"Kapital"e Karşı "Yirmibirinci Yüzyılda Kapital"

Çok reklâm edilmesine aldandığınız bir kitap sizi pekâlâ şaşırtabilir. Geçmişte Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u ve Fukayama’nın Tarihin Sonu nasıl hayal kırıklığı yarattıysa, hafta başında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından piyasaya sürülen Thomas Piketty’nin Yirmibirinci Yüzyılda Kapital’i de öyle yaratıyor. Obama’dan Papa’ya, Liberation’dan New York Times’a her kesim tarafından reklâm edilmese, Avrupa ve ABD’de çok satanlar listelerinin yanına bile yanaşamazdı herhalde.
Thomas Piketty, kitabının başlığından da çıkarılabileceği gibi, bir yandan Marx’ın başyapıtı Kapital’in ününden yararlanıyor. Bir yandan da onun yanlışlarını ve arkasından doğan boşluğu dolduran eleştirel bir seçenek imajı yaratmaya çalışıyor. Kitabının Marx öncesi ve sonrası gelişmeleri yorumlayan “bir ekonomi ve tarih” (hatta sosyoloji, antropoloji ve siyaset) kitabı olduğu iddiası bu bağlamda yorumlanabilir.
Piketty’nin kitabı, daha önce konunun uzmanı Marksist hocalar tarafından değişik açılardan eleştirildi. Biz tekrardan sakınmak için her iki kitabın genel bir kıyaslamasını yapmakla yetineceğiz.
Kapital’in Değeri
Kapitalist dünyada taklitleri ve alternatifleriyle kıyaslanırken, Marx ve başyapıtını iktisat çerçevesine hapsetmek adettendir. Bu, bilimsel iktisadı burjuva iktisadının kısırlığı ve bayağılığı içine hapsetmenin bir yoludur.
Elbette Marx’ın Kapital’i her şeyden önce bir “iktisat kitabı”dır. Ekonomi politik biliminde öncekiler kadar, sonrakilerin de aşamadıkları bir zirve olduğu reddedilemez bir gerçektir. Gerçekten de 25 yıllık bir çalışmanın ürünü olan Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Kapital ciltleri kapitalist sistemin tarih içindeki yerini ve işleyiş yasalarını ortaya koyan bilimsel bir set oluştururlar. Eğer Marx’ın ömrü vefa etse ve yazdıklarının altı misli hacim tutacak 1857’de tasarladığı serisini tamamlayabilseydi, arkasında daha da göz kamaştırıcı dev bir eser bırakmış olacaktı.
Marx’ı ekonomi politik eleştirisine yönelten, dinin eleştirisini takiben yazdığı 1844 Elyazmaları’nda felsefe ve hukuk eleştirisinin önüne çıkardığı bir ihtiyaçtır. Felsefî bir zemin üzerinde sosyal devrim teorisini incelerken Hegel’in politik alandaki yetersizliğini fark edince Kapital’de sonlanacak klasik iktisadın eleştirisi işine girişir. Bu süreçte Marx (ve Engels) devlet biçimlerinin, hukuksal ilişkiler ve ideolojik sistemlerin, daha doğrusu üstyapı alanındaki olguların köklerini, Hegel’in “sivil toplum” dediği ama hep geri plana ittiği maddî yaşam koşullarında aramaya yönelir. “Sivil toplumun anatomisi, ekonomi politikte aranmalıdır” hipotezinden hareketle klasik iktisadı masaya yatırır. Bir kısmı tamamlanamamış dört ciltlik Kapital serisiyle noktalanan girişim, “Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili” alt başlığına uygun olarak, hem klasik ve vulger iktisadı boydan boya eleştiri süzgecinden geçirir, hem de kapitalist ekonomi sistemini enine boyuna irdeleyerek onun hareket yasalarını ortaya çıkarır.
Marx, kapitalizmin varlığını sürdürdükçe ve geliştikçe, kendi çelişkilerinin ve çöküşünün maddî koşullarını da üreteceğini net olarak göstermiştir. Proletaryanın kapitalizme karşı mücadelesinin yolunu aydınlatan bir kaynak olarak başköşede yerini alması bu yüzdendir.
Bu arada, mirasından yararlandığı klasik iktisat ve yanı sıra Hegel’le arasındaki metodolojik sınırları da çizmiş, adıyla anılan felsefeyi ve tarih anlayışını olgunlaştırmış oluyordu.
Bu nedenle, Kapital’e ve onu tamamlayan çalışmalarına ekonomi politikle sınırlı bir değer biçmek ekonomizm olacaktır. Burjuva eleştirmenlerinin o zamandan beri Marx’ı “görmezden gelinemeyecek bir iktisatçı” olarak göstererek küçültmeye çalıştıkları unutulmamalıdır. Kendi zamanlarında Engels ve Lenin’in uyarılarına kulak asmayan Kautsky, Plehanov gibi Marksist otoriteler bile bu tuzağa düştüler ve Kapital’i en az okunan klasikler arasında yer almasına sebep oldular. Kapital’in sadece iktisada değil, tarih, felsefe ve öteki sosyal bilimlere kazandırdıklarını göz önüne alan bir okuma göz ardı edilmemesi gereken önemli bir noktadır.
Tarih Kronolojiden İbaret Değildir
Thomas Piketty, bu konunun Fransa’da daha kendisi dünyaya gelmezden önce tartışıldığını biliyor. Hiç alakası olmadığı halde yazdıklarının ”bir ekonomi kitabı olduğu kadar, bir tarih kitabı” da olduğu savında bulunarak eksiğini lafla kapatmaya çalışıyor. Ancak ne kadar Marx’ın üstüne çıktığı imasında bulunursa bulunsun, vulger iktisadın dışına çıkamayan bir ampirist olarak kalıyor. Her birinin başına bir tarihsel sözcüğü kondurduğu “analiz”, “kaynak”, “veri”, “çerçeve”, “dinamik” gibi terimleri kullanmayı çok seviyor ama öyle denmekle tarihsellik olmuyor. Tarihsel yaklaşıma nüfuz edemediği, betimleyici ve yüzeysel kaldığı, Das Kapital’i okuyanların ilk fark edecekleri şeydir. “Le Capital”, tarihi bütünsel (sosyoekonomik), aşamalı ve sıçramalı bir süreç olarak değil, kölelikten bugüne, daha çok da 1700’den 2012’ye uzana gelen yekpare ve tek çizgili bir zamansallık, yani vakanüvislerdeki gibi kronolojik bir süreç olarak kavrıyor. İstatistiksel verilerin yorumuna indirgenmiş tarihsellik yetersizdir. Piketty’nin sermayeyi ve kapitalist sistemi İsa’yla yaşıtmış gibi göstermesi bundan. Bunu tarih biliminin vazgeçilmesi zor sınıflar ve sınıf mücadeleleri (“yüzde birlerin ve onların mücadelesi”), emperyalizm (“zengin ve yoksul ülkeler”) gibi temel kavramları bozarak tamamlıyor. Art arda ama ayrı analiz birimleri olarak ele alınmaları gereken kölecilik, feodalizm, kapitalizm gibi birbirlerini izleyen üretim tarzlarına tam anlamıyla Fransız kalıyor. Bu nedenle, kitabı boydan boya kaplayan üç-dört asırlık zengin istatistiksel ve olgusal malzeme tarih üstü bir seyir izlemekten kurtulamıyor.
Oysa Marx’ın Kapital’i tarihçi gözüyle de okunabilecek zengin ve öğretici bir kaynaktır. Öyle olmasa ne Kapital Kapital olurdu, ne de Marx tarihsel düşüncedeki büyük sıçramasını yapabilirdi. Engels’in sıklıkla vurguladığı gibi bütün insan bilimleri gibi ekonomi politik de tarihsel bir bilimdir. Marx, yalnızca tarihsel sürecin belirli bir aşamasını oluşturan kapitalist sosyoekonomik kuruluşun altyapısını açıklamakla kalmamıştır. Kapitalist aşamayı hem içinden çıkıp geldiği feodalizm (feodal ve köleci toplumlara geri dönüşler yaparak), hem de gebe olduğu sosyalist toplum ile bağlantısı açısından inceler. Yani, ekonomik ve toplumsal olguları hem geçmişleri ve gelecekleri (tarihsellikleri), hem de güncel varoluşları içindeki eklemlenme tarzları (mantıksallıkları) yönünden ele alır. “Servet”in tarihinin ve geleceğinin “kaotik ve öngörülemez” olduğunu söyleyen Piketty ise, tam tersi bir tutumla kapitalist sistemi ebedileştiriyor. Bu, burjuva iktisadına mahsus tipik bir tarihsizleştirme biçimidir.
Kapital’in Yöntemi
Thomas Piketty, kitabında bolca kullandığı istatistiksel verilere, siyasal ve toplumsal olgulara güvenerek, kendisinden öncekileri teorilerini tarihsel dayanaklarla kanıtlama gereksinimi duymamak (“ayakları yere basmayan az sayıda olgu, çokça teori spekülasyon”) ve kestirme sonuçlara varmakla suçlar. Oysa kendisinin “Le Capital”i süsleyen istatistiksel-grafiksel teşhircilik, ayıplarını gizlemek için kullandığı bir incir yaprağı vazifesi görüyor. Her pozitivist gibi, görünen ve ölçülebilenle yetiniyor, derindeki akıntılara, en içteki çelişkilere ulaşamıyor. Kullandığı harcıâlem kavramlar, sosyoekonomik yapıyı ve süreci kucaklama yeteneğinde değil.
Marx’ın ekonomi politiğin incelenmesinde kullandığı metodoloji diyalektik materyalist felsefede önemli bir yer tutar. Hegel’in ampirizmini ve metafiziğini eleştirip rötuşlayarak Kapital’de iyice olgunlaştırdığı diyalektik yöntem (“soyuttan somuta yükselme”), burada ele alınamayacak kadar geniş bir konudur. Rakamları, grafikleri konuşturmasıyla övünen Thomas Piketty’nin kitabında, Marx’ın klasik iktisadı ve Hegel’i aşmasını sağlayan bu mantıktan haberi olduğuna dair bir iz yoktur.
Kimse Marx’ın kapitalizmin yasalarını ve buna ilişkin bulgularını somut materyallere dayandırmadığını söyleyemez. Yaklaşık 25 yıl süren iktisat çalışmalarında sayıları binlerle ölçülebilecek dokümanı elden geçirdiği, düzinelerle defter tuttuğu bilinir. Ama bunu ampirist bir akademisyen kafasıyla değil, derin bir tarihçi ve filozof ustalığıyla yapar. Eski bilgilerini, Hegel’in Mantık’ı başta olmak üzere, birçok yapıta tekrar başvurarak derinleştirmekten geri durmamıştır. Kapital’de uyguladığı yöntemi açıklayan bir broşür yazmayı düşünüyordu, fakat buna zamanı olmadı. Engels, materyalist diyalektiğin ekonomi politiğe uygulanmış özel bir hali olan bu yöntemi, “materyalist dünya anlayışından hiç de az önemli olmayan bir sonuç”, Lenin ise, “Marx, (büyük M ile) ‘mantık’ bırakmadı, ama Kapital’in mantığını bıraktı bize” diye değerlendirdi. Kapital’in metodolojisi, teorik düşüncenin izlemesi gereken evrensel ilkeleri kapsar. Düşünsel yeniden üretim sürecinde bilim nesnesinin analiz öğelerine ayrılması kadar, her bir soyut belirlenimin bütün içinde birleştirilmesinin diyalektik yolunu gösterir.
Onun için Kapital’in yazarı, ne tek başına bir iktisatçı, ne de tarihçi ya da filozoftur. Başyapıtında bunların hepsi, hatta daha fazlası vardır ve okunurken bu mutlaka göz önüne alınmalıdır.
Piketty de kitabının başında ve sonunda buna benzer tümceler kullanarak aynı yolu izlediği imajı yaratmaya çalışıyorsa da, bunun fiilî karşılığı olmayan bir açık kapatma çabası olduğu gözden kaçmıyor.
Piketty’nin Reçetesi
Sıra çözüm önerilerine gelince iki “Kapital” arasındaki fark anadan üryan bir hal alıyor.
Marx, kapitalizmin var olma ve gelişme sürecinde kendi çelişkilerinin ve çöküşünün maddî koşullarını nasıl ürettiğini ortaya koyar. Çünkü Kapital’i yazmasının sebebi, proletaryanın kapitalizmi yıkıp, baskı ve sömürüden kurtulmasına yol açmaktır.
Piketty ise üretim ilişkilerinden çok bölüşüm ilişkileri, servet ve gelir eşitsizlikleri üzerinde duruyor. Kapitalizmin aşırı bir hal almış problemi toplumsal eşitsizliğin boyutlarını serimlemesine diyecek yok. Fakat kitabının girişinde dürüstçe, “eşitsizlik ya da kapitalizmi ortadan kaldırmak beni pek ilgilendirmiyor” diyor. Zaten kitabını yazma sebebi de bu değil, uluslararası burjuvaziyi uyarmak ve ona sistemi yıkımdan nasıl kurtarabileceğini göstermektir. Siyasi iktidarın ve kapitalist üretim ilişkilerinin analizi kadar, onların değiştirilmesi meselesiyle ilgilenmeme sebebi de budur. Kapitalist sistemin “hukuk devleti”ne dayanması ve “adil toplumsal düzen”e yönelmesi onu tatmin etmeye yetmektedir.
Çözüm önerisiyse tek cümleliktir: “İdeal çözüm, sermayeden küresel ve artan oranlı bir vergi alınmasıdır.”
Bunun ütopik olduğunu da itiraf eder, ama “adım adım” uygulanırsa, “genel yararın özel yararın üzerine çıkmasını sağlayabileceği”ne inanıyor. Bunun için, Avrupa ve Amerikan emperyalizmlerine Çin’i örnek almalarını salık vermeyi de unutmuyor.
Thomas Piketty’nin kitabı, Marx’ın analizini tarihe havale eden değil, tersine zamanındaki vulger iktisada kadar geri çeken Kapital karşıtı bir içeriğe sahiptir. Bir reformist olarak reçetesini proletarya ve ezilenler için değil, ömrünü uzatmak istediği burjuvazi için yazmıştır. Çünkü barikatın bu tarafında değil, öteki tarafındadır.

Hiç yorum yok: