Muhafazakârlığın İki Yüzü

İkinci Baskıya Önsöz
“Tekerrürün diyalektiği kolaydır; çünkü tekrar edilen var olur -aksi takdirde tekrar edilemezdi- ama varolması tekerrürü yeni bir şeye dönüştürür.”
[Søren Kierkegaard, Tekerrür]
“Yeniden inşa edilmiş bir soru, asla ilk ufku içinde duruyor olamaz.”
[Hans-Georg Gadamer, Hakikât ve Yöntem]
Muhafazakârlığın İki Yüzü’nün (2009) temel amacı, muhafazakârlığı bir siyasal düşünce ve ideoloji olarak çözümleyen yeni bir bakış açısı ortaya koymaktı. Başlıca varsayımı ise, muhafazakârlığın iki yüzünün bulunduğu ve dikkatimizi “tarihsel blok” tarafından söylemsel olarak tahkim edilen “kültürel” boyutuyla sınırlamazsak, şimdiye dek muhafazakârlığı ele alırken düşülen yanılgıların büyük ölçüde sorumlusu olan kültürelci metodolojinin tuzaklarından kaçınabileceğimizdi.[*]
Kitabın ilk baskısından bu zamana geçen beş senenin ardından bakıldığında, kültürelciliğin muhafazakârlığı açıklama konusundaki eksikliklerine daha fazla kâni olduğumu rahatlıkla ifade edebilirim. Fiilen varolan muhafazakârlık yerine arkaikleştirilmiş bir muhafazakârlık portresinden hareket eden bu yaklaşım, hem analitik hem de politik açıdan belli sorunlara yol açmaktadır.
Bu sorunları, kitabın yayınlanmasından sonraki entelektüel faaliyetlerde de ifade etme imkânı buldum. Bu zaman zarfında, konuyla ilgili kitaplarım vesilesiyle birçok konferans ve sempozyuma konuşmacı olarak davet edildim; dönemlik seminerler verdim; muhtelif söyleşilerde kitabın tezlerini daha fazla izah etme ve geliştirme fırsatı yakaladım[**] Bütün bu teorik faaliyetler, yazar olarak kitapla ünsiyetin kopmamasını sağladığı gibi, kitaptaki yaklaşımlara yönelik okuyucu yorumlarıyla karşılaşmak açısından da bulunmaz fırsatlardı.
Bunların eleştiri minvalinde değerlendirilebilecek olanlarından kısaca sözetmek gerekirse, temel olarak üç grupta toplamak mümkün görünüyor: İlki, muhafazakârlığın bir ideolojik formasyon olarak değerlendirilmesi gerektiği konusundaki kararlı yaklaşımıma karşı onun belli belirsiz, hatta neredeyse apolitik ve anti-ideolojik bir “tutum alma” olduğu yönündeki çıkıştı. Muhafazakârlığın ele aldığım (düşünce ve ideoloji) boyutundan başka türleri olabileceği düşünülebilir. Ancak bu eleştirinin muhafazakârlığın (büyük harfli) Tarihin, politikanın, ideolojilerin, çatışmaların dünyasındaki konumunu azımsadığını ve hatta bazı durumlarda (eleştirinin) bizatihi kendisinin muhafazakârlığın “ideolojiler-üstülük” vehminin parçası telakki edilebilecek bir ideolojik yaklaşımı sergilediğini düşünmeye devam etmekteyim.
İkincisi, muhafazakârlığı milliyetçilikten bağımsızmış gibi ele aldığıma dikkat çeken bir eleştiriydi. Milliyetçilik-muhafazakârlık ittifakının sadece Türkiye’deki muhafazakârlığı değil, (Edmund Burke’ün “İngiliz -milli- özgüllüğü” ile muhafazakârlığını mezcetmesi hatırlandığında) Britanya modelini açıklama yeteneğini de haiz olduğu aşikâr. Dolayısıyla bu eleştirideki haklılık payı inkâr edilemez. Yine de milliyetçilik ve muhafazakârlığa Türkiye’de Liberal Muhafazakârlık ve Nurettin Topçu (Dergâh Yayınları, 2008) kitabımda “tahammülü güç ayrılık” bağlamında değindiğimi hatırlatarak cevap vermem mümkün olabilir. Buna benzer bir eleştiri de, kitapta İslâmcılık konusunu kendi özgül ağırlığıyla ve daha ayrıntılı bir biçimde ele almadığım noktasındaydı. Oysa, İslâmcılık, ilgili makalede öncelikle muhafazakârlığı tanımlamak ve muhafazakârlıktan farkları açısından ele alınmaktadır ki, bu tercih kitabın amaçlarına aykırı değildir.
Üçüncü eleştiri ise, muhafazakârlığın somut siyasi tezahürlerini ele almayan teorik bir bakış açısıyla sınırlı kaldığım yönündeydi. Bu eleştiri de kısmen haklı. Çünkü kitapta muhafazakârlığın siyasi taşıyıcısı olan AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) ve programı üzerine müstakil bir makale bulunmamaktadır. Buna karşılık, kitabın asıl amacının fiilen varolan muhafazakârlığı anlamak ve eleştirmek üzere belli temalar, temeller ve açıklama kategorileri önermek olduğu yönünde bir yanıt verilebilir. Ayrıca, az sonra değineceğim gibi, kitaba dâhil edilen yeni makalede bu son eleştirinin talepleri belli bir ölçüde karşılanıyor.
Nihayetinde eleştiriler bunlar. Nitelikli eleştiriyi -memleketin edebî ve politik kamusunun hâlihazırdaki umut kırıcı ahvâli de hatırlanırsa- bir talih ve hatta liyakât beyanı telakki etmeli elbette. Şunu da eklemeliyim ki, yazarı için en sevindirici olan, kitabı doktora öğretimime kadarki dönemde kaleme almama ve bir doktora tezinden değil, konuyla ilgili makalelerimin bütünlüklü bir biçimde derlenmesinden oluşmasına rağmen bir doktora tezi muamelesi görmesiydi.
Diğer müspet tepkileri tek tek sıralamak fazla yer kaplaması bir yana uygun da olmaz.
Bununla birlikte, sohbetlerimizde ve bazı eserlerinde kitabı varolan muhafazakârlık kitaplarıyla mukayese ederek tebrik ve desteğini açık bir biçimde gösteren, yazarını kitapla ilgili başka entelektüel faaliyetlere de yönlendirerek üretmeye ve meseleyle ünsiyeti sürdürmeye sevkeden İsmail Kara’yı ve Ezel Erverdi’yi anmadan geçemem. Ezel Erverdi’yi bundan sekiz sene evvel Dergâh Yayınları’nın bürosunda ilk karşılaşmamızdan beri hürmet ve muhabbetle anıyorum; “üslûp” hakkında söylediklerini ise hâlâ hoşnutlukla hatırlıyorum. İsmail Hoca, formel olarak öğrencisi olmasam da, 2007’de ilk kitabımı yayımlamayı teklif etmesiyle başlayan ve hayatımın kamusal kısmını önemli ölçüde değiştiren bir süreçte, okuyucuya ulaşarak fikirlerimin duyulmasını sağlamasının yanısıra destekleyici, teşvik edici ve cesaretlendirici olmuştur. Ezel Erverdi ve İsmail Kara’ya en içten teşekkürlerimi sunarım.
İkinci baskısı için yeniden okuyup gözden geçirirken, kitabın muhafazakârlığı geleneksel/uzlaşımsal anlama biçimlerinin dışında analiz etme yolunda bir katkı sunma amacını büyük ölçüde gerçekleştirdiğini ve bu konuda belli bir okuyucu kitlesine ulaşabildiğini görmekteyim. Muhafazakârlığa yönelik ilgi de, o tarihten bu yana, azalmak şöyle dursun, neredeyse zirveye çıktı. Ayrıca, içinde bulunduğumuz tarihsel durumda, muhafazakârlığı eski kalıplar uyarınca değerlendirme mesaisi önemini yitirmeye başladı ki, bu, hem kendi içinde hayırlı bir gelişme hem de kitabın tezlerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından kaydadeğer. Mevcut muhafazakâr iktidar partisinin ideolojisi, söylemleri ve icraatlarının -ya da yeni baskıya eklenen bir yazıdaki terimle “tekno-muhafazakârlık”ı-muhafazakârlığı “tutuculuk/geleneksellik”e indirgemekte en katı tutum takınan yorumcuları bile şöyle ya da böyle yeniden düşünmeye sevketmiş olması zaten beklenir.
Kitabı yeni baskıya hazırlarken baştan sona bir daha okuyup tashih etmenin yanısıra muhtevaya dair birkaç önemli değişiklik de yaptım. İlk baskıda yer alan bir bölümü çıkararak, Çağdaş Üç Tarz-ı Siyaset Üzerine Eleştiri Yazıları: Tekno-Muhafazakârlık, Kemalizm ve Liberal Sol’un Eleştirisi’ndeki (Dergâh Yayınları, 2012) bir makaleyi “muhafazakârlık” konusunun bütünlüğüne ve güncelleştirilmesine katkıda bulunacağı düşüncesiyle bu kitaba aldım.
Son olarak, bu yenilenmiş baskının muhafazakârlık tartışmasına daha iyi müdahale edeceğini umuyorum. Zira burada -Kierkegaard’ın söyleyebileceği gibi- basit bir tekerrürden ziyade, yeni bir şey sözkonusu: “Tekerrürün diyalektiği kolaydır; çünkü tekrar edilen var olur -aksi takdirde tekrar edilemezdi- ama varolması tekerrürü yeni bir şeye dönüştürür”. Bunun gibi, ortaya atılmış soru(n) yeni bir tarihsel bağlamda tedavüle konulduğunda, ilk ufkuyla bir koşutluk arzetse dahi onunla özdeş değildir; yani bundan böyle -Gadamer’in “hermenötik zorunluluk” olarak adlandırdığı duruma yakın nedenlerden ötürü- yeni bir anlam ufkunda durmaktadır: “Yeniden inşa edilmiş bir soru, asla ilk ufku içinde duruyor olamaz”. Elinizdeki kitap, düşünce ve ideoloji üzerine bir eser olup bunun hakkını konunun gerektirdiği ölçütlerde ve yazarının müktesebatı ölçüsünde vermeyi amaç edinmişse de bir fildişi kulede yazılıp güncellenmedi; bir politik anlam ufkunu varsaydı; onun inşasına mütevazı bir katkıda bulundu ve bu ufka iştirak etti. Kitabı, politik oluşumu belli bir aşamaya ulaşmış bulunan; “tekno-muhafazakârlık”ın eleştirisini yaparken Kemalizm’le eleştirel mesafesini korumaya özen gösteren; “tarihsel blok”un ötesine geçme çabasını düşünce ve aktivizmleriyle ortaya koyan; ortak ufukları paylaştığımız tarihsel öznelere armağan etmek isterim.
Fırat Mollaer
Ankara, Kasım 2014
[*] Bu konuyla ilgili, özellikle kitabın beşinci bölümünde yer alan “Kültürelcilik ve Karşı-Kültürelcilik Gelgitinde Muhafazakâr Yanılgı” başlıklı makaleye bakılabilir.
[**] “Dünya Bülteni” sitesinde ve “İştirakî” blogta yayımlanmış son iki söyleşiye bakılabilir.

1 yorum:

Murat AYGEN dedi ki...

Türkiye'de adı-bilinenlerden kimse Donald Trump'ı uluorta savunacak kadar muhafazakar (sağcı) değildir. 35 yıldır tanıdığım ve çok sevdiğim bir dostum vardır. Ancak üç-beş kişinin okuduğu dergi ve gazetelerde yazar (blog yazmayı öğrenemedi). Bu arkadaş her sabah aynanın karşısına geçer ve kendi kendine “nasıl daha sağcı olabilirim” diye sorardı. Kendisi ile hemfikir olmayan herkesi de bir refleks olarak Komünistlik'le suçlardı. “Sağ”, “sağ”, “sağ” yapa yapa, sonunda iSMET iNÖNÜ'cü oldu! Trump'a da hayran tabii. İster inanın, ister inanmayın..