twenty-First Century”, networkideas.org, 18.7.2014) Neo-klasik okulun kıdemli bilgesi Solow’un aynı görüşü daha güçlü ve berrak biçimde savunması ise şaşırtıcıdır: “Yüksek yönetici ödentileri, en azından bir bölümü ile, gerçekten emek gelirleri kategorisine ait değildir; sermayeye bir eklenti[dir] ve kısmen sermaye gelirinin bir paylaşım biçimi olarak işleme girmelidir. Zaten açıktır ki, süper- yöneticiler sosyal ve politik olarak rantiyelere aittir; … kalabalık maaşlılara, bağımsız profesyonellere ve orta-yöneticilere değil.” (Robert Solow, “Thomas Piketty Is Right, Review of Capital in the Twenty-First Century”, The New Republic, 22.4.2014.)

Hiç yorum yok: