Sağcılık: Sezai Karakoç

Sezai Karakoç’un “sağcılık” ve “solculuk” kavramlarına yaklaşım biçimine eleştiri getireceğiz. Diriliş Neslinin Amentüsü kitabında Sezai Karakoç, “sağ” ve “sol” kavramına ilişkin anlamlandırma yaparak, “İslâmî sağcılık” denilebilecek bir alana mevzilenir. Karakoç, “İslâmî sağcılık” yaklaşımını “Ulâike ashâbul meymeneh / İşte onlar ashabı meymenedir. (amel defteri sağından verilenlerdir)” (90 Beled 18) ayetine dayanarak inşa etmekle bir “mevzi” kazanmakta ve söylemini tartışılmaz kılmaktadır. Öncelikle bu tavrın metodolojik bir hata olduğu mutlaka söylenmelidir. Çünkü 1970’li yıllarda “sağ-sol” kavramlarının siyasî göndermelerinin Sezai Karakoç’un “sağ-sol” kavramına ait yüklemeleri taşımadığı açıktır. Karakoç, Beled Sûresi’ne dayanarak, “sağ”cılığı 1970’li yılların ideolojik tartışmalarının içine atmakta ve sosyalistlere karşı oluşturulmuş ideolojik bloğa yaklaşmış görünmektedir. Karakoç, İslam dininin toplumları iktisadî okumaya izin vermediği kanısında olduğu için Marksizmi kapitalizm ile birlikte eleştirir ve kendi toplum kurgusunun “inanç” ile gerçekleşeceği fikrine dayanır. Oysa temelinde inanç bile olduğu düşünülse, toplumlar iktisadî fedakârlıklarla kurulurlar. Başka türlü Hz. Ebubekir’in köle Bilal’i azad etmesi anlaşılamaz. İnanç, varlığını infak (iktisadî eylem) ile tecessüm ettirebilir. Kur’an’ın sınıf temelli olarak okunamayacağı, böyle bir okumanın Marksist etkilenme olduğu sıklıkla söylenmektedir. Oysa Kur’an’da toplumların sınıflara uğradığı anlatılmaktadır. Örneğin Firavun’un toplumunu sınıflara böldüğü vahiyde yer almıştır: “Sana Musa ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını, iman edecek bir zümrenin faydalanması için gerçek olarak okuyacağız. Firavun Mısır’da baş kaldırmış, halkını fırkalara bölüp bölüp kendisine bağlamıştı. Onlardan bir zümreyi ezmek istiyor, bunların oğullarını boğazlatıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, fesatçılardandı” (28 Kasas 3-4). Kur’an’da müstekbir, mele’, mücrim, ekâbir, mütref, müsrif, müstağni, vs. gibi kavramlarla kınanan zengin tiplerin kamusal mülkiyeti kendi nam ve hesabına ele geçirenleri işaret ettiği açıktır. Kur’an’ın salih tipolojileri ise “infak” ederek, “kardeşlerini öz canlarına tercih ederek” yaşarlar; yani iktisat ederler. Bu yönüyle gerek zalim-zorba kavimlerin ve gerekse erdemli kavimlerin varlığını, akıbetini iktisadî zihniyet belirler. Zaten din=iktisattır. Kıst, adalet/mizan/denge/ölçü demektir. Kıstası bozulan toplumun dini de bozulur. Bu çerçeveden yürüdüğümüzde, Sezai Karakoç’un söylemleri, ekonomiyi altyapı olmaktan çıkararak “inancın aracı” kılan yeni bir kategorik alan inşa etmektedir. İlginçtir ki, Karakoç’un “sağcılık” meselesinde dayandığı Beled Sûresi’nde “köleleri azad edin” (90: 18) ayeti de bulunmaktadır. Kölelerin azad edilmesi ise kaçınılmaz şekilde kimsenin kimseye işçi olmamasını sağlayan “bir adalet nizamı kurmak” anlamına gelmektedir. O dönemde Türkiye İşçi Partisi’nin “Kula kulluğa son” sloganı boşuna değildir. 1970’li yıllarda yükselen işçi hareketlerini sürükleyen ideolojik söylemin gücü “topraklarında üreten özgür köylülerin” tarımın kapitalistlerce makineleştirilmesi nedeniyle iflas etmesinin sonucu kentlere sürüklenmesinden beslenmektedir. Karakoç, tarımda kapitalistleşmenin “komünist” ideolojiye sebebiyet verdiğini, yani altyapının bozulmasının kent savaşlarına yol açtığını okuyamamıştır. Karakoç’un bu yanılgısı bir amentü halinde metinleşmiş ve Türkiye’de “İslâmî milliyetçiliği” belirleyen önemli bir entelektüel mecraya dönüşmüştür.
“Evet, tarihi şöyle yorumluyorum: Hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar, başkaldırmalar. Hayatı da şöyle yorumluyorum: hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar, başkaldırmalar. Evet, hayatı, bu savaşın, karşısındaki savaşları alt etmesi oranında kutluyorum. İnsanları da şöyle bölümlüyorum: Hakikate uyanlar, sağcılar; karşı çıkanlar, solcular; hakikat yolunu sürdürenler, gerekirse bu uğurda bütün çıkarlarını hatta canlarını feda edenler, hakikat yarışçıları, öncüler. İşte bu anlamda sağcıyım […] Gerçek sağ, Kur’an’da tanımlanmıştır. Kur’ân’da, sağcılar, Allah topluluğu, solcular da şeytan topluluğu olarak, sağcıların topluluğu uğurlu topluluk, solcu topluluk da uğursuz topluluk olarak vasıflandırılmıştır. Diriliş, uğurlu, iyilikçi topluluğu gerçekleştirme yoludur. Diriliş, şeytanın topladığı ve uğursuzluk saçan her topluluğu dağıtma, Allah’ın ipine sımsıkı sarılan topluluğu kurma yolu, yöntemi, savaşı demektir. Ekonomi, toplum varlığının temel sebebi değil, görüntülerinden biridir. Temel faktör, inançtır. Ekonomi de bir etken olarak öbürlerine etki yapar, etki kabul ettiği gibi. Ama temel olma niteliğini ancak insanlar materyalistleştikçe kazanır. Ekonominin bir amaç değil, bir araç olduğuna inanıyorum. İnanç, düşünce ve sanatın ekonominin değil, ekonominin, inanç ve düşüncenin aracı ve sonucu olduğuna inanıyorum” [Karakoç, 1977].
Karakoç’un “sağ-sol” kavramlarına yaptığı bu vurgunun başka metinlerinde de yer aldığı görülmektedir. “Sağ ve Sol” başlıklı metin Dirilişin Çevresinde adlı kitapta (1988) ve “Solculuk Sanatı” başlıklı metin ise Günlük Yazılar I-Farklar adlı kitapta (1986) yer almaktadır.
“Türkiye’deki sağcı, Batı’daki sağcıyla aynı değildir. Bu yüzden solcular, kendilerine ezberletilen ‘sağcı formülü’nü yanlış uygular. Batı’da sağcı, düzenden memnundur, statükocudur. Değişiklik istemez. İktisadî bakımdan, toplumun en iyi durumundadır. Zengindir; büyük mülkün sahipleri sağcıdır. Solcu ise, mali durumu genel olarak kötü olduğu için, geleceğine güvenle bakamadığı için solcudur. İşçiler gibi […] Türkiye’de durum farklıdır. Sağcı, statükonun değişmesini ister. İktisadî bakımdan çoğunluğunun durumu kötüdür. Ekonomik bakımdan solcuların durumu sağcılardan çok iyidir. Solcular, genel olarak fakir tabakadan değil, imkânları bol bir entelektüeller tabakası içinden çıkar. Bunların belki, toptan kumaş mağazaları, şöyle veya böyle ticarethaneleri yoktur. Ama en yüksek ücretleri onlar alır. Avrupa’ya onlar gider, üniversitede, gazetelerde, şu ya da bu kurumda önemli yerlere adamlarını veya sempatizanlarını oturtmak için son derece yoğun bir çalışma yaparlar. Demek ki, bizdeki sağcı ve solcu ayırımının asıl faktörü ekonomik değil ruhîdir” (Karakoç, 1986: 115). Karakoç’un bu cümlelerinde “sağcı”ları son tahlilde “iktisadî” olarak analiz ettiğini hepimiz görmekteyiz. Sağcı ve solcu kavramlarının ayrımının “ruhî” zeminde yapılamaması Karakoç’un tezinin birinci paradoksudur. İkinci olarak eğer solculuk, “en yüksek ücretleri almak, Avrupa’ya gitmek, üniversitede, gazetelerde, şu ya da bu kurumda önemli yerlere adamlarını veya sempatizanlarını oturtmak” anlamlarını taşıyorsa günümüzde “solun yine iktidarda olduğu” açıktır. “Günümüz sol”u Karakoç’a rağmen Sezai Karakoç okumaktadır. Karakoç’a göre “Türkiye’de yoksulun acısını asıl gerçek sağcılar duyar; çünkü bizzat kendileri yoksuldurlar. Solcuysa duymaz, ama duyar gibi yapar” [Karakoç, 1986: 115]. Karakoç’un kendisinden “diriliş beklediği” 1970’li sağcılık, kurduğu güvenlikli siteler, yoğun kentleşme, tüketim toplumu tasavvuru ile “solcu”lukta karar kılmıştır.
Şimdi diğer yazıya gelelim. Karakoç’un bu yazıda “sağcı”lığı Âdem’in hikâyesine bağladığını görmekteyiz. Tıpkı Marksizm gibi Karakoç da “tarih felsefesi” inşa etmektedir. Aşağıdaki alıntıda da görüleceği üzere, Karakoç, kendi tarih felsefesini diyalektik materyalizme muarız olarak konumlar:
“Âdem’in Cennette oluşu sağ bir yaşayışı anlatır. Yani ebedî diriliği. Fakat, solu temsil eden şeytan, araya yasak yemiş buğdayı karıştırınca iş değişir ve sonsuz bir düşüş başlar. Yücelerden aşağılara düşüş. Diyalektik materyalizmin, insanı, metafizik plandan maddeye indirişi, irca edişi gibi. Bugünkü sağ ve solun durumuna bakarsak, fazla değişiklik olmadığını, şemanın aynı kaldığını görürüz” [Karakoç, 1988: 81]. Bu alıntıda son cümle, Karakoç’un sosyalist sola karşı sağcı bloğu tarih felsefesi içinden savunmasını izhar eder. Devam edelim:
“Âdem’in yerini insan almıştır. Şeytanın yerini sol. Buğday ekonomik sistemdir. Araya mutlaka kadınlar da karışır. Bir de Âdem’in aldatılması vardır ki, o da, bugün adıyla sanıyla propaganda dediğimiz şeydir. Tavus kuşu, güdümlü sanat, yılan, milletlerarası kiralık ajanlardır. Cennet kapısından çıkış, hile, taktik, ihtilal stratejisi, darbe-i hükûmet tekniği sanatı onu vermiştir. Sonra düşüş geliyor ki, bu da, sol devrimdir” [Karakoç, 1988: 81].
“Böylece, Tarih, bir bakıma da, sağ ve solun savaşlarının tarihi oluyor” [Karakoç, 1988: 82].
“Çağımızda sol ideolojilerinin uygulanışının modern diktatörlükler doğurmasının kaynağı […] bir iç yaşantı halini alma”masıdır [Karakoç, 1988: 82]. “Sol, şeytanın yönüdür, bir deformasyon olayıdır” [Karakoç, 1988: 83]. “Tarihe bir bakış, Kur’an-ı Kerim’de olduğu gibi, bir sağ ve sol akımı görür. Sağ İslâm’dır. Sol akım da, O’na aykırı ve karşı olan […] Şeytan’ın aslı nasıl ateşse, solun da ateş oluyor. Aksiyonu da yakmak […] Bu noktada kapitalizm ve komünizm birbirine yaklaşır ve sağın karşısında olurlar” [Karakoç, 1988: 84].
Karakoç’un sağcılığı, “İslâmîlik” içinden tanımlamaya çalıştığı ve “tarih felsefesi” inşa ederek “Âdem-Şeytan” çatışmasından okuduğu söylenebilir. Tarih felsefesinde [“Ahiret ve Şehir” başlıklı yazısı: Diriliş Muştusu-1985] bir model kurmakta ise de bunu tarihe uygulamamaktadır. İslam hareketinin “Yeniçağ Medeniyeti” olduğunu söylerken [“İslam’ın Dirilişinde Asya ve Afrika’nın Durumu” başlıklı yazısı: İslam’ın Dirilişi-1995] “İslam açık bir medeniyet, ilerleyen, yeni varyasyonlarını ilerde de bulabilecek bir medeniyettir” ifadesinde “ilerlemeci” perspektife kayar [İslam’ın Dirilişi-1995: 15]. Sezai Karakoç, son tahlilde “sağcılığı” 1970’li yılların “sağ-sol” kavgasının içinde, sosyalist akımların karşısında konumlar. “Durum” başlıklı yazıda “Sağcı düşünce henüz çocuktur ve solcu taktik ve stratejinin oyunlarına gelebilmektedir. Zaman zaman solcuların hedef şaşırtıcı, dikkat kaydırıcı taktiklerine kanarak kendi değerlerini seçmekte güçlük çekmektedir. Ama bunlar geçecek, köksüz, yurtsuz, sevgisiz, inançsız akım bir gün bütün etkisini kaybedince, yerli kültür ve aksiyon, dirilişinin şahdamarında duran hamle özüne dönecektir” [Karakoç, 1989: 162] diyecektir. Karakoç’un sağcılığı “hak ehli” saymasından mülhem şunu demek gerekir ki, “sağcılık hak ehli ise nasıl henüz çocuk olmakta ve solcuların taktik oyunlarına gelmektedir?” Ayrıca “sağcılık yerlilik” ise şu söz tenakuz değil midir: “Âdem’in Cennette oluşu sağ bir yaşayışı anlatır. Yani ebedî diriliği. Fakat, solu temsil eden şeytan, araya yasak yemiş buğdayı karıştırınca iş değişir ve sonsuz bir düşüş başlar. Yücelerden aşağılara düşüş. Diyalektik materyalizmin, insanı, metafizik plandan maddeye indirişi, irca edişi gibi. Bugünkü sağ ve solun durumuna bakarsak, fazla değişiklik olmadığını, şemanın aynı kaldığını görürüz” [Karakoç, 1988: 81].
Allah insanı halifetu’l arz olarak yarattığına göre, Şeytan’a karşı bir varlık olarak “yerliyiz”, toprak-su ehliyiz, “solcuyuz.”
Kaynakça
- Karakoç Sezai, Diriliş Neslinin Amentüsü, Diriliş Yayınları, 1977.
- Karakoç Sezai, Dirilişin Çevresinde, Diriliş Yayınları, 1988.
- Karakoç Sezai, Günlük Yazılar I-Farklar, Diriliş Yayınları, 1986.
- Karakoç Sezai, Günlük Yazılar II-Sütun, Diriliş Yayınları, 1989.

1 yorum:

Felsefeci Tepki dedi ki...

Din’in Diyalektik Anlamı ; TEK BOYUTA Yaslanamaz.
Sayın Karakoç’un mantığına göre sağ elin - sol elin hasmı yada tersi diyebileceğimiz bir şey oluyor. Oysa sağ ve sol eller ; birbirinin tersi değil, birbirilerinin tamamlayıcılarıdırlar.
Aksi halde, insan denilen bir 'Tam'ı ikiye bölünmüş halde görmemiz gerekecektir.
Doğrudur; Denildiği gibi, iyi amel etmiş insanların defterleri sağdan verilecektir. Ama, zaten bir insanın iki eli vardır. Ya sağ olacaktı yada sol olacaktı. Aksi halde karışık olacaktı.
Eğer 'sağ' ve 'sol' Kavramlarını
Kategorize edersek, Kapitalizmi nereye koyacağız. Kapitalizm 'sağ'a sığmıyorsa, sola hiç sığmaz. Çünkü; 'sol' zaten kapitalizmin çelişkisi olarak ortaya çıkmıştır.

İslam Düşüncesinde Diyalektik bir Temel oluşturulabilir mi?.
Evet Oluşturulabilir. Ama Bunu Sağ ve Sol taraf çelişkisi Üzerinden değil; Her ''Hal ve Şartta birbirine ters durmaları gereken, Uç Noktaların üzerinden Kurmak gerekecektir.
Çünkü; Küresel ( yani Üç boyutlu) bir uzayda 'sağ' ve 'sol' tarafları sadece bir çizgiyi ifade edeceği için yetersiz kalacaktır. (Şeytan: beklemediğiniz yön’den insana yaşlaşıyor)
Eğer iyiliği ve kötülüğü iki boyutlu bir uzaya indirgersek ; Uyarıcı (Peygamberlik) ve çelişkisi olan Şeytan'ı iki boyutlu bir uzayda ve yönü de bize ters olan yönden gelmesi gerekecektir ki; nereden yaklaşacağı belli olan bir 'Şey' olur. Yani zikredilen mantıkla, her zaman Sol'dan gelmiş olacaktır.
Dolayısıyla iki boyutlu bir uzay düşüncesiyle 'Beklenemeyen yerden yaklaşma' ya, yorum getirilemez.

ÜÇ BOYUTLU UZAYDA DÜŞÜNMEK ZORUNDAYIZ.
KÜRESEL ÜÇ BOYUTLU BİR UZAYDA AŞAĞI ve YUKARI YÖN OLMADIĞI GİBİ; SAĞ’I ve SOL’U DA YOKTUR. çünkü BİR CİSMİ AYNI BAKIŞLA YÜZÜ DÖNÜK GÖREBİLECEĞİNİZ GİBİ; ARKASI DÖNÜK OLARAK DA GÖREBİLİRSİNİZ.
(Zaten bu nedenledir ki İnançlı insan, kendini Dosdoğru olarak görürken, onun tam tersi istikametinde olan İnançsız İnsan da, aynı şekilde kendini dosdoğru bir yol üzerinde görür.)


DOLAYISYLA ; ÇELİŞİK OLAN İKİ 'ŞEY'İ ; DOĞRUSAL DEĞİL, YÖNSÜZ OLARAK, YANİ BİRER ''NOKTA'' OLARAK GÖRMEK ZORUNDAYIZ.
Çünkü;
Bir 'Şey' diğer bir 'şey'e ancak böyle, ‘’beklenemeyen bir yönden’’ yaklaşabilir. Diğer yandan çelişik olan bu iki noktanın her biri kendi başılarına uzayda bir şey ifade etmezler. Ancak birbirileriyle beraber düşünüldüğünde, ifadeleriyle birilikte düşünülebilir.
( Uzay boşluğunu sonsuz olarak kabul ettiğimizde, iki noktanın birbirine göre durumları ancak söz konusu olabilir.
Eğer biri yoksa, diğeri de bir şey ifade etmeyecekti. Yani Peygamberlik müessesi olmasaydı Şeytanın şeytanlığı da bir şey ifade etmeyecekti.
Yada daha anlaşılır bir dille ; eğer Peygamberi Duruşun( Ahlakın) Yükseltici Nedenleri olmasaydı, Şeytani Duruş’un; Aşağılayıcı nedenleri de anlamsız kalırdı. Birinin Konumu, diğerinin konumuna göre anlam kazanmıştır.
İkisinden Bağımsız Ne vardır? Nesnel anlamda Sonsuz Uzay, Öznel anlamda Allahın Sonsuz Kudreti ( Tebarekelllezi Biyedihil Mulk’u Ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir./ Tabareke Suresi Ayet 1 ; O ne Yücedir ki; Mülk’ü Elinde bulundurur ve Her Şeye gücü yeter )
Genel bir temelden baktığımız da; ANALİTİK FELSEFE TEK BOYUTLU (DOĞRUSAL) ORDİNAT SİSTEMİNDE KORULAMAZ.

Neden kurulamaz? Çünkü ; sağı ve solu olan 'şey' lerin Aşağısı' ve Yukarısı da olmak zorundadır.
Aksi halde Alay-ı İlliğin ve buna ters duracak olan Esfel-i Safilin (Yukarıların En Yukarısı ve Aşağıların En Aşağısı) Uçlarından da söz edilemez. Bu durumda Cennet’in ve Cehennemin de, Yönlerini bulup Analitik İfadeye yerleştiremeyiz.
Onun için ; İman – İnkar uçlarını, bir doğru üzerinde, birine ‘’sağ’ diğerine ‘sol’ diyerek düz bir mantıkla bir inanç felsefesini kuramayız zaten.