Medyanın Vicdan Ayakları Karşısında Yırtık Lastik Ayakkabılar

Kişisel sebeplerden biraz da uzaktan takip ettiğim bir haftanın ardından medya ve haberlerden gözümün önüne tek bir kare kaldı geçen haftaya dair. Bir baba ve yırtık lastik ayakkabısı...
Günümüzde medya yırtık bir lastik ayakkabının çok fazla görülmediği bir alan, o açıdan üzerine konuşmaya değer. Bir ayakkabı görünecekse medyada genelde şaşalı bir görüntüdür bu. Bir moda programıdır çoğunlukla. Ya da dün bir şekilde karşılaştığım haberdeki gibi, malum “lastik ayakkabı” haberinin birkaç dakika ardından gösterilen “futbolcuların ilginç ayakkabı tercihleri” haberi gibi yine “moda” çerçevesinde anlaşılabilecek haberler.
Bu iki gösterim biçimi arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Bir parçanın iki zıt yönü olmaları sebebiyle diyalektik bir bütünlük oluşturuyorlar aslında. Marx kapitalizmin bir yandan büyük bir servet birikimi bir yandan da büyük bir sefaletin birikimi olduğunu söylerken, ve nesnelerin aslında sosyal ilişkilerin göstergesi olduğunu belirtirken tam da böyle bir bütünlükten bahsediyordu. Bizim kesinlikle dışında olmadığımız içinde olduğumuz bir çelişkidir bu. Peki medya sanki hiçbir çelişki yokmuş gibi bir yandan şaşalı ayakkabıların ileticisi, öte yandan da kısa bir süreliğine de olsa yırtık bir ayakkabının ileticisi olmayı “aynı anda” başarabiliyorsa, burada lüks ayakkabının ne anlama geldiğini anlayabiliriz belki, ama peki bu yırtık ayakkabı ne demektir?
Bu biraz da provakatif olma pahasına basit bir vicdan gösterisidir bana kalırsa. Elbette bütünüyle vicdanının gerçekliğini yitirmiş tamamen bir gösteriye hapsolmuş bir dünyada olduğumuzdan bahsedemem, zira her gösterinin içinde bir “gerçek” payı da olduğunu düşünüyorum. O ayakkabının birçok kişinin, medya içerisinde “lüks ayakkabılarıyla” programlar sunan spikerler de dahil olmak üzere birçok kişinin vicdanını sızlattığından eminim. Hala da bir şeylere dair inancımız varsa bunun bir parçası da bu vicdanın hala varolmasına dayanır tabii ki. Ama bütün bunların yanında medyanın temsil ettiği genel “vicdan”, kendi giydiği ayakkabıyla görüntüsünü çektiği ayakkabı arasındaki tezatın bütünlüğünü oluşturamayacak “anlık vicdandır”. Lukács bu bütünlüğü görmemimizin önündeki en büyük engelin “şeyleşme” olduğunu söylüyordu. Ayakkabı moda programları aracılığıyla basit bir “şeye” dönüştüğü anda, yırtık lastik ayakkabı da vicdanın “şeyine” dönüşür. Böylelikle de bütünlüklü vicdana ulaşılamaz.
Ne demek istiyorum? Kapitalist medyanın genel gösteri-sansasyon stratejisinin etkisiyle ki bu kapitalist şeyleştirmenin uzantısıdır, her şeyi “bir ayakkabının yırtıklığına” indirger. Mesele aslında bir ayakkabının yırtıklığı kadar basittir gerçekten de, yukarıda özetledim. Ama o parça bir bütünlüğün parçası haline dönüştürülebilirse anlamlıdır. Fakat burada gördüğümüz “kendi vicdani ifadesinin” bu sansasyonel “başarısına” kendini o kadar kaptırır ki, asıl sorgulanacak şeyler yavaş yavaş kadrajın dışında kalır, çünkü kamera ayakkabıya zoomlamıştır. Mesela o ayakkabıya gösterilen önemin kendisi bizim vicdanlılığımızı gösterir belki ama hiç düşünmüş müyüzdür “ayakkabının” bu kadar üzerinde durulmuş olmasının o babayı incitmiş olabileceğini. Yoksulun “görünmez” olma isteğinden bahsedilir sosyolojik çalışmalarda. Kimisi görünmek istemez, bütün yoksulluğuna rağmen, muhtaçlığının bilinmesini dillendirilmesini istemez.  Söz konusu baba için de aynı şeylerin geçerli olduğunu şu cümlelerinden anlıyorum:
"Bana çok söylediler, 'ihtiyacın varsa bize söyle' derler. 'Tamam söylerim' derim. Ama yine de söylemem. Ayıp olur, telaşe olur. Yaşım genç. Aylığımı aldığımda ayakkabıyı alırım. 'Paran yoksa para verelim' derler. 'Param var derim ızdırabımdan. "Param yok, param olsa ben bu ayakkabılarla gezer miyim milletin içinde. 'Elindeki lastiği atıver' derler. 'Atarım ben, siz karışmayın' derim. Elin kadar ben alamadım mı? Elin kadar ben giyemedim mi Param yok alamadım. Dişlerim yok. Eşimin de benim de dişlerim tükendi. Doktora yaptıracağımız dişler 'tutar mı tutmaz mı' diye sorduk. Yoksulluk nedeniyle gidip taktıramadık. Eğer orada param olsaydı, hemen taktıracaktım."
Param var derim ızdırabımdan cümlesi, parasızlığının bilinmesinin parasızlığın kendisinden daha fazla acıttığının en yalın ifadesidir belki de. Burada “medyanın” ayakkabıya zoomlayıp kendi vicdani şovunu yapma, pornografik sansasyonelliğe yönelme stratejisi babanın ne hissettiğini “önemsemez.” Yani burada “yoksul” bir bakışın nesnesi haline dönüştürülmüştür. Medyanın umrunda olan gerçekten “yoksulun kendisi” değildir, yoksulun o “anlık” görüntüsünün yarattığı etkidir. Ben bu okuduğum cümlerden sonra yerin dibine geçiyorum. Bir insanın “gizlemek istediği” bir şeyi “ayıp olur” “telaşe olur” dediği bir durum karşısında, “ne hissedebileceğinin bu kadar az önemsendiği” ama tam da bir ters döndürmeyle “sanki çok önemsiyormuş gibi gözükmesinin” sağlandığı bir yayın şovuyla karşılaştık, utanıyorum. Belki kafaya taktığım şey birilerine abartılı gelmiş olabilir ama bu abartılı gelmenin kendisinin de bir ideolojik sorun olduğunu düşünüyorum. Babanın ne hissettiğinin bizim neyi ifade etmek istediğimizden daha az önemli olduğunu iddia eden ideolojik bir sorun.
Bitiriken şunu söyleyeyim. Bu biraz da “didikleme” yöntemiyle medyanın aslında nereden baktığının anlatılma çabasıydı. Ve belki de bizlerin nereden baktığının anlaşılması çabasıydı. Konuya dair örnekler çoğaltılabilir:
Soma’yı “gösterdiği”, “ifade ettiği” kadar dert eden bir medya Soma’nın sebebi olan rant stratejilerinin uzantısı olan inşaat şirketlerinin reklamını Soma haberlerinin arkasına koymaz. Yırtık ayakkabı meselesiyle bu kadar ilgili olan aynı medya, Togo ayakkabı işçilerinin grevini, bu kişilerin grev esnasında söyledikleri “maaşımızdan daha pahalı ayakkabı yapıyoruz” cümlesini ne kadar gündemlerine almışlardır? Madem “yırtık ayakkabı” bir sorundur, o halde geçtiğimiz günlerde işten atılan Ülker işçilerinin “alamayacakları” “yeni” “ayakkabıları”, futbolcu ayakkabılarından daha mı önemsizdir... Yoksa Ülker’le yapılan reklam anlaşmalarının yayın stratejisiyle bir ilişkisi var mıdır?
Timsah gözyaşları demek biraz vicdansızca... Ama bütün bu saydıklarım ışığında bu “ayaklar” ve “ayakkabılar” öyle gözüküyor ki medyanın vicdan ayaklarıdır.
Fırat Konuşlu

Hiç yorum yok: