Krizler Kapitalizmin Doğasında Vardır

Kapitalizmin krizlerini nasıl anlamak gerekir? Bir takım spekülatörlerin açgözlülüğü olarak mı? Piyasaların iyi yönetilememesi ya da kitlelerin yoksullaşması sonucu az tüketmeleri olarak mı anlamak gerekir krizleri? Kapitalizm başına buyruk olduğundan, devlet müdahalesi yeterince yapılmadığından ya da açgözlü yatırımcıların aşırı kâr hırsları yüzünden mi çıkmaktadır krizler? Peki, yaklaşık iki yüzyıl boyunca bir olgu (yani kriz) sürekli ve düzenli olarak tekrarlanıyorsa burada biraz durup düşünmemiz gerekmez mi? Bir “hata”, hem de önemli bir “hata”, kapitalizmin tarihi boyunca durmaksızın tekrar ediyorsa burada “hata”dan bahsedilebilir mi?
Yoksa krizler bir düzenlilik mi izlemektedir? 19. yüzyılda İngiltere, Fransa, Almanya, ABD gibi ülkelerde yaşanan krizlerin ortaya çıkış tarihlerini sıralamak ufuk açıcı olabilir belki: 1813, 1825, 1836-39, 1847, 1857, 1866, 1873, 1882-84, 1890-93… Eğer ortada bir “hata” yok ise, bu düzenliliği nasıl açıklamak gerekir?
Dönemsel olarak tekrarlanan krizlerin gerçekliği burjuva iktisadında hak ettiği yeri bulamamıştır. Kriz açıklamalarında hep “kişi”ler, “kurum”lar sorumlu tutulmuştur. Asla krizin ana dinamiği, kapitalist üretim tarzının içsel işleyişi ile birlikte ele alınmamıştır. Bu eleştiri sadece soldan iktisatçılar tarafından da yapılmamaktadır.
Burjuva iktisatçıları krizi anlama ve öngörme konusunda yetersiz kaldıklarını kendi ağızlarından söylemektedirler! Örneğin şu çarpıcı örneği burada anmadan geçmeyelim: 2008 yılının Kasım ayında İngiltere Kraliçesi The London School of Economics’i, yani Türkçe adıyla Londra Ekonomi Okulu’nu ziyaret eder ve “nasıl olup da hiçbir iktisatçının krizin geleceğini öngöremediği” sorusunu sorar. Kraliçenin bu sorusuna altı ay sonra bir mektupla cevap verilir. Mektubun sonuç kısmında şunlar yazmaktadır: “Majesteleri, özet olarak, krizin zamanlamasını, kapsamını ve ciddiyetini öngörme ve ortaya çıkmasını engelleme konusundaki başarısızlık, birçok nedeni olmakla birlikte, esas olarak, hem bu ülkede hem de uluslararası alanda, birçok parlak insanın kolektif hayal gücünün bir bütün olarak sisteme yönelen riskleri anlama konusundaki bir başarısızlığıydı.”[1] Bu cevap Kraliçe’yi ne kadar tatmin etti bilinmez, ama şurası bir gerçek ki, burjuva iktisadı kapitalizmin dinamiklerini anlama konusunda kavrayıcı bir görüşe sahip değil. Bu yüzden kriz olgusunu anlamak için Marx’a geri dönmeliyiz.
* * *
Kapitalist bir ekonomide krizler, canlı bir organizmada kan dolaşımının oynadığı hayati rolün aynısını oynar. Yani krizlere içkin bir doğası vardır kapitalizmin. Bununla ne demek istediğimizi açıklamaya çalışalım.
Kapitalizm ilerledikçe beraberinde üretimi de toplumsallaştırır. Herkes birbirine bağımlıdır kapitalizmde. İşbölümü uluslararası hale gelmiştir. Örneğin işçilerin emeği ile petrol bir başka yerden çıkarılır, oradan bunu alıp plastiğe çeviren bir başka ülkedeki emekçilerdir, sonra bu plastiği hammadde olarak kullanıp bilgisayar, cep telefonu vb. üretimine sokan dünyanın bir başka ülkesindeki emekçilerdir… Bu haliyle bakıldığında üretim kapitalizm altında muazzam ölçekte toplumsallaşmıştır. Üretim parçalara ayrıldığından üretimin her bir parçası farklı yerde ve dahası dilleri, kültürleri vs. farklı olan, birbirini tanımayan emekçiler tarafından yapılır. Buna emeğin uluslararası kolektivitesi denebilir. Ne var ki, tekniğin de yardımıyla el ele giden üretici güçlerdeki bu muazzam gelişme sonucu ortaya çıkan toplumsallık, mevcut üretim ilişkileri ile ciddi bir çelişkiye girer. Üretim ile ilgili verilen kararlar son derece plansız ya da bir diğer deyişle “anarşik”tir. Her bir kapitalist (yani sermayedar) kendi biricik çıkarını düşünerek hareket eder. Üretimin toplumsal ölçekte planlanması onu hiç mi hiç ilgilendirmez. İşte bu temel gerçeklik kapitalist üretim biçiminde krizleri olağan hale getirir.
Diğer taraftan kapitalist rekabetin mantığı da son derece önemli bir rol oynar. “Kapitalizmin bütün dinamiğini, kapitalizmin bütün gelişme yasalarını tayin eden şey rekabettir.”[2]
Kapitalist üretim, tüketim için değil kâr elde etmek için yapılır. Kâr kapitalist sistemin kalbidir, ruhudur. Kapitalizm kârlılığa göre nefes alıp verir. Üretim süreci aslında, bir kapitalist için kaçınılamayan bir halka, para kazanılmak isteniyorsa katlanılması gereken bir derttir![3] Kapitalistin (sermayedarın) asıl amacı, işçinin ürettiği artık değere (“artı değer” ya da “artık değer”, her ikisi de doğrudur) el koymak ve bu el koyma işini de sürekli kılmaktır. Tabii aynı şey diğer kapitalistler için de geçerlidir. Rekabetin kol gezdiği, tekil kapitalistlerin birbirlerinin gözünü oyarcasına hareket ettikleri bir ortamda kapitalistlerin üretimi planlı ve eşgüdümlü bir şekilde yürütmeleri söz konusu olamaz. Üretimdeki bu “anarşik” durum, her bir kapitalistin kârını azamileştirmek için diğerini yok etmesi pahasına bunu yapmak zorunda olması ya da pazardaki rekabet koşullarının bunu kendisine dayatmasından ileri gelir. Böylesine bir yarışın ortasında kapitalist kendisini nasıl birinci olmaya zorlayacak peki? Cevap: Üretilen metaların birim maliyetini düşürerek. Bunun yolu ise emeğin üretkenliğinin artırılmasından geçer. Marx, Kapital’in ilk cildinde şöyle der: “Metalarda ucuzluk sağlanması, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, emeğin üretkenliğine, ama bu da üretimin ölçeğine bağlıdır.”[4] Bu maddi koşulların kapitaliste dayattığı zorunluluk da mekanizasyonu artırmak, yani daha büyük daha karmaşık makineler ile üretimi örgütlemek, işçi başına düşen iş yoğunluğunu artırmaktır vs. [E]meğin üretkenliğini yükseltmek, sermayenin içsel bir dürtüsü ve devamlı bir eğilimidir,”[5] der Marx. Elbette bu genel eğilim tek bir kapitalist için geçerli olduğu gibi diğerleri için de geçerlidir. Makinelere yapılan yatırımdaki artış ve üretimin daha fazla makine-yoğun bir şekilde yapılması süreç içerisinde üretimde işe koşulan işçi sayısını azaltacaktır. Çünkü yeni bir makine eskiden örneğin iki ya da daha fazla işçinin yaptığı bir işin tek bir işçi ile kotarılmasının yolunu açar. Örneğin eskiden büyük cadde ve sokakların temizlenmesi işi daha fazla sayıda emekçi ile yapılırken şimdi mekanize fırçaları olan büyük temizlik araçları sayesinde daha büyük alanlar hızlı ama eskisine nazaran daha az sayıda işçi ile temizlenmektedir. Kapitalist üretimde makineleşme, geniş işçi kitlelerinin üzerindeki zahmet ve yükü kaldırmak yerine, tam tersi bir sonuç doğurmaktadır. Makineleşmeyle beraber işçiler daha fazla sayıda atıl hale gelmekte, işsizlik bir çığ gibi büyümekte ve yapılan iş de bir o kadar daha teknik ve standart hale bürünmektedir.
Makinelere yapılan yatırımdaki artış öte taraftan önemli bir soruna yol açar. Yatırılan sermayeye oranla elde edilen artık değer yetersiz hale gelir! Bu da süreç içerisinde kâr oranlarının düşmesiyle sonuçlanır. Çünkü artık değerin bizzat kaynağı emektir, üretimde çalışan işçilerdir. Artık değer oranını artırma amacına yönelik olarak makinelere yapılan yatırımdaki artış ve üretimin daha fazla makine-yoğun bir şekilde yürütülmesi, Marx’ın “Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin bizzat kendisidir,” deyişini anımsatırcasına kâr oranlarına aşağı yönde bir basınç uygular. “Kâr oranı, emek daha az üretken hâle geldiğinden değil, aksine emeğin üretkenliği arttığı için azalır,” der Marx.
Burada bir parantez açalım: Kâr oranının düşüşü üzerine yapılan tartışmalarda sadece makineleşmeye vurgu yapmak kanımca konuyu açıklamaktan uzak kalıyor. Zira kâr oranının düşmesi, artan makineleşmenin bir sonucu olarak daha fazla emekçinin atıl hale gelmesinden, daha fazla makinenin işçilerin yerine geçmesinden ileri gelir. Artık değerin kaynağı olan emek gücü, makineleşmeyle beraber sayısal olarak gitgide azalır. Makine, işçiden daha fazla artık değer çekmeye hizmet eder. Sermayenin biricik amacı daha fazla makineleşmeyle işleri kolaylaştırıp, işçinin üzerindeki çalışmanın zahmet ve ağırlığını hafifletmek değil; tersine işçinin üzerindeki ağırlık ve zahmet pahasına ondan daha fazla artık değer çekmektir. Ama kapitalist bunu yaparken, rekabetin kol gezdiği bir ortamda olduğunun da pekâlâ farkındadır. İşin içine tek bir kapitalist değil, birden fazla kapitalist girdiğinde evdeki hesap çarşıya uymaz…
Tüm bunların ışığında, kâr oranlarındaki düzenli ve periyodik düşüşlerde makineleşmeye değil, işçilerin üretimdeki azalan payına vurgu yapmak öncelik kazanmalıdır. Çünkü azalan kâr, makine artışından değil, emek gücünün azalışından ileri gelir. Sonuç olarak, makine artışı daha fazla işçiyi kapı önüne koymakta bu da süreç içerisinde kârlılığı sınırlamakta ve düşürmektedir.
Kriz anları aslında üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin en yalın halde gözler önüne serildiği anlardır. Bu anlamda kapitalizmin çelişkilerinin genel bir özeti sergilenmiş olur kriz anlarında. Marx’ın deyişiyle, dünya pazarının krizlerinde burjuva ekonomisinin bütün çelişkilerinin gerçek yoğunlaşması ve şiddetli biçimde düzenlenmesi gözler önüne serilir.[6]
Aşırı Birikim, Aşırı Üretim ve Sermayenin Değersizleşmesi
Aşırı birikim ve aşırı üretim çoğu zaman birbirine karıştırılan şeylerdir. Ancak ikisi arasında temel bir ayrım vardır: Az önce rekabetin basıncı altında her bir kapitalistin (yani sermayedarın) makinelere yatırım yaptığını, daha doğrusu yapmak zorunda kaldığını söyledik. Bu durum süreç içerisinde üretimde çalışan işçilerin sayısal ağırlığının azalmasınabağlı olarak, yatırılan sermayeye (yani yeni makinelere) oranla elde edilen artık değerin azalmasıyla sonuçlanır. Bunu az önce açıkladık. İşte bu duruma aşırı birikim denir. Yani daha fazla artık değer çekmek amacıyla yeni makinelere yapılan yatırım sonucunda artık değer artmamakta, tersine artık değerin artışı yavaşlamakta hatta düşmektedir. İşte bu durumun sonucunda sermayenin birikmesi yavaşlar, yatırımlar azalır. Ortaya bu durumun tetiklediği bir başka sonuç çıkar. Kapitalist yeni makinelere yatırım yapmak istemeyecektir. Çünkü kârlılık düşüktür. Makinelere olan talep gitgide azalmaya başlar. Şu halde hem eldeki makineler hem de işçilerin bu makineler vasıtasıyla ürettikleri ürünler devasa bir yığın olarak ortada kalır. İşte bu aşamada aşırı üretim dediğimiz durum kendini gösterir. Aşırı üretim bu haliyle, aşırı birikim dediğimiz durumunun ortaya çıkış biçimidir.[7]
Krizin derinleşmesi, güçsüz sermayelerin piyasadan elenmesini ve güçlü olanların da bunların servetlerine el koymalarını gündeme getirir. Yani bir nevi “ayıklanma” yaşanır kriz anlarında. Bu durum Marx tarafından sermayenin değersizleşmesi şeklinde dile getirilmiştir.
Sermayenin değersizleşmesi bir de savaş anlarında örneğin şöyle yaşanır: Uçaklardan fabrikaların üzerine atılan bombalar ile gerçekten de sermaye sermaye olmaktan çıkar ve kelimenin gerçek anlamıyla bir değersizleşme süreci yaşanır. Değersizleşme savaş dışında da yaşanabilir. Az önce de söylediğimiz gibi bu durum güçlü olanların zayıf olanları “yutması” ile yaşanır.
Sermayenin değersizleşmesi, krizin aşılması için bir zorunluluktur. Bu tek başına yeterli değildir tabii, araya başka değişkenlerin girmesi de gerekir. Örneğin işsizliğin artması ile ücretlerdeki düşme, sömürü oranındaki artışla el ele yürüdüğünde, bu durum süreç içerisinde kâr oranlarına yukarı yönde bir basınç uygular ve kârlılık kriz öncesi seviyelerine geri döner.
Kriz açıklamasına, makineleşmedeki artış ve bununla bağlantılı olarak üretim sürecinden işçilerin dışarı edilmesi/atıl bırakılması üzerinden hareket eden Marx, kriz durumunun derinleşmesinin, az önce bahsettiğimiz gibi, kendi içinde kâr oranlarını yükselten karşıt eğilimlerine de değinir. Her kriz durumunun genişleme-daralma çevriminin koşullarını taşıyan ikili doğasına vurgu yapar: “[B]unalım her zaman büyük yeni yatırımların başlangıç noktasını oluşturur.”[8]
Kapitalist bir ekonomide krizler sadece kaçınılmaz değil aynı zamanda gereklidir de! Çünkü sermaye birikiminin iç çelişkileri ancak kriz dönemlerinde -geçici bir şekilde de olsa- çözüme kavuşur.
Eksik Tüketim
Marksist kriz teorisi üzerine yapılan tartışmalarda eksik tüketim teorisi, kriz açıklamalarında sıklıkla başvurulan bir teoridir.[9] Buna göre kriz, talep yetersizliğine, talep yetersizliği tüketim kapasitesinin eksikliğine, tüketim kapasitesinin eksikliği ise kitlelerin yoksulluğuna bağlanarak açıklanır. Kriz açıklaması bu şekilde ortaya konulunca krize çözüm önerileri de ister istemez ücret artışları ekseninde yoğunlaşır. Çeşitli versiyonları olan bu teorinin üç temel ortak yanının olduğu görülür:
Bütün eksik tüketim teorilerinde, toplam talebin belirleyici unsuru olarak tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yaptıkları tüketim temel alınır.
Kapitalizm, tüketici kitlesinin büyük çoğunluğu olan işçi ve emekçi kitlelerin tüketim kapasitesini kısıtlı tuttuğu ölçüde bu durum kapitalizmin işleyişini sürekli tehdit eder.
Kapitalizm kendi işleyiş mekanizmaları içinde ürettiği ürünlere yeterince talep yaratamadığı için dışarıdan ek bir talebe ihtiyaç duyar.
Kapitalizm, genişleyen ölçekte bir üretimdir. İşçiler tarafından üretilen artık değerin bir bölümü yeniden sermaye olarak yatırılır. Bu şekilde sermaye süreç içerisinde birikerek büyür. Sermaye birikimi denilen durum budur. Öte taraftan kapitalizm doğası gereği sürekli genişleyen bir dolaşım alanı dinamiğini de yaratır. Dolayısıyla böyle bir sistemde toplam talep sadece tüketime, yani kitlelerin tüketimine indirgenemez! Çünkü sermaye birikiminin kendisi, ek değişmez sermaye (yeni makine, teçhizat vs. alınması) ve ek değişir sermaye (yeni işçilerin istihdam edilmesi) harcanması yoluyla fazladan bir talebi ortaya çıkarır. Dahası kapitalist üretim kitlelerin tüketimi için değil, üretim için, artık değeri artırmak için yapılmaktadır.
Kapitalist üretim biçiminde bir bütün olarak “talep” dediğimiz şey hem işçilerden kaynaklanır hem de kapitalistlerden. Yani işçiler aldıkları ücretleri ile hayatta kalmaya çalışırlar. Dayanıklı ve dayanıksız tüketim mallarına, çocuklarını okutmaya, ev kiralarını ödemeye vs. harcarlar ücretlerini. Ücretleri yetmediğinde kredi kartları devreye girer vs. Öte taraftan kapitalizmde, işçiler üzerinden sürekli zenginleşen bir kapitalistler sınıfı da vardır ve bu sınıf da tüketimde bulunur. Kapitalistler kendilerine yat alabilir, villa alabilir, çocuklarını yurt dışında okutmak için varlıklarını seferber edebilir vs. Ama sadece bu da değil. Kapitalistler diğer kapitalistlerle rekabet ettiklerinden sürekli olarak yeni makinelere yatırım yapmak da zorundadırlar. Yeri geldiğinde üretimin ölçeğini büyütmek için hem yeni makineler satın alırlar hem yeni işçiler istihdam ederler ve işler yolunda giderse, şimdiki işyerlerini değiştirip daha büyük bir binaya geçerler vs. Demek ki kapitalist bir toplumda “talep” dediğimiz şey, işçiler olsun kapitalistler olsun, sadece “yeme-içme-eğlenme” dediğimiz süreçlere indirgenemez! Kapitalist üretimin kendi zorunlu işleyişi dolayısıyla talep pekâlâ üretim sürecinin ihtiyaçlarından da kaynaklanabilir.
Kapitalist bir toplumda üretilen ürünlerin sadece “yeme-içme-eğlenme” odaklı olmadığını söyledik, çünkü kapitalizmde çok büyük devasa makineler de üretilir. Bu ürünlerin müşterileri işçiler olamayacağına göre kapitalistlerdir! Demek ki kapitalizmde “talep” konusunu bu ikili yönüyle düşünmek gerekir; hem işçiler hem de kapitalistler ve tabii kapitalist üretimin ihtiyaçları açısından.
Bu akıl yürütmeden giderek şu sonuca varabiliriz: Eğer ek sermaye talebi konusu, analizin dışında bırakılırsa, sermaye birikimi, yani genişleyen yeniden üretim de otomatik olarak dışlanmış olur!
Sermaye içsel olarak bir taraftan birikimin yarattığı ek değişmez sermaye (yeni makine, teçhizat vs. alınması) ve ek değişir sermaye (yeni işçilerin istihdam edilmesi) talebi, diğer taraftan da kredi mekanizmaları yoluyla genişleyen yeniden üretim için bir toplam talep yaratma kapasitesine sahip olduğundan eksik tüketim kapitalizm için sürekli bir tehdit oluşturmaz.
Bu tartışma neden mi bu kadar önemli? Çünkü eksik tüketim teorisi, krizleri kitlelerin yoksulluğuna bağlayarak açıkladığından bu teoriye göre krizden çıkış için örneğin işçi ücretlerine zam yapılması gibi “reformist” talepler öne çıkarılır. Konunun politik düzlemle böyle doğrudan bir ilişkisi olduğundan, eksik tüketim teorisiyle girişilen tartışma bu anlamda önem kazanır. Herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için şunu vurgulayalım: Elbette işçiler yapılan zamlara karşı, ücret artışlarının da aynı oranda artırılması talebinde bulunmalıdırlar. Asıl mesele, işçi mücadelelerinde temel mücadele talebinin ücret artışları ile sınırlı tutulmaması meselesidir. Yoksa çok yüksek ücret de alsak, çok az ücret de alsak kapitalizmde hepimiz ücretli emekçileriz! Marx şöyle der örneğin: “Sermaye birikiminin sonucu olarak emek fiyatının [yani “ücret”in, G.Ç.] yükselmesi, gerçekte, yalnızca, ücretli işçinin kendisinin yapıp boynuna geçirmiş bulunduğu altından zincirin uzunluk ve ağırlığının, onun daha gevşek bağlanmasını mümkün kılması demektir.”[10]
Asıl mesele ücretli emeğin kaldırılması iken, sadece ücret artışları talebi ile sınırlı bir mücadele sistem içinde kalabilme potansiyeli taşımaktadır.
Finansallaşma
Artan makineleşmeyle el ele giden daha fazla makinenin daha fazla işçiyi dışarıda bırakması olgusu süreç içerisinde birikimin yavaşlamasına neden olmaktaydı. Buna yukarıda değindik. Bu şekilde yatırılan sermayeye oranla elde edilen artık değer azalmaya başlar. Bu durum baş gösterdiğinde kapitalistler yatırımdan kaçmaya başlarlar. Para sermaye ile üretken sermaye arasındaki makas gitgide açılır. Bu şu demektir: Elinde para olan kapitalist, kârlılığın düşük seyrettiği hatta gitgide azaldığı bir ortamda parasını makine, teçhizat ve emek gücüne yatırmayacaktır, bundan uzak duracaktır. Para üretim için harcanmadığından para sermaye üretime girip üretken sermayeye dönüşmez, yani artık değer üretmek için kullanılmaz. Bir kriz durumuna işaret eder bu aslında. Kapitalistler kâr getirisi olmadığı düşüncesiyle üretimden çekilip üretimdışı alanlara kayarlar. Yaklaşık son 30 yıldır kapitalistlerin finans alanına dönerek “paradan para kazanma” yoluna girmeleri ve finans alanının hiç olmadığı kadar cezp edici bir hal almasını temelde bununla açıklayabiliriz.
Sermayenin gitgide finans alanına kayması diğer taraftan sermayenin değersizleşmesinin önüne bir engel koyar; daha doğrusu bunu erteler. Sermayenin kendi krizini aşması için gerekli olan “ayıklanma” ertelendiği için kriz çözüme kavuşmadan varlığını sürdürür. “Ayıklanma” neden mi gerçekleşmez; çünkü borçlanmak, kredi alıp “ayakta kalmak” kolaylaşmışken, firmalar iflas bayraklarını hemen çekmek yerine borç içerisine girerek iflaslarını geciktirmeye ya da bir diğer deyişle, güç bela ayakta kalmaya çalışırlar. Bu süreçte gemisini güvenli limana sokan da olmuştur, karaya oturtan da. Dolayısıyla kredi mekanizması (ya da en genel deyişle “finansallaşma”) bu anlamıyla sermayenin değersizleşmesini geciktiren bir rol oynamıştır son otuz-kırk yıldır.
1970’li yılların ortasında kâr oranlarının düşüşü ile krize giren dünya ekonomisi o yıllardan bu yana uzun bir durgunluk yaşamaktadır. Çünkü üretim alanından gitgide kaçan sermaye finans alanına yönelmiş ve bu da süreç içerisinde sermayenin değersizleşmesini geciktirmiştir. “Değersizleşme bir ihtiyaçtır, ama parasal şişkinlik dolayısıyla gerçekleşememektedir.”[11]
Finans alanındaki parasal şişkinlik üretim alanında ortaya çıkan kârlılığın azalması sorununu kökünden değiştirmez. Krizin daha da derinleşmesi durumu parasal şişkinlik nedeniyle sadece ertelenir. Ama bu durum sonsuza kadar devam edemez. Nihayetinde finans alanının yapabileceği “manevra”lar üretim alanındaki durgunluk ile sınırlanmıştır. Üretimde bir “kıpırdama” olmazsa finans alanı ilânihaye hayatına devam edemez. Gün gelir ayakları yerden kesilmiş bir şekilde havada uçtuğunu zanneden üretim, balonun patlaması ile şiddetli bir şekilde yere çakılıp kalır! Finansal krizin üretim alanına yaptığı tahribat özünde budur. İşte 2008’de finansal bir çöküş ile açığa çıkan kriz temelde bu gerçeklikle bağlantılıdır.
Bugünkü Büyük Buhran’a Doğru…
Sermayenin krize girdiği dönemler ile krizden çıktığı ya da çıkmaya çabaladığı dönemler ayrı ayrı incelenmelidir. Her ne kadar kriz durumunun kapitalizmin doğasında var olduğunu söylesek de, sistemin krize girmesi ve krizden çıkmasının insanî faktörlerden bağımsız, “mekanik” bir şekilde belirlendiğini söyleyemeyiz. 1929’daki Büyük Buhran’ın dünya ekonomisinde yarattığı tahribat ve bundan çıkış yolları bütün dünya halkları için tam bir felaket olmuştu örneğin. Krizin faturası, gerek Avrupa’da gerekse de ABD’de işçi sınıfına ödetilmeye çalışılmış ve sistem bunda “başarılı” da olmuştur. Avrupa’da faşizmin ve diktatörlük rejimlerinin yükselişi ve ardından dünyayı ikinci kez paylaşma savaşlarının gündeme gelişi Avrupa’nın yerle bir oluşuna, Yahudi soykırımına, Hiroşima ve Nagasaki’ye ve buna benzer daha pek çok şeye yol açmıştır.
Kapitalizm, kendi krizinin faturasını, elde bunu başka yollarla (“demokrasi”yle örneğin) çözüme kavuşturabilecek araçlardan yoksun kaldığında, insanlığa nasıl ödetebileceğini göstermiştir. Tüm bu olanları kapitalist üretim çevriminde 1914–39 yılları arasında yaşanan istikrarlı düşüşle bağlantılı olarak ele almak gerekir.
Faşizmin ve İkinci Dünya Savaşı’nın işçi sınıfını zayıflatması, atomize etmesi kâr oranlarında büyük bir artışı olanaklı kılarak sermaye birikimine bir canlılık kazandırır. Ayrıca savaşla birlikte sermayenin değersizleşmesi de yaşanır. Sonrasında emperyalist ülkelerde uluslar arası işbölümünün yoğunlaşması ve yarı-sömürgelerde de sanayileşmenin başlaması ile dünya pazarı önemli ölçüde genişler. Bu dönem, kapitalizmin savaş sonrasında içine girdiği genişleme dönemi diye adlandırılır. Burjuva ekonomistlerin “Altın Çağ” olarak adlandırdıkları bu uzun genişleme dönemi, 1973’teki “petrol krizi”ne kadar sürer. Adına “petrol krizi” denen bu kriz kapitalizmin tarihi içinde uzun aralıklarla gerçekleşen 1870’lerdeki, 930’lardaki gibi uzun ve depresif karakterli bir krize işaret eder. Bu kriz, 1980’lerden günümüze değin uygulamaya konulan ve bugünkü isyan ve protesto hareketlerinin tetikleyicisi olan bir dizi uygulamalarla, işçi sınıfına savaş sonrası verilen ödünlerin geri alınması sürecini başlattı. Sınıflar arasındaki gerilim, sermayenin karşı saldırıya geçmesi ile değişikliğe uğrayacak, işçi sınıfı da mevzilerini korumak ve yer yer de bunları kaybederek bu süreci genel olarak bir “geri çekilme” dönemi olarak yaşayacaktır. Bu dönem, dünyada ve tabii Türkiye’de işçi sınıfına karşı son derece sert tedbirlerin uygulandığı bir dönemdir. Şili’de Pinochet, Britanya’da Thatcher, ABD’de Reagan ve aynı neoliberal politikaların Türkiye’deki mimarı Özal bu dönemin öne çıkan sadece birkaç “figür”üdür.
Türkiye’de darbe öncesi uygulamaya konan ve darbe ile birlikte rahat bir uygulama alanı bulan neoliberal model, dünyadaki benzerleri ile aynı işlevi görmüştür: İşçi sınıfından daha fazla artık değer sızdırmak için onu daha az ücretle daha fazla çalıştırmak, güvencesizleştirmek, örgütlülüğünü dağıtmak, daha yoksul ve yoksun hâle getirmek… Özelleştirmeler; eğitimin, sağlığın, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması gerek dünyada gerekse de Türkiye’de bu döneme damgasını vuran ve bugün de devam etmekte olan uygulamalardır. Kısaca neoliberalizm dedikleri şey aslında, sermayenin son derece azgın bir şekilde işçi sınıfına karşı tüm dünyada saldırıya geçmesinden başka bir şey değildir!
Sistemi bugünkü krize sürükleyen temel dinamikler üzerinden meseleyi tartıştığımızda karşımıza çıkan, sermaye birikiminin yavaşlaması olgusudur. Bunun sebebi ise 1970’lerin ortalarında kâr oranlarının düşmesine bağlı olarak yaşanan durgunluktur.
Krizle birlikte uzun bir durgunluk dönemine giren kapitalizm, kendi krizini aşmak için çeşitli stratejiler izlemektedir. Sermayenin bu uzun krize cevabı neoliberalizm olmuştur. Neoliberalizm, sermayenin 1970’li yılların ortalarında başlayan dünya çapındaki uzun krizini aşabilmek amacıyla işçi sınıfına bir saldırısıdır. Yöntemi ise işçi sınıfını bölmek ve değişik bölüklerini rekabet içine sokmaktır.[12] Ama neoliberalizmin uluslararası alana da yayılması gerekiyordu. Bu ise 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, Doğu Avrupa’da, SSCB’de ve Çin’de bir dizi çözülmenin yaşanması ve kapitalizmin yeniden kurulması (restorasyonu) süreçleri ile mümkün olabildi. Neoliberalizme gelen kardeşin ismi “küreselcilik” idi. Küreselcilik bütün uluslardan işçilerin ve emekçilerin birbirleriyle rekabetini kışkırtarak uluslararası planda sermayenin çıkarları açısından en uygun koşulları yaratmayı hedefleyen bir saldırı stratejisidir.[13]
Küreselcilik, hiç kuşku yok ki sermayenin dünya çapında işçi sınıfına karşı bir saldırısıdır; ama bu sınıf taarruzu ideolojik bir kılıfla sunulmaktadır: “küreselleşme”. Artık ulus devletin sonu gelmiştir, sermaye “yersiz-yurtsuzlaşmıştır” vs. Günümüzde revaçta gören “küreselleşme” açıklaması şudur: Küreselleşme, dijital teknolojinin gelişmesi sonucunda hayatımıza “kaçınılmaz” olarak girmiştir; dolayısıyla bu gerçekliğe direnmek beyhudedir vs. Konuya kapitalizmin uzun krizi perspektifinden bakanlar için durum çok farklıdır. “Küreselleşme” bu perspektifle, “[k]apitalizmin krizine karşı geliştirilmiş, işçi sınıfını zayıflatmak ve teslim almak amacıyla benimsenmiş bir uluslararası stratejinin ideolojik çerçevesidir.”[14]
“Küreselcilik” ve sonrasında SSCB’nin dağılmasıyla birlikte ideolojik planda sunulan “küreselleşme” ve bir de tabii esnekleştirme, kuralsızlaştırma ve yalın üretim… Tüm bunlar aslında kapitalizmin kendi uzun ve derin krizini aşmasına yönelik olarak uygulamaya koyduğu stratejilerdir. Sermayenin dünya çapında işçi sınıfına karşı taarruza geçmesini eğer tek bir kelime altında özetleyecek olursak buna kısaca neoliberalizm diyebiliriz.
* * *
1970’lerin ortasından bu yana, yavaşlayan sermeye birikiminin basıncı altında kâr getirisi olmayacağı düşüncesiyle kapitalistler yatırımlardan uzaklaştılar ve üretim-dışı sektörlere yoğunlaşıp, D. Harvey’in mülksüzleştirme yoluyla birikim dedikleri süreci başlattılar.
Harvey, Yeni Emperyalizm adlı eserinde “petrol krizi” (1973) sonrası dönemde, neoliberalizm ve özelleştirme politikalarıyla özdeşleşen “mülksüzleştirme yoluyla birikim” adını verdiği bir sermaye birikimi modelinin devreye sokulduğunu anlatır.[15] Bu aslında Marx’ın Kapital’in ilk cildinde sermaye birikimini irdelerken çıkardığı sonuçlarla doğrudan bağlantılıdır, yani “yeni” bir şey değildir! Marx, sermaye birikiminin Para-Meta-Para’ (P-M-P’) döngüsü ile sağlandığını söyler. Yani burada para ile bir taraftan bina, makine, teçhizat vb. gibi adına değişmeyen sermaye denen metalara yatırım yapılır; diğer taraftan da işçiler istihdam edilir, işçinin emek gücü metası ücret ile kiralanır; buna da Marx değişir sermaye der. Demek ki iki tür meta satın alınmaktadır bu süreçte. Ardından bu iki tür meta üretime koşulur. İşçi üretim süreci içerisinde bir artık değer üretir ve sürecin sonunda ortaya çıkan “ürün”, yani meta-sermaye denen “ürün”, içinde artık değer kristalize olmuş bir halde pazarda satışa sunulur. Satış gerçekleştiğinde artık değerin gerçekleşmesi (realize olması) denen süreç yaşanır ve kapitalist bu sürecin sonunda kâr elde eder. Bu döngünün mantığı içerisinde herhangi bir “kurnazlık” sonucu kâr elde edilmez. Marx, sermaye birikiminin “ucuza alıp pahalıya satma” kurnazlığı ile açıklanamayacağını söyler. Çünkü bu şekilde toplam değerde bir artış olmamakta, mevcut zenginlik sadece eşitsiz bir şekilde el değiştirmektedir. Temelde birikim, bütün bir emek süreci içerisinde, gerekli emeğin ötesinde üretilen artık değer ve bu artık değerin de bir kısmının bir sonraki üretim çevrimine yatırılması ile gerçekleşir. Buna üretimin genişleyen ölçekte sürmesi de denir. Ama kapitalist ekonomi “petrol krizi” sonrasında öyle bir döneme girdi ki, birikimini, “genişleyen yeniden üretim”den çok, var olana “el koyarak” sağlayan; gerekirse cebir ve şiddet kullanarak işleri mümkün olduğunca düşük maliyetle (hatta kimi zaman sıfır maliyetle) kotarmaya çalışan bir hale büründü. Bu da ister istemez büyümeyi yavaşlatan bir duruma yol açtı.
“[K]apitalist bir ekonomide yatırımlar, dolayısıyla emek tahsisi, göreli olarak üretim dışı (yani ticaret ve finansal) sektörlere daha çok yönelirse büyüme yavaşlar. Hatta, durur ve ekonomi krize, depresyona girer.”[16]
* * *
1990’larda büyük kapitalist ekonomilerde (örneğin ABD’de) görülen “ekonomik canlanma”, faiz oranlarının dramatik bir şekilde aşağı çekilerek tüketicilere kredi verilmesi (borçlandırma) suretiyle gerçekleşen bir “canlanma”ydı. Ama bundan da önemlisi bu canlanma, aslında, neoliberal saldırı denen şey ile işçilerdeki göreli yoksullaşma, yani reel ücretlerdeki artışların işçilerin üretkenliklerindeki artıştan geride kalması, yani satın alma gücündeki göreli düşüş ve işçi sınıfının artan sömürüsü ile sağlandı. Satın alma gücünün düştüğü bir ortamda -hele de kredi almak son derece kolaylaşmışken- borçlanma cazip hale geldi ve bu da hane halkı borçlarında bir patlamaya yol açtı. Kapitalist sistem bu şekilde borçla dönen bir ekonomik canlanma yaşadı, ta ki bugünkü çöküşe kadar.[17]
* * *
Kriz hâlâ sürüyor. Kriz patlak verdiğinde devletlerin yaptığı ilk şey, batan ya da batmakta olan şirketleri, bankaları, sigorta devlerini kurtarmak ya da borçlarını kamulaştırmak olmuştu. Bu, hiç kimseye hesap vermeden işçi ve emekçilerden vergi adı altında toplanan paraların bulunduğu kasaların anahtarlarının sermayeye sunulması demektir! Şimdi devletler devasa kamu borçlarının yükü altındalar ve bu sorunun üstesinden gelmek için de yaptıkları tek şey işçi ve emekçilerin kazanımlarına saldırmak oluyor.
Durumu ABD’den hiç de farklı olmayan Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz ve İrlanda gibi ülkeler de aynı sorundan muzdaripler. Bu aşamada krizin ne yöne evrileceği emekçilerin inisiyatifinde. Ya krizin faturası çok sert önlemlerle; örneğin daha fazla işsizlik, daha fazla özelleştirme; kamu hizmetleri, emekli maaşları ve diğer sosyal ödeneklerden daha az yararlanma vs. ile işçi sınıfına ödetilecek -ki zaten bugün yapılan budur- ya da kriz emekçilerin direnişiyle karşılaşacak. Bugün yaşadıklarımız bizlere bunun somut örneklerini sunuyor. Küresel krizin patlak verdiği 2008 yılından bu yana dünyanın farklı yerlerinde isyan, protesto, ayaklanma vb. gelişmeler yaşandı. Ama işçi sınıfının kendi talepleri ve kendine özgü mücadele yöntemleri ile örgütlü bir şekilde sistemi ciddi derecede tehdit ettiği örnekleri pek göremedik. Sokak gösterileri ile işçi sınıfının buluşarak birlikte bir mücadele yürütmesi yakıcı bir önem arz ediyor. 1929 Krizi sonrasındaki toplumsal koşullara kıyasla işçi sınıfının politik ve örgütsel düzeyinin zayıf olduğu bugünkü durumunu ve Avrupa’da aşırı sağ, ırkçı, faşist partilerin tırmanış kaydettiğini göz önüne aldığımızda, bugün yaşadığımız depresif krizin hem ekonomik hem de politik sonuçlarına karşı mücadele etmenin gerekliliği ortaya çıkacaktır. Tekil, işyeri bazlı, küçük çaplı mücadeleler sistemi yeteri kadar tehdit etmiyor. Bu mücadeleler arasında bağlar kurulmalı, mücadeleler diğer işyerlerine sıçramalı ve birer genel grev niteliği kazanmalıdır. Karşımızdaki dalga bütün yönlerden işçi sınıfını kuşatırken, bu küresel dalgaya karşı “içe kapanık” bir mücadele yürütmek gücümüzü son derece zayıflatacaktır. Sınıfın bir bütün olarak örgütlenip, mücadeleler içinde yer alması bu açıdan yakıcı bir önem taşımaktadır.
Gencer Çakır
Dipnotlar
[1] Aktaran: D. Harvey, Sermaye Muamması, SEL Yayıncılık, Çev. Sungur Savran, 1. Baskı, İstanbul, 2012, s. 242, vurgular bana ait.
[2] E. Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı, Çev. Orhan Suda, Özgür Üniversite Kitaplığı, 3. Baskı, Ankara, 2008, s. 339.
[3] K. Marx, Kapital, Cilt II, Yordam Kitap, Çev. Mehmet Selik, 1. Basım, İstanbul, 2012, s. 61.
[4] K. Marx, Kapital, Yordam Kitap, Çev. Mehmet Selik/Nail Satlıgan, 1. Basım, İstanbul, 2011, s. 605.
[5] Kapital, Cilt I, s. 312.
[6] Aktaran: S. Savran, Üçüncü Büyük Depresyon. Kapitalizmin Alacakaranlığı, Yordam Kitap, 1. Basım, İstanbul, 2013, s. 31.
[7] S. Savran, a.g.e., s. 34.
[8] K. Marx, Kapital, Cilt II, s. 180.
[9] Eksik tüketim teorisinin eleştirisini burada Savran’ın adı geçen kitabındaki “Eksik Tüketim Teorisi ve Marksizm” başlıklı bölümüne dayanarak yapıyorum; bkz. s. 180-201.
[10] K. Marx, Kapital, Cilt I, s. 598.
[11] Savran, a.g.e., s. 41.
[12] Savran, a.g.e., s. 90.
[13] Savran, a.g.e., s. 83.
[14] Savran, a.g.e., s. 91.
[15] Everest Yayınları, Çev. Hür Güldü, 2. Baskı, İstanbul, 2008, “El Koyarak Birikim” adlı bölüm. Kavramın İngilizcesi “accumulation by dispossession” kitapta “el koyarak birikim” olarak kullanılmış. Biz burada kavramı “mülksüzleştirme yoluyla birikim” diye kullanmayı tercih ettik.
[16] E. Ahmet Tonak, Batan Piyasalar! 21. Yüzyılın İlk Buhranı, Kırmızı Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2010, s. 145.
[17] Konu hakkında bkz. Anwar Shaikh, “The First Great Depression of the 21st Century”, Socialist Register 2011: The Crisis This Time, Vol 47.

Hiç yorum yok: