Şerhe Cevaba: Taş ve Ütopya

Ütopyaları sevmem. Hiç ütopya kurmadım şimdiye kadar. Bozulmamış olana, fabrika ayarlarına ve öze dönmeye pek inanmadığım için ütopyalara da inanmam. Dört başı mamur bir gelecek tahayyül etmek, bu geleceğin sınırlarını o anki hülyalarımıza göre çizmek, her şeyin mükemmel olabileceği bir dünya düşünmek bana her zaman çok sıkıcı gelmiştir. Hata payımızın olmayacağı bir dünyadır bu aynı zamanda, dolayısıyla da hakiki değildir. Bu yüzden ütopyaları baskıcı bulmakla beraber, ütopya sevdalısı insanları da sevmem. Sürekli ütopyalarından bahseden insanın mevcut duruma ilişkin bir çözümü olmadığını, halk olarak her birimizin her gün uğraştığı dertlere bakmak yerine veya en azından şöyle bir dokunup geçerek, kendi mükemmel hayallerinin herkesin iyiliğine olduğu sanrısına kapılan, hayatın akışı içerisinde sorunlarla ya da gerçeklerle karşılaştığında bundan son hızla kaçıp fantezi âlemlerinde yüzdüğünü düşünürüm. Düşünmekle kalmıyorum tabii ki bunları sürekli müşahede ediyorum. O yüzden ütopya kurmak bana, hayatındaki her şeyin yolunda ve dahi ballı gitmesine rağmen her nasılsa varlık sancısı çeken orta sınıf adamların işi gibi geliyor. O zaman daha da bir sevmiyorum sıfır sorunlu toplum tahayyüllerini. Haliyle Şerh’e Cevap yazısında ve bu yazıları başlatan yazıda (Başörtülü Kadının Çalışmama Hakkı) var olduğu iddia edilen ütopik fikirler (veya ütopyalar) bana ütopyalarına saplandığı için gözünün önündeki gerçekleri idrak edemeyen insanlara dair yargılarımı hatırlattı. Ama gelin görün ki yazılarda söylenenler bana zerre kadar ütopik gelmiyor, nitekim İslamcı ve/veya eli kalem tutan Müslüman entelektüel erkeklerin çoğu aynı şeyleri söylüyor. Bu adamlardan herhangi birisiyle yirmi dakika konuşunca zaten yazıda belirtilen argümanları öne süreceklerdir; dolayısıyla bunlar ne tuhaf, ne ütopik; ne daha önce duymadığımız iddialar, ne de fazla özgün ve sarsıcı fikirler. Zaten genelde bu eksende tartışıyoruz. Benim derdimse; bizler bütün bu ütopyaları kurarken orada bir yerlerde, tam da bu sözlerin bu mecralarda tüketildiği o anda; çalışmadığı, çalışamadığı için eziyet çeken kadınlara ayıp olduğunu düşünerek tartışmayı başka bir noktaya kaydırmaktı.
“Bu düzende herkesin nesneleştiği konusunda hemfikirsek, neden oradan sadece kadını kurtardığımız”la ilgiliydi benim sorum. “Kadın bizim medeniyetimizde önemlidir” deniliyor ancak ortada bir medeniyet olmadığı, en azından kafalardaki İslam medeniyetinin bu olmadığı aşikâr. Ama yine de ortada böyle ideal bir medeniyet varmışçasına sadece kadının mahreminden bahsediyoruz. Ailenin sınırları korunuyordu, her şey harikaydı da kadının iş yaşamına girmesi bunu tepe taklak etti!
Ailenin dağılması meselesinde sürekli olarak kadınların ve başörtülü kadınların evden çıktığını, bunun da aileye zarar verdiğini söylüyoruz; ancak bunun bir yakasında, evin bir yakasında, hayatın bir yakasında bir erkek var. Var, yani, değil mi? Toplumu şu veya bu şekilde kurgulamadan da var. Sorunları hep kadın üzerinden okumak, hareketlerinden sorumluluk duymayan, kendisini aile içinde değil, kendinden ibaret gören, “şu Müslüman kadınlar da öyle çok oldu ki artık ben her yaptığıma bir kulp bulabilirim” diyen erkeklerin zuhur etmesine sebep oldu. Kadınlar çalışmaya mecbur oldukları için çalışırken bu erkekler akşamları işten sonra evlerine gitmediler, kendi keyiflerince evlerine girip evlerinden çıkıp bu evleri yalnızca hizmetlerinin görüldüğü yerler addettiler ve evle, evlatla olan bağlarını kopardılar. Ailenin dağılmasını veya bozulmasını bir yere bağlayacaksak, erkeğin evden çıkmasına bağlayabiliriz. Erkek kendi mahremini ne kadar koruyabiliyor ki bütün sorumluluğu kadının üzerine yıkıyor? Orada burada çok güzel ve çok entel kadınlarla geceler boyu süren derin muhabbetlere girişen adamların kadınlar evden çıktı mı “mahremimize halel gelir” diye ortaya ayağa kaldırmaları “nereden baksanız tutarsızlık”. (Böyle yapmayan Müslüman adamların varlığından haberdarım elbette, Allah razı olsun onlardan). Hâl böyleyken, sisteme en kaymaklı yerinden eklemlenen erkeklere “mehrim de mehrim” diye tutturmanın bir karşılığı olmadığını, olmayacağını vurgulamak istemiştim. Bu taleple gitmek bir tarafa, her şeyin en harikasının peşinde olan Müslüman erkek kendi talebiyle gidiyor kadına “KPSS’ye girdin mi, daha atanmadın mı, ayda ne kadar alıyorsun, öğretmenlik yaparsan çok iyi olur” diye.Üstüne üstlük bunların derdine düşmüş bir adamı bile suçlamak gelmiyor içimden çok, nihayetinde böyle bir değerler dünyasının içine doğuyor, her gün tekrar tekrar üretilen rekabet kültüründen korktuğu içinde kendisini güvence altına almak istiyor. Eksik, hatalı ama anlaşılabilir bir tavır.
Anlaşılmaz olansa kendisi (akademik de dâhil olmak üzere) kariyer basamaklarını hızla tırmanırken, işinden başka pek az şeyi düşünürken, sürekli “nasıl daha fazla para kazanırım” diye planlar kurarken, iş hayatına atılan kadını hırslı ve kariyer tutkunu olmakla suçlaması. “Sistem sizi bu hale getiriyor, uyanın kadınlar!” diye feveran etmesi. Evet, sistem kadınları ve başörtülü kadınları sürekli (akademik de dâhil olmak üzere) başarı isteyen, azla, ünsüzlükle, sessizlikle yetinmesini bilmeyen birer hırs küpüne dönüştürüyor olabilir; kadınların bir kısmı bunu bir halt zannedip cip kullanmaya, şık giyinmeye, rezidansta oturmaya heves ediyor olabilir. Bunların hepsi sermayenin güdümüne girmekle açıklanabilir, daha da dindarlaşmakla değil kesinlikle. Mesele, sermayenin sadece kadınları avlamıyor oluşu. Erkekler, kapitalizmin hazırladığı bütün tuzaklara bir bir düşüp on numara bir muhitte oturma, son model teknoloji kullanma, iki senede bir araba değiştirme ritüellerini layıkıyla yerine getirirken, bizim hep kadınlarla ilgili konuşuyor olmamız. Müslüman erkeklerin rezidansta yaşaması, cipe binmesi, diploma üstüne diploma alacak kadar kariyeristleşmesi sistemi pekiştirmek olarak veya sisteme eklemlenmek olarak görülmüyor da kadınlarınki görülüyor. Müslüman erkek kendi malı olan arabasını bile karısına vermemek için bin dereden su getirirken, Müslüman kadını mal mülk sevdalısı olmakla suçlayabiliyor. E, İslamî mücadelenin içinde olan da yine bu adamlardı? Neden şimdi aynı sistemi sorgulamaya yanaşmıyorlar? İşin ucu kendilerine dokununca nasıl İslam’a başka başka yorumlarla yaklaşıyorlar?
Derdim erkeklere saldırmak değil, ama madem ortaya Müslüman kadın veya başörtülü kadın diye bir şey atıyoruz, o kadınların yanındaki erkeklerin de sistemle olan ilişkilerini görmek lazım. Bana kalırsa, zaten erkeklerin böyle bir ilişki kurması da kadınların kendi beğenilirliklerini, tercih edilirliklerini arttırmak için canhıraş bir şekilde çabalamasına sebep oluyor. Hep, tam olmak için uğraşıyorlar. Üniversite okumaya zorunlu hissetmek de bu yüzden, bakımlı veya zengin görünmeye çalışmak da. Çok eğitimli olayım ama çok da güzel yemek yapayım, çok bakımlı olayım ama aynı zamanda süper bir mümine olayım ki süper Müslüman erkek beni seçsin. Yani kariyerizm sadece “yukarıdan” dayatılmıyor. Hikâyenin bundan sonrası bu yazının konusu değil ama ortada böyle bir arz-talep dengesi varken, zamanında çetin bir kavgaya girişip başörtüsü mücadelesini hakkıyla “kazanmış” veya belirli bir noktaya getirmiş kadının neden sistemin altını oymadığını anlamak zor değil. Ama bu noktadaki eleştiri de biraz irdelenmeye muhtaç. Zira ne bu mücadeleden geçmiş başörtülü kadınların hepsi mesaili bir işte veya devlette çalışıyor, ne de çalışmayan kadınların tamamı bunu sisteme muhalefet için yapıyor. Zamanında devlete karşı hakkını savunmuş başörtülü kadınlar kendi aralarında ideolojik bir bölünme de yaşıyorlar. Bu ideolojik bölünmenin bir tarafında kalan kadınlar genellikle çalışmayı gerçekten de kapitalist sisteme eklemlenmek olarak görüp reddederken (ki böyle yapan kadınların da çevre baskısıyla, boşuna okumuş olmakla, eve katkı sağlamamakla vb. suçlandığı oluyor, bütün bu baskılar kendi ailesinden, dost çevresinden geliyor. Başörtülü bir arkadaşım bu konuda yazmıştı: Ayakları Üstünde Durmama Hakkı) bir kısmı da tamamen kabul ediyor, başörtüsü serbestliğini bu yönde kullanıyor. İdeolojik bölünmenin yanı sıra, hatta daha da önemli olarak, başörtülü kadınların sınıfsal konumu giriyor devreye.
Daha önceki yorumumda ısrarla söylemeye çalıştığım şey de buydu zaten. Çalışmamak, çalışmamayı tercih etmek, bugün pek az kadının gerçekliğine tekabül ediyor. Çoluk çocuklu, büyük şehirde yaşayan bir ailede yalnızca erkeğin maaşı geçimin sağlanmasına yetmiyor. Bir seçenek bile değil pek çok başörtülü kadın için çalışmama durumu. Kaldı ki yazılarda oldukça “yeni” bir başörtülü kadın tanımı yapılıyor. Başı örtülü olduğu halde çeşitli iş kollarında çalışan, çocuklarını büyütürken, okuturken, anne-babasını biraz daha rahat ettirmek için çalışan; kocası işsiz kaldığı için, iş kazasında sakatlandığı için dışarıda çalışma hayatına atılan, ev içindeki emeğini piyasaya satmak için yine ev içinde ama sermayenin güdümünde çalışmak zorunda kalan bir üst kuşağın kadınlarına “Senin bir köşede bir çalışmama hakkın vardı” diyebilir miyiz, diyebilir miydik?
Kadınların piyasadan çekilmesi durumunda paranın erkeklere verileceği tabii güzel bir kurgu ama gördüğüm kadarıyla sermaye bu gibi tatlılıklara pek sıcak bakmıyor. Kadını piyasadan kovalayan sermayen oradan eline geçeni yine bir şekilde kendisi için kullanmayacak mı? Zaten kadını bir zaman evde tutmasının sebebi bu değil miydi? Kendisine her günkü iş gücünü ak pak, hazır ve nazır kılacak ve bunları yaparken de emeğinin karşılığını sorgulamayacak bir fedai olsun istemiyor muydu?
Şimdi kadının tabii ki evlilik, hamilelik vb. durumlarıyla birlikte hâlâ ucuz iş gücü veya yedek konumda görüldüğü yerler var. Hep duyuyoruz başörtülü olduğu için, çalışacak başka yeri olmadığı için İslamcı/muhafazakâr patronların çok kötü koşullarda, çok düşük fiyatlara çalıştırdığı başörtülü kadınları. Ama buradaki kocaman ahlâk sorununu ve toplumsal bozukluğu işverenin yaptığında aramayı bırakıp odak noktasını başörtülü kadında sabitlediğimiz zaman sistemle ilgili daha büyük ve acilen çözülmesi gereken bir meseleyi atlamış oluyoruz. Çalışmaya mecbur olan bir sürü kadın buralarda çalışmaya devam edecek ama biz, sözgelimi, “çalışmama hakkınızı kullanmıyorsunuz, ondan size her şey müstehâk” dediğimiz sürece patronların ahlâksızlığı daha da artacak.
“Modern düşünüyorsunuz” diyerek insanların sıcak, somut sorunlarına sırt çeviremeyiz; zira modern düşünmekle kalmıyor, modernitenin içinde yaşıyoruz. Her kadının evin bütün yükünü çekecek bir kocası olmayabiliyor, babasından kendisine kalan emekli maaşıyla geçimini sağlayamayabiliyor, türlü zorluklar içinde kalabiliyor. Çalışmama hakkını kullanabilecek kadınların bir kısmı bu hakkını da kullanıyor gördüğüm kadarıyla. Zengin Müslüman erkeklerin eşleri diledikleri kadar okuyor, çalışmak istemediği zaman çalışmıyor, farklı sosyal mecralarda hayır işlerine koşturuyorlar. Ezcümle, tekrarlamam gerekirse, mevzu bahis ettiğiniz hak oldukça imtiyazlı bir (başörtülü) kadının hakkıdır.
Dolayısıyla avlusunda, bahçesinde oturup üretim yapmak da oldukça imtiyazlı bir şeydir esasen. Sanatsal veya fikrî üretim yapan hangi kadın şöyle güzel bir avlusu olsun, içinde bülbüller güller, dört bir yandan akan sular, baktıkça içi açılsın, istemez? Mesela bana bir avlu verin, çok sürmez, iki senede iki öykü kitabı çıkarırım alimallah. Buna geçmeden önce evde üretim meselesine dair birkaç şey söylemek istiyorum. Dışarıda da evde de çalışmış birisi olarak diyebilirim ki sermaye evde üretim yapan kadını hiç de öyle rahat bırakmıyor. Evde üretim yapmak, eğer reçel, turşu yapmaktan filan bahsetmiyorsanız, evden çalışmayı da içine alıyor. Bu da şu sıralar hep gündemimizde olan esneklik meselesiyle yakından ilişkili. Dışarıdaki üretim ilişkilerine katılmayıp da yapacağını evde yapan bir kadının emeği sermaye tarafından mobilize ediliyor; çoğu zaman dışarıda çalışmaktan çok daha yorucu bir faaliyete dönüşebiliyor. Buna fikrî üretim de dâhil elbette; evde köşe yazısı yazdığınızda da, kitap yazdığınızda da emeğiniz medya patronları, genel yayın yönetmenleri tarafından, neo-liberal bir düzen içinde fazlasıyla görünmez kılınıp ucuz iş gücü konumuna düşürülüyor. Dolayısıyla sistemin çarkı fevkalade mutlu bir şekilde dönmüş oluyor.
Osmanlı’da bu şekilde üretim yapan kadın şairlere, yazarlara gelelim. Bu öyle bir varsayım ki sanki Osmanlı toplumu yekpare bir bütün, sanki Osmanlı’da herkes paşa kızı, vali karısı, sanki herkesin içinden bülbüller eksik olmayan bir avlusu var. Hangi Osmanlı, hangi kadın şairler-yazarlar? Erkek adıyla yazan kadın yazarlar mı mesela? Babasından kendisine koca bir kütüphane ve külliyat kalan, hizmetçilerle büyüyen kadın yazarlar mı veya? Burada da yine imtiyazlı bir konumun izlerini görüyoruz. Bununla birlikte fikrî veya sanatsal üretim yapan kadınların bir kısmının da, Osmanlı toplumunda, ailesiyle-babasıyla yaşayan, hiç evlenmemiş veya evlenip ayrılmış kadınlar olması da tesadüf değildir sanırım. Osmanlı’dan günümüz toplumuna aktarılan bir şey varsa o da fikrî veya edebî üretim yapan kadınların ailelerinin her daim dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğudur. Çünkü ne hikmetse, dışarıda çalışmayı reddedip üretimini evde yapmaya karar veren bir kadına, bilhassa da fikrî mücadele veriyorsa veya sanatçıysa, bunlarla meşgul olmasın diye kocası kök söktürebiliyor. İşin tuhafı aynı koca ya sanatçı ya fikir adamı. Ama kadın mesela şiir yazmasın da isterse gitsin dışarıda post-doktora yapsın. Yazdığı şeyin içeriğine, üslubuna karışmak veya karısına bu süreçte çeşitli psikolojik taktiklerle kendisini eksik, yanlış ve beceriksiz hissettirmek için bin takla atan adamların sürü sepet olduğu bir memlekette “evde fikrî üretim yapsın, ailesi dağılmasın” demek de meseleyi el çabukluğuyla halı altına süpürmek işlevini görüyor. Adam geçimini sağladığı için kadına her istediğini yapabileceğini düşünüyor; e, bu denklemdeki kadının “Bari kendi paramı kazanayım da yazmak istediğimi yazayım” diye düşünmesi bir kariyer hedefi değil, can simidi oluyor haliyle. Kaldı ki Osmanlı’da yazan kadınların özgün içerik üretmediği, erkekler tarafından yazılan eserleri taklit ettikleri de dile getirilir. Bu oldukça uzun bir tartışma ama günümüzde özgün içerik üretebilmek için avludan ve bahçeden çıkıp bir hava almak, çarşıya çıkmak filan elzem olabilir.
Yorumumda başörtülü kadınları konu yapmamamın sebebi, başörtülü olmamam. Bilmediğim varoluş durumları hakkında konuşmayı doğru bulmadığım için sermayeyle başı dertte olan Müslüman bir kadın olarak düşündüklerimi yazmıştım. Ancak başörtülü kadınların bu sisteme eleştiri getirmediğiyle ilgili söylenenlere katılamayacağım. Gördüğüm başörtülü kadınların çoğu bütün kurumlarıyla sistemi eleştirmekten geri durmuyorlar. Rezidansları dindarlaşma olarak görmüyor, örtünün araçsallaştırılmasına karşı çıkmaktan yorulmuyorlar. Ama hâkim söylem bu olmadığı için ve bu kadınlar gerektiğinde çalışmak zorunda da kaldığı için yaptıkları pek görünmüyor. Fakat sürekli olarak başörtülü kadınlardan bir şeyler beklenmesinin, iktidarı onlara taşıtmanın, sistemik muhalefeti de onlardan beklemenin bir başka sonucu var benim gördüğüm ve yukarıda da biraz değinmeye çalıştığım. Aynı inancı paylaşan erkeklerin pür-i pak bir konuma çekilmesi. Hazır suç ve sorumluluk başörtülü kadınlara yıkılmışken, kendilerini harika olduğu vehmine kapılarak eleştiri kabul etmemeleri. Hâlbuki başörtülü kadınları eleştiren yazılar kadar bu adamları evlerine döndürmeye çağıran yazılar yazılsa, ağabeylerine fazlasıyla değer ve önem veren bu adamlar da takkeyi önlerine koyup düşünmeye başlayabilirler. Onlara da sistemin önlerine attığı her zokayı yutmamaları söylense, belki o zaman aile denilen şey toparlanmaya başlayabilir.
Başta da dediğim gibi, fabrika ayarlarına dönmek diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Özümüz derken hangi öze, dürüst ve kendimiz olmaya çalışmaktan başka nereye dönebileceğimizi anlamıyorum. Çeşitli kurgulamalara maruz kalsa da tarihin sayfalarından öyle veya böyle, yara alarak ve yaralayarak geçmiş bir toplumun veya milletin veya geleneğin bileşeni olarak toplumun “kurgulanması” düşüncesiyle pek hoş değil başım. Yıllar süren bir evliliğin ardından, kendisine üç çocuk ve bir ömür boyu maddi manevi bakım veren, hizmet eden karısını vefa, emek, iyilik ve fedakarlık dinlemeden bir anda bırakıp heva ve hevesinin peşinden giden bir adamın karşısına geçip “Sen ne biçim Müslümansın be kardeşim” diyemeden, başörtülü kadınlara “Hadi bakalım mücahideler, kilitleyin sistemi!” diyemem. Yazılarda dile getirilen önerileri kesinlikle küçümsemiyorum, aksine, “keşke sermaye bazı başörtülü kadınların iş bırakmasıyla, çalışmamasıyla sarsılacak kadar istikrarsız bir şey olsaydı” diye iç çekiyorum. Zaten meseleyi kadın/erkek diye ayırmaktan ziyade, bütün emekçilerin hayatını cehenneme çevirdiğini vurgulama sebebim de bu.
Eğer sistem başörtülü kadınların çalışmaktan vazgeçmemesiyle ayakta duruyorsa ve akıyorsa, âlâ. İşimiz kolay. Ancak böyle olmaması bir yana, Müslüman kadınlar veya başörtülü kadınlar “avlularında, bahçelerinde üretim yapmaya” gelinceye kadar binlerce dertle uğraşıyorlar. Meselemiz, çalışmama hakkını kullanabilecek o sınıf içerisindeki kadınları konuşmaksa, benim esas dert ettiğim noktayla ilgilenmemize gerek yok zaten.
Ancak Müslüman halkın çoğunluğundan, Müslüman ve başörtülü kadınların çoğunluğundan bahsedeceksek, taş gibi gerçekler dururken, mükemmel toplum kurgularını önceleyemeyeceğimiz de aşikâr.
Fatma Büşra Helvacıoğlu

Hiç yorum yok: