Küçükömer'in Sağı ve Solu

Sosyalist gelenek içinde bir iktisatçı olan İdris Küçükömer'in Düzenin Yabancılaşması[1] kitabı, yayımlandığı dönemde ve sonrasında tartışılırken yaygın olarak “Türkiye'de sol sağdır, sağ soldur” gibi bir kalıp içinde zikredildi. Bu söylemin genelde sağ kesimin hem CHP'yi ve sol geleneği taşlamak hem de kendileri için evrensellik diyebileceğimiz bir pâye edinmek niyetiyle üretildiği söylenebilir. Kitabın bu tezini başlı başına bir bütünmüş gibi ele almak da bir hata olacaktır: Çünkü Küçükömer, vefatından önce kitaplaştırmak için aldığı notlarında (Halk Demokrasi İstiyor mu?[2] Düzenin Yabancılaşması'nı “sivil toplum” olgusunun sağlıklı bir zemine oturtularak tartışılması amacıyla yazdığını belirtir. Demokrasinin pratiğe geçmesi için tıpkı Avrupa toplumlarında olduğu gibi bir sivil toplum ihtiyacı vardır: Türkiye'deki siyasal kutuplaşmanın sağını ve solunu da bu sivil toplumun işlevi üzerinden değerlendirerek tutarsızlıklarını gösterir.
Burada öncelikle Küçükömer'in sağ, sol, demokrasi, ilerleme gibi kavramları kullanırken nasıl bir paradigmaya yaslandığını izah etmek için onun iki eserindeki bazı noktaları ele almak gerekiyor.
Öncelikle, sivil toplum kavramıyla ne kastediliyor?
Türkiye'nin, cumhuriyet tecrübesinden çok önce başlayan tarihî gerekçeler nedeniyle, askerlerin yönetimde söz hakkının bulunması gerçeği ve şimdiki nesillerin askerî darbelerle tecrübî yahut sözlü olarak yüzleşme hâlleri nedeniyle eksik bir biçimde sivil toplum kavramı, askerlerin hariçte tutulduğu bir düzeni çağrıştırıyor. Bu sebeple, örneğin askerî darbe döneminde getirilmiş anayasanın değiştirilerek sivil bir anayasa yapılması hakkında söylevler veriliyor. Fakat -bir örnek olarak bakarsak- bu "sivil" anayasayı hazırlamak için Meclis içerisinde bir "komisyon" tertip ediliyor ve başına, darbe döneminde askerlerin onayıyla Meclis'e girmiş bir şahıs geçirilerek çalışmalara başlanıyor. Bu örnek bize Türkiye'de sivil kelimesinin "asker olmayan" gibi bir karşılığı olduğunu basitçe gösteriyor.
Fakat Küçükömer'in ele aldığı mesele bu değil; o, “Türkiye Batılılaşamaz” derken, Osmanlı devlet geleneğinin Avrupa'da ortaya çıkan siyasî gelenekle bütünleşemediğini, hem Osmanlı'daki reformların hem de cumhuriyet dönemindeki devrimlerin buna çok uzak olduğunu vurgulayarak, temelde sivil toplumdan yola çıkar. Toplumları iki tipe ayırır: Sivil toplum, “ihtiyaçların giderildiği, piyasaya dayalı toplum”dur ve Avrupa'da görülen budur; diğer toplum tipi ise politik toplumdur, bunlar “karar üretilen toplum”lardır. Bu farklılaşma onun Doğu-Batı ayrımı ile şekillenir: Batı'da sivil-politik toplumlar ayrışmıştır ancak Doğu'da bu ayrım yoktur. Bunun bir göstergesi olarak konsey ve parlamentoları ele alır. Batı'da iktidarın bölünmüşlüğü; onun, farklılaşmış toplum içindeki çatışmalar eliyle yürütülmesi noktasındadır: Aile, kabile, tabaka ve sınıflar arasındaki iç ve dış çatışmalar sivil toplumu var eder. Doğu'da bu çatışmalar olmadığı için sivil toplum yoktur. Batı'da politika bizatihi üretimi denetleyen citizen’lar eliyle yapılırken, Doğu'da üretimle ilgisi olmayan görevliler, bürokratlar eliyle yapılır.
Avrupa'da Grekler'den Roma'ya, Ortaçağ'dan demokrasiye uzanan süreçte aktif bir citizen/civis/yurttaş olgusu vardır. Bu yurttaşlık ülkeye değil, bir kente, city'ye aittir: Yunan demokrasinin yürütücüsü olan civis, “toprak sahibi, eliyle çalışmayan, erkek” yurttaşlardır. Bu unsur Avrupa için temel karakteristiklerden birisidir, çünkü Roma senatosunda da feodal örgütlenmede de mülk sahibi civis, toplumsal yönelime etkin olarak müdahil olabildiği gibi politika yapma hak ve görevine de sahiptir. Küçükömer, “hürriyet=sorumluluk çağımız için demokratik kriterdir.” Derken, “özgür” insanın politik sorumluluğunu gösterir. Benzer şekilde demokratik dönemde de burjuva sınıfı yönetimi biçimlendirmektedir. Civis, mülkiyet sahibi olarak üretimi denetleyen güçtür.[3]
Doğu ya da Asyatik toplumlardaysa civis gibi tabakaların oluşmasına imkân tanıyacak biçimde mülkiyet sahipliğine devlet tarafından izin verilmediği için üretimi denetleme işi bürokratların görevidir. Yine politik alanda alınacak kararlar da mülkiyetle ilişkisi olmayan idarecilerce alınır. Artı-değer, Avrupa'daki özerk yapılara akışının aksine Asya'da doğrudan merkezî devlete gider.
Bu durum, iki model arasında toplumsal yapılanma biçimlerinde bazı farklılıklar var eder: Avrupa'da iktidar yapısı kent devletleri, özerkleşmiş feodaller, özerk kentler biçiminde oluşurken Asya'da merkezî devletleşme ön plandadır. İktidarın Avrupa'daki bu bölünmüş yapısı ve maddî güç ile politik karar arasındaki doğrudan ilişki kapitalizmle birlikte bir sivil toplum olgusuna imkân vermiştir: Çağdaş demokrasiler içerisinde gözlenen sendika, belediye, parlamento gibi kurumlar, görece sonradan ulusçuluk ideolojiyle birlikte ortaya çıkan (1789) merkezî devletlerin içerisinde sivil bir alanı oluşturur ve Yunan'dan beri süregelen bu kent karakteri; yerel meclisler, senatolar, halk meclisleri, konseyler, parlamentolar eliyle farklı iktidar odakları tesis ederek karar alma ve alınan kararların denetimi mekanizmalarını işletir. Bu sebepten, Avrupa'da bu süzgeçlerden geçecek fikir ve değerler merkezde toplanıp anayasaya dönüştüğünde sivil bir anayasa ortaya çıkabilir. Asya'daysa iktidar tek bir güç olarak yönettiği için böyle bir yapılaşmaya izin vermez.
Bu şablon içerisinde devam edildiğinde Küçükömer daha anlaşılır olacaktır: ona göre, Avrupa'nın çağdaş demokrasilerinin kapitalist gelişmeyle ilişkisi önemlidir ve sivil toplum olgusu da kapitalist demokratik ülkelerin bir karakteristiğidir. Türkiye bir Asya toplumu olarak kapitalist altyapıya sahip olmadığı için kendine özgü bir tarihsel bir karakteri taşımakta ve üstyapısal ya da siyasal kurumsallaşması da bu karaktere göre biçimlenmektedir. Küçükömer, "Türkiye Batılılaşamaz" derken, mevcut şartlar içerisinde Avrupa'nın üstyapı kurumlarını Türkiye'ye angaje etmenin biyolojide doku uyuşmazlığına benzer sonuçlar vereceğini belirtir. Onun bu yaklaşımını kabaca özetlemek için Avrupa'nın demokratik üstyapı kurumlarının nasıl oluştuğuna, yani sosyoekomik altyapıya bakmak gerekmektedir:
Yaklaşık olarak XVI. asırda Roma İmparatorluğu'ndan arta kalmış olan siyasî bölünmüşlükte merkezî devletler yerine feodalizmle birlikte kent devletleri hâkimiyeti sözkonusuydu. Bu kentler temelde merkantalist diye anılan bir ekonomik yapıya sahiptiler; bu, altın, değerli maden ve paranın ülke içinde kalması amacıyla ithalatın sınırlı tutulduğu, ihracatın öne alındığı bir modeldir. Özellikle Rönesans sonrası coğrafî keşiflerin biçimlendirdiği uluslararası ticaret ile oluşan sermaye birikimi merkantalist ekonomi temelinde yeni bir sınıf olarak burjuvaziyi ortaya çıkarmıştır. Burjuvalar, ticaret kapasitesini artırmak -yani kıta dışından daha fazla hammadde getirip daha fazla işlenmiş mal üretip satabilmek- için ileride fabrikalara dönüşecek atölyeler kurmaya başladılar. Bu atölyeler, kârlılık oranlarını ve sermaye birikimini artırırken, bir taraftan da feodaller adına toprağa bağlı çalışan serflerin köyleri terk ederek burjuvaziye bağlı üretim güçleri olarak kentlere yığılmasına sebep olmuştur. Böylece, zamanla gittikçe düşen tarımsal randımana muhtaç olan aristokrat sınıfı, kent devletlerini koruyan askerleri de besleyemeyecek hâle gelmiş oldular. Aynı zamanda burjuva sınıfı, Rönesans'tan beri kurulmaya başlanmış olan üniversiteler kanalıyla hukuk, noterlik başta olmak üzere bürokratik ağları ele geçirmiş olarak ve ekonomik genişliklerine de dayanarak borçlandırdıkları aristokratlardan bazı siyasî taleplerde bulunmaya başlamışlardır. Bu talepler kabaca şöyle sıralanabilir:
- Diğer kent devletleriyle ticarette asillerin rant sağladığı gümrük vergilerinin düşürülmesi ya da kaldırılması. (Ki bu ilerleyen süreç içerisinde gelişecek ulusçuluk ideolojisi için altyapısal bir zemin hazırlamıştır.)
- Kent devletlerinin yönetiminde söz sahibi olmak, meclisler ve senatolar oluşturmak. (Ki bunlar da ileride demokratikleşme için bir zemin hazırlayacaktır.
- İnsanların fikirlerini serbestçe dile getirme ve yayma hakkı. (Rönesans ile başlayan hümanizmin kitleselleşmesi ve ileride insan hakları ile siyasî liberalizm için zemin hazırlayacaktır.)
Burjuvazinin ekonomik büyümesi devam ettikçe, bu talepler genişleyerek yerleşmeye ve nihayet Fransız Devrimi ile Avrupa'da yeni bir sosyal düzenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Küçükömer, bu olaylar silsilesinde üretici güçler olan halk yığınları ve sermayedarların, eski hâkim ideolojiyi biçimlendiren aristokrat sınıfının tarımsal gelirinin daraltılmasıyla biçimlenen bir kurum olarak ele alır demokrasiyi ve onu ortaya çıkaran şartların üretici güçlere bağlı olarak biçimlendiğini, yani tarımsal ekonomiden endüstriyel ekonomiye geçildikçe sanayi üretiminin arkasındaki üretici gücün motoru olan burjuva sınıfının aristokrasiye karşı liberal iktisadî ve siyasî baskılarının demokrasiyi vücuda getirdiğini gösterir. Buna göre demokrasinin ve kurumlarının gelişme şartları temelde şunlardır:
- Sermaye birikimine bağlı olarak gelişmiş endüstriyalizm,
- Serbest ticaret ve yatırım imkânına bağlı ekonomik liberalizm,
- İnsan hakları, fikir hürriyeti gibi hümanist değerlere bağlı düşünsel liberalizm,
- Fikirlerin serbestçe sunulabileceği, serbest seçimlerle kurulan meclisler kanalıyla halkın yönetimde söz sahibi olması.
Demokrasinin bu temel gelişme şartları, burjuvazinin yukarıda sıralanan talepleriyle paraleldir ve hem altyapısal hem üstyapısal bir bütünlük teşkil eder. Sivil toplum da ilk şartın gerektirmesine bağlı olarak son iki şart içerisinde ortaya çıkacaktır. Küçükömer'in -bir iktisatçı olarak- sivil toplumu bu kadar önemsemesinin anlamı yanı sıra Türkiye'nin altyapısal gelişimi değerlendirilmeksizin tezinin "Türkiye'de sol sağdır, sağ soldur" noktasına indirgenmesi bir çarpıtmadır.
Avrupa'da kapitalistleşmeye evrilen üretim tarzı bu şekilde biçimlenirken Türkiye'de ne oldu?
Küçükömer, bu tarihsel gelişmeler Türkiye'de ortaya çıkmadığı için hiçbir zaman kapitalistleşmediğini, bu sebeple demokratikleşemediğini ve nihayet bunlar olmadan da Batılılaşamayacağını vurgular. Sebebi ise Türkiye/Osmanlı'nın -Marksist analizde- ATÜT dâhilinde değerlendirilebilecek bir Doğu toplumu olmasıdır. Yani Avrupa'daki feodal düzen yoktur. Osmanlılar'da Avrupa'dakilerin aksine merkezî devlet yapısının varlığı, aristokratlara has özel mülkiyet yerine kamucu bir düzen olması ve aristokratik hiyerarşinin olmaması sebebiyle bir feodaliteden bahsedilemeyeceği genel olarak değerlendirilmektedir. Belki XVIII. yüzyılda güçlenen âyânlar sebebiyle merkezî devletin çözülmesi ve bunun çerçevesini çizen Sened-i İttifak belgesi bir tür feodaliteye giriş gibi okunabilecektir.
Avcıoğlu, Osmanlı toprak rejimini konu edinen Osmanlı’nın Düzeni adlı eserinde, hem feodalitenin hem de ATÜT’ün varlığını sorgularken, Osmanlı’nın askerî, siyasî ve sosyo-ekonomik yapısını biçimlendiren tımarın Bizans’tan alındığı iddialarını reddederek Selçuklu’dan kalma bir düzen (ikta örneği) olduğunu vurgular ve onu Avrupa feodalitesi karşısında orijinal bir sistem olarak ele alır. Tımar sistemi, her şeyden önce “vazifeye bağlı maaş” niteliğinde olmasıyla ve gerekli şartlar yerine getirilmediği takdirde devlet tarafından alınıp başkasına verilebilirliğiyle ve hizmet şartına bağlı olarak babadan oğla kalışıyla özel mülk işleyişine imkân tanımamaktadır. Ölçü, Sultan’a bağlılık ve verimliliktir. Avrupa feodalizminde ise Osmanlı’nın aksine bey, toprağın ve üzerindeki insanların mâlikidir. Yani hem özel mülkiyet vardır hem de kölecilik söz konusudur. Bu sebeple Avcıoğlu, Osmanlı’nın fethettiği topraklarda derebeylik izleri taşıyan örf ve âdetlerle mücadele ettiğinden ama bazı yer ve zamanlarda bunda başarısız olabildiğinden söz edebilmektedir. Bu durumun yanı sıra, bazı yerlerde de devletin denetiminden uzaklaşılmasının imkânıyla muvazzafların istismarı da söz konusu edilmiştir: “Bizzat reaya, her türlü denetlemeden uzak, dağ başlarında devleti temsil ederek türlü hâkimiyet, hak ve imtiyazlarını kullanan silahlı bir harp adamı olan sipahilerine karşı, mahalli örf ve adetlerin kabul edebileceği şekilleriyle, her türlü hizmet ve ikrama itirazsız katlanabilir. Sipahilerin halk nazarında haiz oldukları bu itibarı sonuna kadar istismar edebilecekleri de şüphesizdir.”[4]
Feodaliteden tımarı ayıran bir başka özellikse, siyasal yönetimin biçimlenmesiyle ilgilidir: Avcıoğlu, Avrupa’da feodalitenin merkezî gücünün (krallıklar) zayıflığı sebebiyle ve askerî gücün tamamıyla derebeylerin denetiminde olmasını, onların sosyo-ekonomik yönden bağımsız hareketlerine imkân verdiği gibi mülkiyet ilişkilerini de muhafaza ettiğini yazar. Bu sebeple “Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezî devlet kuvvetinin rakipsiz olarak her şeye hâkim durumu, siyasî otoritenin ve idarî teşkilatın parçalanması neticesi meydana çıkmış bulunan derebeylik modeli ile bağdaşmamaktadır.”[5]
ATÜT üzerine çalışırken Avcıoğlu, öncelikle Maxime Rodinson’un İslâm ve Kapitalizm adlı çalışmasından bazı notlar aktarmıştır. Bu notlarda Rodinson, Marx’ın Doğu toplumlarını açıklamak için müracaat ettiği “otarşik toplum” kavramını reddeder; bu kavram üretimin en ilkel bir biçimi olarak dünya çapında vardır, bu yüzden Doğu ya da Asyatik nitelemesi yanlıştır. Farklı yerlerde daha önce ATÜT’ü eleştirmiş olan Avcıoğlu da bunun Türk toplumunu açıklamaya yetmeyeceğine kanâat getirmiştir. Anadolu Türk toplumu, Batı’nın formülasyonu ile Orta Çağ’dan Modern Çağ’a geçişte iki evrimi gerçekleştirmiş hâldedir: zanaat tarımdan ayrılmış ve şehirlerarası ticaretle zanaat ve ticaret de birbirinden kopmuştur. ATÜT’ün köy ile şehir arasında üretim bakımından bir fark bulunmaması esâsına dayandığını yazan Avcıoğlu, bunun Türk toplumunu açıklamaya yetmeyeceğine de kanâat getirir. Asya’da şehirlerin sadece bir hükümdar karargâhına sahip olmasıyla köyden ayrılmasının Osmanlı için geçerli bir durum olmadığını, göçebe Türk iddiasının aksine, daha Selçuk devrinde Anadolu’da merkezleşmiş şehirler bulunduğunu Türkiye’nin Düzeni’nde yazmıştır: “Önce Konya, Kayseri, Sivas mihveri ve daha sonra Bursa, Edirne, İstanbul, Filibe, Sofya, Üsküp, Selânik canlı bir ticaret hayatının merkezi olmuşlardır. […] XVI. yüzyıl Türkiye’sinin Avrupa’dakinden çok daha yoğun bir şehir hayatına dayandığı muhakkaktır.”[6]
Needham, ATÜT'ün bir örneği olarak Çin toplum yapısı üzerine çalışmasında "bürokratik feodalizm" kavramını kullanırken, bu yönetici sınıfın şehirlerin merkantalist bir karakter kazanmasını engelleyici rolleri olduğu, sermaye birikimi mümkünse de bu sermayenin sınaî üretime aktarımının engellenerek toplumsal bir tehdit yaratmasının önüne geçtiğini belirtir. Bu sayede merkezî yapısını koruyabilen Çin feodalitesi, toplumun korunması (askerî) ve çevresel düzenlemeler (imar) ile kendini meşrulaştırmış ve bu faaliyetlerinin karşılığında vergi toplamak suretiyle bir sömürü düzeni kurmuştur. Bu durumun Osmanlı ve Selçuklu'da da aynı olduğu değerlendirilebilir: Anadolu'da her ne kadar şehirleşme ilerlemişse de sermaye birikimi olmaması aşağıda ele alınmıştır. Needham, -bazı istisnalar bulunsa da- toprakların imparatora ait olduğu Çin'de tarıma yönelik köylü üretiminin olması ve hayvancılık ya da balıkçılık olmamasının sebebini, tarımda hiyerarşi ya da itaate ihtiyaç olmamasıyla açıklayan Haudricort'a başvurur. Bu durum aynı zamanda Çin'de askerlerin, sivil yöneticilere göre aşağı konumda bulunmasının da sebebidir. Diğer taraftan sulamaya yönelik imar faaliyetlerinde halk toplu olarak çalıştırılmışsa da -bir benzerlik olarak- kölelik müessesi Çin'de sadece ev içi hizmetlerde kullanılmış, kitle hâlinde çalıştırma görülmemiştir.[7]
Ali Bulaç ise ATÜT’ün İran, Çin, ve Hind’i kısmen açıklayabileceğini ama İslâm toplumlarını açıklamak için kâfi gelmeyeceğini ileri sürer. Bunun sebebiyse, teori ile İslâm’ın temel ilkeleri arasındaki uzlaşmazlıktır: “teoriye göre devlet, Doğu toplumlarında karar almada tamamiyle serbest ve kimseye karşı sorumlu değildir. Bunun gerek teorik hukuk, gerekse Asr-ı Saadet uygulaması gözönüne alındığında mümkün olmadığı görülür. Devlet, bireylere özgür, sorumlu ve temel hakları hukukun teminatı altına alınmış bireyler gözüyle bakar, çünkü hukuku tespit eden devlet, yönetici zümreler ve hâkim sınıflar değil, doğrudan Kur'an ve Sünnet'in temel hükümleridir.” Devlet mülkiyeti kavramının da İslâm toplumlarında farklı bir tanıma sahip olduğunu yazan Bulaç, devletin sadece yönlendirici, yönetici role sahip olduğunu vurgular[8]
Bu konuda Kemal Tahir de Osmanlı’yı “bozuk ATÜT” diye niteler: “Osmanlılar, Doğulu Devleti kurup yaşatmakta, Rumeli’ndeki batılı derebeyi sistemiyle yaşayan Hıristiyan reayayı, o çağlarda hiçbir yerde bulunmayan en yumuşak bir merkezi-bürokratik devlet idaresi getirmekle memnun etmişler, devletsiz yaşayamayan Anadolu toplumuna ise, düpedüz yaşama imkânı sağlamışlardır.”[9] Devlet Ana’da, bir taraftan Bizans’ın diğer taraftan Moğol’un tepelemesiyle bozulan Anadolu düzenine Ertuğrul Beyliği nefes aldırdığı; pazarı rahatlatıp ticâret yollarının güvenliğini sağladığını, çatışmasızlık ilkesini benimseyerek Hıristiyanlardan alınan haracı bile elde varsa aldığını tasvir eder. Bu yönden Kemal Tahir için Osmanlı imgesi olan Devlet Ana, toplumun korunma, kollanma ihtiyacının vücuda gelişi olarak Batı'nın feodal devlet mekanizmasından oldukça farklıdır.
Marx’ın, sınaî gelişmenin neden Doğu’da değil de Batı’da gerçekleştiği sorusuna cevap ararken bulduğu bir çözüm olan ATÜT'ün temel niteliklerini şöyle özetlemek mümkündür:
- Ana üretim aracı olan toprak, özel mülke değil, devlete aittir.
- Bu nedenle devlet, üretici güçleri denetimi altında tutan merkezî bir iktidara sahip olarak despottur.
- Devlet, bu toprakların yönetimini -mülkiyetini vermeksizin üzerindeki köylülerle beraber yönetici tabakaya/bürokratlara vermiştir.
- Ticaret de lonca ve esnaf teşkilatı aracılığıyla devletin denetimi altında olup fiyat hadleri uygulayarak sermaye birikimine olanak tanımamakta, iktidarın bölünmesine izin vermemektedir.
- Bu sebeple, Doğu toplumlarında Batı'daki gibi bir sınıflaşma ortaya çıkmamakta ve toplum temelde yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye bölünmektedir.
Küçükömer, Avrupa'da kapitalizmin gelişmesinde önemli bir rol oynayan kentlerin, Osmanlı'da farklı bir gelişim çizgisinde ilerlediğini belirtir. Yukarıdaki sebeplerden ötürü Doğu'da kentleri geliştirecek, büyütecek bir burjuva sınıfı oluşmamıştır. Osmanlı'da ticaretin kalite ve fiyat hadlerini denetleyen âhî teşkilatının koymuş olduğu sınırlamalar bunun bir göstergesidir. Osmanlı ekonomisinin kapitalizme sadece kapalı değil karşı da olduğu sonucuna ulaşan Mehmet Genç'in Osmanlı ekonomisi için belirlediği üç ilkeden en önemlisi olan provizyonizm/iaşe gereğidir.[10] Bu ilke ile piyasa sürülen malın bol, kaliteli ve ucuz olması amacıyla getirilen sınırlamalar asker ve esnafın işbirliğinden ileri gelmektedir: üretimin öncelikli amacı kaza halkının ve askerin iaşesini karşılayacak olduğu için dışarıya mal satımı sınırlanmıştır, bunun yanı sıra kârlılık oranı da denetim altında tutulduğundan birikim sağlayacak bir tüccar sınıfına imkân verilmemiştir. (Mehmet Genç, bu noktada iaşenin tamamlanmasına hizmet eden kapitülasyonların yabancılara bir lütuf olarak verildiğini belirtirken Küçükömer bunun böyle olmadığını belirtir: Avrupa daha XV. asırda merkantalist aşamadayken Doğu ticaretini denizler üzerinden yapmaya başlamış, İpekyolu'nu denetimi altında tutan Osmanlı da Avrupalı tüccarları kara yolunu kullanmaya teşvik etmek ve böylece gümrük vergisi alabilmek için kapitülasyonlar teklif etmek zorunda kalmıştır.) Bir burjuva sınıfının gelişmesine izin vermeyen Osmanlı'daki bu iktisadî düzen, Avrupa'daki askerî alana yansıyan teknik gelişmelere bağlı olarak fetihlerin durduğu XVI. asırdan itibaren zorunlu bir daralma yaşamaya başlamıştır. Fetihler yoluyla elde edilecek ganimet ve ele geçirilecek topraklardan gelecek vergilerin önü kesilince Osmanlı için bir kısırdöngü meydana gelmiştir: Fetihler olmayınca hazineye giren para miktarı düşmüş, iktisadî yapı içerisinde ortaya çıkan dengesizlikleri gidermek için yapılan masraflar artmış, bu sebeple artırılan vergileri karşılamak isteyen tımar erbabı köylüden daha fazla artık-ürün talep etmiş ve böylece çift bozma olayları fazlalaşarak yine hazineye giren gelirin miktarını düşürmüştür... Bu iktisadî çıkmazdan kurtuluş için, yeni fetihler olmaması sebebiyle gelirleri azalan askerler ve onlara mal temin edip satan esnaf, devlet yönetimini sefere zorlamış, ancak teknik donanımın yetersizliğiyle her sefer bir hezimete dönüşerek kısır döngüyü daha da derinleştirmiştir.
Bu noktada Küçükömer, Osmanlı ekonomik yapısının Avrupa karşısında bir başka açmazını gösterir: Ağır vergilerden kaçan çift bozanların iş ümidiyle şehirlere akın etmesi ve geliri azalan esnafın işsiz kalması nedeniyle yönetimin istihdam yaratmak amacıyla bu kişileri devlet kadrosuna toplamasının hazineye yeni bir yük getirdiğini gösterir. Devlet, çift bozanların katıldığı Celalî isyanları için yeni bir potansiyel kitle yaratmaktan çekindiği için bunu yaparken asker sayısı kalabalıklaşmış ve ordunun içinde mesleği askerlik olmayanların artışıyla birlikte bir disiplinsizlik baş göstermiştir. Böylece kendine ilave gelir sağlamak isteyen askerler ortaya çıkmış ve yeniçerinin ticaretle uğraşması kesin olarak yasak olmasına rağmen uğraşır olmuşlardır. Bu durum, iktisadî düzenin hem makro hem mikro ölçekte tamamen bozulmuş olduğunun bir göstergesi olarak okunabilir. Zaman içerisinde kapitülasyonların da genişlemesine bağlı olarak Osmanlı piyasası Avrupa mallarıyla doldukça yeni yeni kurulmak istenen imalathane ve atölyeler de hızla kapanmaya ve yeni işsizler yaratmaya, yani devlet üzerinde yeni yükler oluşturmaya yol açmıştır. Bunların tümü, yukarıda sözü edilen kısırdöngünün içindeki derinliklerdir. Hazinedeki gelir-gider dengesizliğinden ortaya çıkan bütçe açığını kapatmak için alınan dış borçlar da askerî olarak bazı tavizler doğurmanın yanında yeni ticarî imtiyazlara ve kapitülasyonlara sebep oldukça ekonomik çözülme ve kısırdöngü derinleşerek iflası getirmiştir.
Küçükömer, Avrupa'nın kendi dinamikleri çerçevesinde ortaya çıkan kapitalizm, demokrasi ve kurumlarının, Osmanlı'nın çerçevesi çizilen bu durumu içerisinde yer bulmasının imkânsızlığını ortaya koyar. Batılılaşma sürecini de bu imkânsızlık içerisinde anlamlandırmaya çalışır. Batılılaşma, Osmanlı'nın fetih ideolojisi temelinden ele alındığında askerî bir müracaat noktasından anlaşılabilecek ve iki açıdan değerlendirilebilecektir:
- İçeriden gelen Batılılaşma talebi,
- Dışarıdan gelen Batılılaşma dayatması.
İçeriden gelen Batılılaşma talebi, askerî yönden zayıflayıp geri kalan Osmanlı'nın toparlanabilmek ümidiyle yapmaya başladığı reformlardır: Yeniçerinin lağvedilip modern ordunun kurulması, silah ve teçhizatların yenilenmesi, kılık kıyafetin Avrupalılarınkinin benzerine doğru değiştirilmesi ve özellikle ordunun ihtiyaç duyduğu alanlarda yeni eğitim kurumlarının ihdas edilmesi gibi. Dışarıdan gelen Batılılaşma dayatması ise Osmanlı'nın kolonileştirilmesi amacına uygun olarak iktisadî ve idarî yapısının yeniden biçimlendirilmesi için bir tür liberalizasyona tabi tutulmasıdır: Meşrutî bir rejimin tesisi; hukukî eşitlik, can ve mal güvenliğinin sağlanması, meclis açılması gibi. (Ancak bu iki olgunun iç içe geliştiği söylenmelidir.)
Küçükömer, bu iki kanaldan gelen Batılılaşma eğilimlerinin, iktidarı ele geçirmek için birbirleriyle mücadele eden iki sosyal tabanı kendiliğinden ortaya çıkardığını ileri sürer: Birincisi; kapitalist üretim modeli ortaya çıkmamışken bu modelin üstyapısal kurumları olarak beliren siyasî rejim, hukuk düzeni, kültür gibi çıktılarını Osmanlı'nın toplumsal ve idarî yapısına montajlayarak zaman içerisinde ilerleyip modernleşeceğini ileri süren Batıcılardır. Asrî medeniyetler seviyesine çıkma fikri ile bu grup, genel olarak sivil ve askerî bürokratlar, Batı'ya hayran aydınlar ve Avrupa menşeli şirketler ve devletler adına Türkiye'de iş yapan kompradorlardır. İkincisiyse; değeri her geçen gün azalan bir üretim yapan köylüler, piyasayı işgal eden Avrupa mallarıyla rekabet güçlerini yitirmiş imalatçı ve esnaf ve yani halk kitleleridir.
Küçükömer, ilk grubun durumları gereği ideolojilerinin reformist-laik-Batıcılık, ikinci grubunsa Doğucu-İslâmcılık olduğunu vurgular ve Osmanlı'dan sonra cumhuriyet döneminde de devam edegelecek bu ayrışmanın, sağ ve sol siyasetin gerçek karakteristikleri olduğunu belirtir. Buna göre Batıcı, laik, bürokratik geleneği temsil eden Terakki ve İttihat, İttihat ve Terakki cemiyetleri, ilk TBMM'deki M. Kemal ve yoldaşlarından oluşan Birinci Grup ile CHP ve 27 Mayıs'tan sonra iktidarı ele geçiren Millî Birlik Komitesi sağ oluşumlardır. Yeniçeri, esnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslâmcı grup Prens Sabahattinci Hürriyet ve İtilaf cemiyeti, cumhuriyetin kuruluş aşamasında M. Kemal'e direnen İkinci Grup, Terakkiperver Parti, Serbest Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Küçükömer'in kitapta soru işareti koyarak geleceğini tahmin ettiği yeni oluşumlar olarak da Anavatan Partisi, Milli Görüş ve Adalet ve Kalkınma Partisi de bu minvalde sol oluşumları teşkil etmektedir.
Bu yapılaşmayı anlamak için biraz detaylandırmaya ihtiyaç vardır: Küçükömer, sağ olarak nitelediği sivil-asker bürokratların tarihî kökenini, salt Batıcı-laik özelliklerinden değil, Osmanlı Devleti içerisinde iktidarın bir kısmına sahip olmalarıyla da ilişkilendirir: Sened-i İttifak ile bir sınıf olma yolunda ilerleyen ve bürokratik kökenlere sahip olan âyânların, yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsünün baskısından kurtulmak ve sağladıkları servetlerini koruyabilmek için Batı tarzı bir hukukî yapıyı yenilik diye padişaha dayatmış ve böylece merkezî iktidarın zayıflamasına sebep olmuştur. Bu, aynı zamanda kapitalistlerin isteklerine uygun olması bakımından, dışarıdan da destek bulmuştur. Böylece bölünmüş politik gücün bir kısmını ele geçiren bürokratların devletin sahibi gibi davranmaları ve beğenmedikleri iktidarı darbeyle indirmelerinin kaynağı buradadır. Küçükömer ilginç bir taraf değişikliğinden de söz eder: "Âyan, ileride yeni bir sınıf olarak toprak mülkiyetini sağlayan hukukî isteklerini kısmen de olsa elde edince, Batılılaşma akımından ayrılacak, genel olarak İslamcı cepheyi tutar gözükecekti." Burada, daha sonra eşraf diye anılacak kitlenin Batıcılıktan İslamcı saflarına kayması sözkonusudur.
Bu durum akla Menderes'i getirmektedir: Aydın bölgesinde geniş toprakları olan bir eşraf olan Menderes, TBMM'deki "Toprak Reformu" tartışmalarında sivrilerek partisi CHP'den ayrılmış ve 1950 seçimlerinde iktidara gelecek DP'yi kurmuş olması bakımından ilginçtir. Doğan Avcıoğlu, millî mücadele kadrolarının sadece Saray'a değil, uydulaşmış yüksek bürokratlara karşı da geliştiğini ve milliyetçi karakteriyle de emperyalizme ve Batı'ya karşı bir direniş de oluşturduğunu beyan ederek -sonradan CHP ile bütünleşen bu oluşumun- Osmanlı bürokrasisinin bir devamı olarak okunmasına anlam veremez. Her ne kadar devrimlerin üstyapısal nitelikleri nedeniyle eşrafı kırarak köylü kitlelerine ulaşamadığını kabul etse de Karabekir ve Fethi Okyar'ın liberalizminin devrimci süreci kırıp geriye döndüreceğini, devletin eşraflara kalacağını yazar. Ki CHP'nin köylüye toprak dağıtmak amacıyla 1945'te kabul ettiği Toprak Kanunu, toprak ağası olan Menderes ve arkadaşlarının partiden ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu olay, Avcıoğlu'nun 1929 buhranı sonrasında oluşan kriz ve İkinci Savaş şartlarında ekonomide ortaya çıkan sorunların eşrafın istismarıyla derinleştiğini ve devrimin gerektirdiği bürokratik sertliklerin halk nezdinde yarattığı bir hoşnutsuzluk olduğu ve DP'nin bundan istifade ettiği açıklamasıyla da bütünleşmektedir: "Bey, ağa, tefeci ve komprador nitelikteki kapitalist sınıflar" böylece iktidara gelmişlerdir.
Aynı hat üzerinden devam edersek, II. Savaş şartlarında Türkiye'nin kuzeydeki Ruslara karşı güvenlik amacıyla Batı bloğuna yaklaşmak ve desteklerini almak amacıyla çok partili hayata geçiş, yine kapitalizmin bir dayatması olarak okunduğunda bundan faydalanan DP'nin daha liberal bir söylem üretmesi Küçükömer'in tespitini zayıflatmaktadır. Ayrıca DP iktidarında yaşanan -Amerikan yardımlarına bağlı olarak- tarımın makineleşmesi ve kapitalistleşmesi üzerinden ortaya çıkan kentleşme de farklı göstergelerdir. (954'te kaleme alınan Bereketli Topraklar Üzerinde romanında Orhan Kemal bu dönemi işlerken Marx'ın sanayileşmeyle ortaya çıkacak ve ücretlerin de düşmesine sebep olan yedek işçi ordusu nitelemesini hatırlatır. Her şeyden önce romanın ismi açık bir çelişkinin ifşasını içerir: Anlatı, Türkiye’nin tarımsal üretim için en bereketli ve aktif bölgelerinden birisi olan Çukurova’da yaşanması olası olaylarla işlenmiştir. Ele alınan konu, bölgeye mevsimlik işçi olarak gelen yoksul kimseler etrafında gelişir. Roman boyunca sürekli vurgulanan tarımsal zenginliğin aksine ırgatların ve ailelerin yaşamları hadsiz hudutsuz bir sefâlete mahkûm edilmiştir. Açlık ya da yetersiz beslenme, hastalıklar, sağlıksız barınma koşulları gibi birçok ekonomik gösterge kullanılarak yazarın sunmak istediği çelişki romanın ismiyle ortaya çıkar ve son sayfasına kadar belirginleşerek ve rahatsızlık vererek devam eder. Bu yönden 1950 sonrası dönemi konu edinen Bereketli Topraklar Üzerinde, toplumsal düzendeki çarpıklık ve çelişkileri altyapısal bir sorun olarak ortaya koyar.)
Dönemi ele alırken Marshall Yardımı ile Türkiye’den beklenenin tarıma önem verilip Avrupa’nın gıda ve hammadde deposu olunması iradesini yazan Avcıoğlu tarımsal makineleşme dönemini şöyle izah eder: “DP iktidarının ‘sosyal adalet’ ve ‘ilk sermaye birikimlerini’ gerçekleştirmek için tarım alanında uyguladığı politika, traktör sayısının hızla artırılması, Ziraat Bankası kredilerinin genişletilmesi ve ürün fiyatlarının yükseltilmesi biçiminde olmuştur.”[11] Bu döneme ilişkin tarım politikalarının bazı neticelerini de rakamlarla gösterir: “Makineleşme ile arazinin hızla az sayıdaki büyük çiftçinin elinde toplandığına şüphe yoktur. Tarımda kapitalizmin hızla geliştiği Çukurova’da 1952 yılında, arazinin yüzde 62,6’sı ailelerin yüzde 6,7’sinin elinde bulunmaktaydı. Buna karşılık çiftçi ailelerinin yüzde 69’u toprakların sadece yüzde 10,5’ine sahipti.”[12] Avcıoğlu’nun 1950’lerin Çukurova’sına ilişkin yaptığı tespitler, Orhan Kemal’in tasvirlerine de birebir uymaktadır: Tarımda modernleşme eski toprak ağalarını zenginleştirmişken tarımı kapitalistleştirmiştir. Orhan Kemal'in Kaçak’ta (1970) dillendirdiği gibi Demokrat Parti rejimiyle birlikte bir kesim, bankalardan kolayca krediler kullanarak yeni işler kurup zenginleşirken, yeni evler satın alıp, otomobil, buzdolabı, bisiklet gibi göstergesel değeri de olan bir tüketime yönelmişlerdi. Buna karşın çoğunluğu ortakçı olan köylü kütlesinin durumu –toprak satın almak bir hayâl olduğu ve- ekebileceği arazisi olmadığı için kötüleşmiştir. Köy içinde tarım dışı iş olanağının bulunmaması şehirlerdeki yetersiz sanayileşmeden dolayı az sayıda fabrika işçisinin istihdamıyla birleşince tarımda modernleşme ve kalkınmanın bedelini köylüler öderken bu durumdan şehirde oturan çiftlik sahipleri istifade etmiştir.
Bereketli Topraklar Üzerinde’ye bu noktadan baktığımızda topraksızlaştırılmış köylülerin iş umuduyla şehre gelmelerini konu edinen bir anlatı ile karşılaşmaktayız. Ancak şehre gelen o kadar çok insan vardır ki iş bulmak hemen mümkün olmamaktadır. Hemşeri bağlantıları, torpil, rüşvet gibi türlü yollar köyünden ilk defa çıkan roman kişilerince hemen öğrenilir ve uygulamaya konulur. Yurttan, yuvadan uzaklaşmaktan ve gurbete gitmekten dolayı sıkıntılıdırlar, ancak başka çareleri yoktur. Kapitalistlerce tutulan köşeler ve işletilen devâsa tarlalarda bu sebeple keyfî bir düzen kurulmuş, ırgatlar en kötü koşullar altında, düşük ücretlerle çalışmaya mecbur bırakılmışlardır. Bu mecburiyeti döneme ilişkin bazı rakamlar üzerinden anlaşılır kılabiliriz: Çağlar Keyder, bu dönemde 10’dan fazla işçinin çalıştığı fabrikalarda istihdam edilenlerin sayısının 163.000’den 324.000’e çıktığını yazar. Toplam nüfusun 20 milyon civarında olduğu göz önüne alınırsa bunun tek başına bir büyüme/kalkınma meselesi olmanın ötesinde çarpık bir şehirleşme ve ekonomik yapılanmanın bir göstergesi sayılabileceği açıktır.[13]
Kentleşme olgusunu, sermaye birikiminin hareketleri ve krizleri ile açıklayan David Harvey, birikim ve kentleşmenin birbirinden bağımsız ele alınamayacağını ileri sürer. Düşünüre göre, kentleşmenin önemi, sanayi sermayesinin ürünlerine olan talebi artırmasıyla ilgilidir, bu bağlamda kentleşme de gelişmiş kapitalizmin mekânı örgütleme biçimidir. Bu nedenle kent çalışmalarında adaletsizliği kapitalizmin bir neticesi olarak ele almaktadır. Böylece mekân çözümlemesi, günümüz kapitalizminin çözümlenmesi anlamına gelmektedir. Kentlerin ekonomi-politiği üzerine çalışan David Harvey’in izahatında mekânın örgütlenmesi olarak kentleşme ve kentlerin büyümesi, kapitalistlerin sermayelerini azamiye çıkarmaları anlamına gelmektedir. Bunu, kapitalizmin kürselleşmesi bağlamında 1945 sonrası yaşanan kentleşme deneyimi ile örneklemek açıklayıcı olacaktır: “ABD’nin banliyöleşmesi, altyapının yenilenmesi meselesinden ibaret değildi; tıpkı İkinci İmparatorluk dönemi Paris’inde olduğu gibi, yaşam tarzlarında köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Ortaya çıkan yepyeni yaşam biçimi içerisinde, banliyödeki müstakil evden buzdolabı ve klimaya, evin girişine park edilen ikişer arabadan petrol tüketimindeki muazzam artışa kadar bütün ürünler artı sermayenin soğurulması için üzerine düşeni yapıyordu. Banliyöleşme (militarizasyonla birlikte) böylelikle savaş sonrası dönemde sermayenin soğurulmasında kilit bir rol oynadı.”[14]
Aynı şekilde sonrasına bakıldığında AP, ANAP ve AKP dönemlerinde uygulanan politikaların; bu partilerin halk yığınlarınca desteklenmiş olmalarına rağmen küresel kapitalizme entegrasyonun en önemli motorları olduğu gerçeği dikkate alındığında sol bir oluşum olarak değerlendirilip değerlendirilmeyecekleri şüphelidir. Aslında şüpheli bile değildir! Küçükömer, bu hareketlerin altında yatan temel dinamiğin üretici güçlerin iktisadî savunması olduğunu, Batı kapitalizminin ülkede yayılmasıyla birlikte mağdur hâle gelen köylü, esnaf ve askerin ideolojisi olduğunu söylerken DP ve AP örneklerini vererek kendisiyle çelişmektedir. Şu hâlde net bir tanımlama getirmeyen Küçükömer solu, üretici güçlerin ilericiliği ile anlamlandırmaktadır denilebilir. Yani üretim yapan ve bunu kitlelere ulaştıran kesim, bürokratların ülkede uyduluğunu yaptıkları Avrupa kapitalizmine direnebilmek ve millî bir ekonomik güce vücut vermek bakımından ilerici olarak değerlendirilmektedir denilebilir. Zorlayarak.
Bu yönden Türkiye'nin bu üretici güçleri, merkantalistlerin ve burjuvazinin Avrupa'ya demokrasiyi getiren ilericiliği ile paraleldir: Halk kitleleri ve sonradan onlara katılan eşraf, ortaya çıkacak yerli sermâye birikimiyle bir burjuva kültürü edinecek, müteakiben demokrasiyi biçimlendirecek bir siyasî liberalizme yönelecektir. Gerçekten de DP-AP-ANAP-AKP hattı üzerinden sosyo-ekonomik değişmeyle birlikte Türk siyasî yönelimine bakıldığında burjuvalaşma ve demokrasi söylemi göze çarpmaktadır. Ancak bu burjuvalaşma ve demokratikleşmenin gelişmesini biçimlendirecek altyapısal bir değişimi görmek imkânı yoktur: Türkiye'de, 1950'lerden itibaren tarımsal üretimin payı her geçen gün (%40'lardan %10'un altına) düşmüşse de sanayileşme montaj sanayinden ibaret kalmış (%20'den %30'lara) ve kapitalist ülkelerde olduğu gibi hizmet sektöründe (%50'den %60'lara)[15] büyüme yaşanmıştır. Fakat Türkiye'nin bu süreçte tarım toplumundan, sanayine toplumuna ve sonra bilgi toplumuna doğru sağlıklı bir "gelişme" yaşadığını söylemek mümkün olamamakta, ekonomik büyümenin en ciddi dilimi, yürütülen inşaat furyasının sektörel genişlemesine bağlı gözükmektedir. Kentleşme ile paralel olarak okunan kapitalizme tekrar dönersek; üretim sürecinde ekonomik krize giren sermayenin, aşırı birikim ve ısınma durumlarında yatırımlarını daha kârlı buldukları kentsel yapılara kaydırmaları istikrarı sağlamanın bir yolu olduğunu söyleyen ve sanayi üretimi ile tüketimini sermayenin birinci çevrimi olarak adlandıran Harvey, sabit mallardaki yatırımları da ikinci çevrim diye niteler: Gökdelenler, konutlar, iş yerleri, fabrikalar, AVM’ler sadece birikim fazlasıyla ilgili değildir, aynı zamanda yüksek kâr oranlarıyla da yatırımcıları cezbetmektedirler. Harvey’in yorumlaması açısından bakıldığında, dünyanın birçok noktasıyla birlikte Türkiye’nin kentleşme süreçleriyle beraber genel durumu da benzerlikler içermektedir. 2008 yılında ABD’de yaşanan -emlak ve inşaat sektörünün tetiklediği- krize ilişkin değerlendirmesinde söyledikleri bunu açık kılmaktadır: “[…] konut fiyatlarındaki hızlı artış, tarihte o güne değin görülmedik derecede düşük faiz oranlarına dayanan fütursuz bir ipotek dalgası ile desteklenerek, ABD iç pazarında tüketim mal ve hizmetlerine ivme kazandırıyordu.”[16] Diğer taraftan sansasyonel ve şaşkınlık verici diye nitelediği devasa kentsel projeler (Kanalistanbul örnek olabilir) dünyanın her yerinde “en göze batan, en adaletsiz ve çevre açısından en zararlı” biçimlerde borçlanmaya dayalı olarak ortaya çıkarken artı sermayenin soğurulmasından başka bir şeye hizmet etmemektedir.[17] Hem toplu konutlar, banliyöler hem de devasa projelerin ortak ve dikkat çekici noktası kentleşme furyasının devamı için gerekli kredileri düzenleyecek yeni malî kurumların icat edilmesidir. Ki bu kurumlar kamu borçlanmasını şişirmesinin yanı sıra şahsî borçlanmada ipotek yöntemini kullanarak finansal hiçbir riske girmeksizin para satmakta ve olası bir krizde ipoteğin iptal edilerek kredinin geri çağrılması, yüksek faizle borç verme ya da ipotek edilmiş olan mala el koyma gibi yollarla giderek büyümektedirler. Bu tür kriz durumlarında devletin orta vadeli nakit rezervini devreye sokabilecekken sokmaması da Harvey’e göre ideolojik bir uzlaşımın göstergesidir. Bu uzlaşım, doğrudan şehir hakkı üzerinden yürütülmekte ve şehir hakkı giderek özel, yarı özel grupların, siyasî ve iktisadî elitlerin eline geçmektedir.
Bunların yanısıra yürütülen ekonomi politikaları emekçi kesimi giderek daha fazla ezmeye devam etmektedir: "Emek kesiminin 1980 öncesinde elde ettiği, sendikal haklar, toplu sözleşme ve yüksek ücretler gibi pek çok kazanım, 12 Eylül askerî darbesinin yardımıyla ya azaltılmış ya da geri alınmıştır. Örneğin 1983’den 1987’ye kadar geçen dört yıllık sürede, maaş ve ücretlerin özel sektör imalat sanayi katma değeri içindeki payı %27.5’ten %17.1’e ve kamu sektörü imalat sanayi katma değeri içindeki payı ise %25’ten %13’e düşmüştür.(15) Benzer şekilde, 1983 ve 1988 yılları arasında reel ücretlerde %18 oranında gerileme gerçekleşmiştir. Daha açık bir ifade ile 1980 sonrası Türkiye ekonomisinde yaşanan dönüşümün ve neo-liberal politikaların emek kesimi üzerindeki maliyeti ve etkileri oldukça ağır olmuştur ve olmaya devam etmektedir.”[18]
Sonuç olarak İdris Küçükömer'in analizinin tarihî köklere inmek bakımından bir isabet içerdiği ancak bu köklerin olduğu gibi gelişerek toplumsal yapı içerisindeki rollerinin hiç değişmediği çıkarımının gerçeği yansıtmadığını söylemek gerek. En iyimser biçimde, Küçükömer'in gelişmemiş sanayiye bağlı olarak belirginleşmemiş işçi sınıfı dolayımında sınıf çatışmalarından neşet edecek toplumsal çelişkileri daha net bir şekilde görecek kadar yaşayamadığı söylenebilir. Ancak Türkiye'de özellikle 27 Mayıs 1960 sonrasında biçimlenen sol söylemin, Menderes'in liberal politikaları neticesinde gelişen işçi sınıfına dayanmadan bürokrat ve aydınların devlet sahipliği iddialarıyla şekillenmiş olduğu ve sosyalist saiklerden ziyade tepkisel bir düşünme tarzı içinde olduğu gerçeği, elbette bu kesimin solculuğuna gölge düşürmektedir. Fakat, Küçükömer, Avrupa'da ortaya çıkan burjuva sınıfının Marksist okumadaki ilericilik rolünü Türkiye'de üretici güçler olarak nitelediği geniş halk kitlelerine yükleyip solculuğu bu noktadan değerlendirmek isteyerek sağ kesimi sol gibi görme hatasına düşmektedir. Bunu yaparken, ele aldığı halk dinamiğinin devamı olarak görülen DP-AP-ANAP ve mevcut AKP iktidarının halkın üretim araçları olan toprağın, atölyelerin, dükkânların ve kamuya ait KİT'lerinin, yerli ve yabancı sermayenin büyümesi karşısında yok olduğu, köylü ve esnafın ücretliye dönüştüğü; tarım arazilerinin tükendiği, kentleşmeye bağlı olarak AVM'lerin yerel ticareti bitirme noktasına getirdiği, kentsel dönüşümlerle topraksızlaştırmayla birlikte kültürün yok edildiği, halkın yoğun bir şekilde tüketime yönlendirilerek borçlandırıldığı, çevrenin hunharca tahrip edildiği, tarihsel dokunun adeta kazındığı... gibi gerçekler karşısında solculuğun kapitalist ilericilik ya da yine bu partiler eliyle yürütülen popülistlik olarak değerlendirilemeyeceği de göz önüne alınmalıdır.
Dipnotlar
[1] Küçükömer, İdris (2007); Düzenin Yabancılaşması, Bağlam Yay., 4. Baskı, İst.
[2] Küçükömer, İdris (1994); Halk Demokrasi İstiyor mu?, Bağlam Yay., İst.
[3] Bu sebepten dolayı Yunan'dan itibaren demokrasi seçkinci bir karakterdedir ve politika mülkiyet ile uyumlu olma temelinde kurulur. Ancak kapitalizmden öncesi için sözü edilen mülkiyet ilişkisi, özel mülkiyetin liberal karakterinden biraz farklıdır: Üretimden ortaya çıkan artı-değer civisin birikimine dönüşmez, üretim ihtiyaca odaklı olduğu için birikim düşüktür, zaten burjuva sınıfının varlığı sömürü için bir sebep değil sonuç gibidir.
[4] Avcıoğlu, Doğan (2013); Osmanlı’nın Düzeni, Kırmızı Kedi Yay., s: 37.
[5] A.g.e.: s. 47.
[6] Avcıoğlu, Doğan (1969); Türkiye’nin Düzeni-(Dün-Bugün-Yarın), Bilgi Yay., Ankara., s: 9-13.
[7] Needham, Joseph (2001) "Doğuda ve Batıda Toplumsal Yapı ve Bilim", Sosyo-Ekonomik Perspektif, Asa Yay., Der: Dolgun, Uğur; Bursa, s: 126-133.
[8] Bulaç, Ali (2012); "Asya Tipi Üretim Tarzı"; erişim:20.10.2014.
[9] Tahir, Kemal (1992); Notlar/Osmanlılık/Bizans, Bağlam Yay., Haz.: C. Yazoğlu, İst., s: 321.
[10] Genç, Mehmet (2000);Osmanlı İmparatoruğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yay.
[11] Avcıoğlu, 1969: s. 284.
[12] A.g.e.: s. 286.
[13] Keyder, Çağlar (1990); Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim y., 2. Basım, İst., s.111.
[14] Harvey, David (2013); Asi Şehirler, Metis Yay., s: 50.
[15] Veriler TÜİK'ten alınmıştır.
[16] A.g.e.: s. 52.
[17] A.g.e.: s. 54.
[18] Balaban, Osman (2013); "İnşaat Sektörü Neyin Lokomotifi?", Birikim, S: 270.

Hiç yorum yok: