Otomobilleşme İdeolojisi

Otomobil, günümüzde vazgeçilmez bir ulaşım aracına dönüşmüştür. Öyle ki otomobil sahibi olmayanlar, kendilerini eksik hissettiklerini dahi söyleyebilmektedir. Reşit olmak araç kullanmakla eşdeğer hale geldi. Ehliyet sahibi olmayan bir gence iş kapısı neredeyse kapalıdır. Araç sahibi olmaya bağımsızlığını kazanmış, birey olmuş gözüyle bakılmaktadır. Toplumda itibar görmek otomobiliniz varsa mümkün duruma geldi. Daha iyi, daha hızlı ve en yeni otomobile sahip olmak güç ve mevki sahibi olduğunuzu gösterir oldu. Araba sahipliğinin bu sembolleri temsil etmesinden dolayı da otomobilleşmeye yönelik eleştirel düşünce neredeyse yok gibidir. Öyle ki bu eleştiri eksikliği, siyasî yelpazenin her iki ucundaki görüşlerde dahi yoktur, olamamaktadır.
Adeta elimiz ayağımız gibi otomobile muhtaç olur hale geldik. Aslında bu benzetme pek de yanlış sayılmaz. Çünkü otomobiller artık bizim ayaklarımızın yerini almış durumdadır. Yürümek modern insan için zahmete dönmüştür. Alışverişe, işe, okula, gezmeye giderken otomobil bizim programımızın vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Hatta yurtdışında (ülkemizde de bazı yerlerde) bazı bölgelerde otomobil sahibi olmadan ulaşımın imkânsız olduğu da söylenmektedir.
Otomobilin hayatımızda bu kadar artan egemenliği bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar psikolojiden israfa, sağlıktan çevreye kadar oldukça geniş çaplıdır. Öyle bir otomobil merkezli hayatlar oluşturduk ki otomobilleşmeden kaynaklı bu hayatî sorunları dahi normal kabul eder hale geldik. Bu kabulleniş aynı zamanda otomobilleşmeyi eleştirenleri de çok romantik kabul etmektedir. Sanki insanlığın başlangıcından bu yana otomobil varmış ve insan otomobil olmadan yaşayamazmış gibi konuşanlar otomobil-sınaî kompleksinin sözcüsü ve tüketicisi olmaktan başka bir şey yapmamaktadır.
Bugün kentlerimizin aldığı şekiller, otomobil odaklı olarak inşa edildiklerini gösterir. İnsanı merkeze alan bir anlayış ile büyütülen bir kent olamaz. Kent büyüdükçe insan o kentte silikleşir, değersizleşir. O bakımdan otomobilleşme kentleşme ile paralel olarak yürütülmekte asfalt yollar da bu ihtiyacın sonucu olarak toprağı örtmektedir. Günümüzde gerek kentleri marka yapmakla gerekse de yol yapmakla övünen siyaset anlayışları popülerdir. Nitekim Başbakanlığı döneminde birçok defa hükümet olarak “yol medeniyettir” düşüncesi ile yola çıktıklarını vurgulayan Recep Tayyip Erdoğan, Konya’daki bir konuşmasında da, “Biz sadece maddî refah anlayışı içinde değiliz. Çevreye ve geleceğe önem veren, gelecek nesillere saygılı bir anlayış içinde Konya’da Tuz Gölü’nü kurtaracak Atıksu Arıtma Tesisi yapılıyor” dedikten sonra “Yapılması planlanan 744 kilometre duble yolun 285 kilometresi tamamlandı. Ülkemizde Cumhuriyet tarihinde yapılmayan yolları, yarım bırakılan yatırımları biz 4 yılda tamamladık” diye sözlerine devam etmiştir.[1]
“Yol medeniyet” ise ABD’de bizimkinden çok daha geniş ve çok daha fazla şeritli yollar vardır. Peki, ABD’yi medeniyet kurmuş olarak mı değerlendireceğiz?
Yukarıdaki fotoğraflarda Arjantin’de bulunan bir cadde görülmektedir. Buenos Aires’te bulunan bu cadde, dünyadaki en geniş cadde olarak Guinness rekorlar kitabına da girmiştir.[2] İkinci sorumuz; Arjantin medeniyet mi kurmuş oldu?
Bunun gibi çok farklı ülkelerden çok değişik maddi refah ölçütü sayılan yapılar gösterilebilir. Fakat yazıyı fazla uzatmaya lüzum yoktur. Sözün özü daha fazla yol yapmakla, daha çok köprü inşa etmekle, daha fazla kentlere göç etmekle medeniyet kurulmuş olmaz, bunlar da medeniyet değildir, hatta medeniyet ile yakından ilgisi yoktur. Eğer ki medeniyet sözüyle uygarlığı kastediyorsanız o zaman haklısınız. Tüm bu sayılanlar uygarlıktır. Ancak Batı uygarlığının da İslâm medeniyeti ile bir ilgisi yoktur. Bizler bunları medeniyet sanıp ithal ettikçe Anadolu insanı sömürülmektedir, her an Allah’ı tesbih eden canlı yaşamı sona ermektedir, Allah’ın bize lütfettiği iklimde bozulmalar olmaktadır. O halde bunlar medeniyet olmadığı gibi İslâmi de değildir. Kısaca İslam medeniyeti değildir. Batı uygarlığıdır.
Türkiye kendi tarihi-kültürel, sosyolojik, manevi yapısına uygun politikalar geliştirmek yerine Batı’nın geçmiş olduğu yoldan gitmekle ve gelişmiş ülke olma hevesiyle İslâmî yapısına ters sonuçlar ile yüzleşmek durumunda kalmıştır. Bu ise ülkemizde aydınların çelişkili konuşmalarına neden olmaktadır. Ülkemiz otomobil sahibi olmaktaki doyum noktasını dahi Batı’ya bakarak belirler durumdadır. Aşağıdaki ifadeler Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın 2011 yılındaki bir çalışmasından alınmıştır:
“Bununla birlikte; 2010 yılında karayollarını kullanan araçların gerçekleştirdiği 80,1 milyar taşıt x km değeri ile yük ve yolcu taşımasında, 190,4 milyar ton x km ve 226,9 milyar yolcu x km’ye ulaşılması; 1.000 kişiye düşen 108 otomobil ve 214 toplam taşıt sayısı ile gelişmiş ülkelerin ortalama değerleri olan 350-500 otomobil ve 450-650 toplam taşıt sayısı değerlerinin oldukça altında yer alması; özellikle otomobil sahipliliğinin Türkiye’de doyum noktasının çok altında bulunduğu ve önümüzdeki on’lu yıllarda ekonomik gelişmelere bağlı olarak çok daha üst seviyelere yükseleceği gerçeğiyle karayolu altyapımızı da geliştirmek ve modernleştirmek zorundayız”[3]
Otomobilleşmeyi ve kentleşmeyi durduracağını söyleyen bir siyasî parti sizce yüzde kaç oy alırdı? Böyle bir seçim vaadinin hiç popülist olmadığını biliyorum. Peki, Türkiye’de mevcut siyasi partiler içinde böyle bir seçim vaadi olan parti duydunuz mu? Hayır, duyamazsınız çünkü bu partiye oy getirecek bir vaat değildir. Çünkü bu vaat sermayenin zararınadır. Kent nüfusunu çoğaltmak, petrol ve gaz endeksli bir düzeni devam ettirmek varken bu düzenin bozulması çoğu kimsenin işine gelmeyecektir. Türkiye’nin petrol ve gaz bağımlısı bir üretim düzenine alternatif çözüm önerileri de romantik antikapitalist görüşler olarak kenara itilmektedir. Şunu söylemek gerekir ki bir kenti ne kadar rezidans, AVM ve otomobille doldurursanız o kadar küresel kapitalizme hizmet ediyorsunuz demektir.
Müslüman bir ülkede çevreye zararı kanıtlanmış, yılda dört bin vatandaşımızın ölümüne neden olan, ülkemizi petrolde dışa bağımlı yapan, toprağı asfaltla örterek canlı yaşamına kasteden, enerji ve kaynak israfına neden olan, trafik tıkanıklığı oluşturarak insan ömrünün önemli bir kısmının yollarda geçmesine neden olan otomobillerin yaygınlaşması zihinsel kırılmanın sonuçlarıdır. Otomobil merkezli ulaşım sisteminin küresel sermaye için destek oluşturduğu bir gerçektir. Yoksa medeniyet olarak sunulan hiçbir ürün insanın yürüyerek evden okula, işyerine, alışverişe gitmesine engel olmamalıdır. Kentleşme siyaseti ile birlikte yürüyen otomobil tüketimi kent içinde ulaşımın artması ile mesafelerin genişlemesi sonucu ortaya çıkmış bir arızadır. Dolayısı ile bugün çevremizin otomobil ile işgal edilmesi verili bir durum değil sonradan ortaya çıkmış yapay durumdur. Bu anlamda otomobilleşme 20. yüzyıl kapitalist sistemin bir ürünü olarak dünya çapında kullanılmaya başlandığından sistemin önemli bir başarısı olarak da görülebilir.
Özellikle İstanbul’da trafiğin yoğun olduğu sabah ve akşam saatlerinde trafikte ortalama hızın 10-15 km’ye kadar düştüğü görülmektedir. Bu durum sadece özel araç sahiplerini değil toplu taşımayı kullananları da mağdur etmektedir. Ayrıca İstanbul’da toplu taşımadaki sıkışıklığı yaşayınca insanın toplu taşımayı tavsiye edesi de gelmiyor. İsmet Özel’in dediği gibi “Yolda yürüyoruz diye asfaltı eleştirme hakkı elimizden alınamaz.” Kenti bu kadar büyütüp mesafeleri artırdıktan sonra kentleşmeyi, yol ve köprü yapımını eleştirenlere “eleştiriyorsanız kullanmayın” demek meselenin nereden kaynaklandığını kaçırmış olmak demektir. Otomobilleşmeye yönelik eleştiriler aynı zamanda kentleşme politikalarına da dönük bir eleştiridir. Bu anlamda alternatif önerilerine yol açmak için mevcut politikaları eleştirmek bunları kullanma zorunluluğunu ortadan kaldırmıyor.
Trafik tıkanıklığını azaltmak için daha fazla yol, köprü vs. yapmak görüldüğü gibi trafiği azaltmıyor. Zaten bu durum bir kısır döngü şeklinde devam eder. Daha fazla yol yapımı trafik tıkanıklığını çözmek bir yana tıkanıklığa neden olur. Bu kısır döngü otoyol yapımının kara delik teorisi olarak isimlendirilir. Bu teori şu şekilde işler:[4]
Yol tıkanıklığı
Otoyol yapımıyla birlikte kapasitenin büyümesi
Kentin yayılma alanının büyümesi ve böylece otomobile tahsis edilecek yeni alanların ortaya çıkması
Otomobille yapılacak yolculuklar ile bu yolculukların sürelerinin artması
Yeni oluşan yol tıkanıklıkları
Teoriye göre tıkanıklığı azaltmak için trafiğin yoğun olduğu şebekelere ek caddelerin yapılması tıkanıklığı yarım kat artırmaktadır. Bunun nedeni, sürücülerin yeni yapılan caddeyi alternatif olarak tercih etmesi ve böylece gerek caddede gerekse de ara yollarda sıkışıklığa yol açarak trafiğin genelinin sıkışmasına neden olmasıdır.
İstanbul’da sabah saatlerinde yürüyerek bir BMW’yi geçebilirsiniz. Kenti alabildiğine büyütüp 20 milyon insanı buraya doldurmak insanı yok sayan bir siyasettir. Kentin yoğunlaşmasından hem siyaset kazanıyor hem belediyeler ve sermaye iyi rant alıyorlar. Yolların asfalt ile kaplanması Müslümanların canlı yaşamına ve doğaya değer vermediğini gösteriyor. Toprağı kapatmak medeniyet değildir. Toprağı üretim amaçlı değil de rant elde etmek için kullandırmak küresel sermayeye bağımlılığı artırmaktadır. Kağnı arabasını hor gören modern Müslüman faizle araba alıp kağnı gibi işe gitmeyi medeniyet sayıyor.
Benzinin pahalılığından şikâyet eden günümüz insanı neden otomobile bağımlı bir hayat yaşadığını sorgulayamamaktadır. Ancak otomobile yönelik şikâyetlerimiz en çok kullanılan ulaşım aracı olmasından dolayıdır. Kenti büyütüp ulaşımı metro, metrobüs ve diğer alternatif araçlarla sağlamak da dışa bağımlılık ile sonuçlanır. Bu nedenle çözüm olarak mevcut kentleşme politikalarının terk edilmesi şarttır. Kentleri büyüten siyaset iflas etmektedir. İnsanlara yürüyüş hakkı verilmelidir. Şehirler insanı merkeze alan politikalar ile düzenlenmelidir. Küresel kapitalizme hizmet eden üretim modelinden vazgeçilmelidir. Anadolu insanının rant için yapılan rezidans, AVM, gökdelen inşaatlarında ölmesinin önüne geçecek olan toprakta üretim sistemi teşvik edilmelidir. Anadolu’nun bereketli toprakları üretim amaçlı kullanılmalıdır. Anadolu insanının sömürülmesine engel olunmalıdır. Köylü, esnaf, zanaatkâr kesimlere yönelik politikalar geliştirilmelidir. Doğu ve Güneydoğu’dan ailesini ve geçimliğini bırakıp gelen vatandaşlarımızın inşaatlarda ölmesine izin verilmemelidir. Anadolu’yu küresel sisteme pazar olarak kullandıran siyasetten dönülmelidir. İnsanlarımızın proleterleşmesine göz yumulmamalıdır.
Kaan Yiğenoğlu
Dipnotlar
[1] “Yol Medeniyettir
[3] Ubak.gov.tr, s. 21-22.
[4] Gina Kolata, “What If They Closed 42nd Street and Nobody Noticed?” The New York Times.

Hiç yorum yok: