İtibar

Günümüz insanının itibar ile ilgili sözlerine bakıldığında insan sormadan edemiyor: Peygamberimiz (s.a.v.) itibarsız mıydı?
Çünkü modern insana göre çok olana sahip olmak, en büyük olanı yapmak ve en çok taraftarı, destekçiyi kazanmış olmak itibarlı olmak anlamına geliyor.
Oysa Kur'an'a ve Hz. Muhammed'in yaşamına baktığımızda tüm bu çokluk, büyüklük, genişlik gibi nicelikler hak yolda olduğumuz anlamına gelmez. Dolayısıyla itibarlı olmamıza veya itibarlı görünmemize neden olacak kadar önemli de değildirler.
Müslüman'ın itibarı olacaksa bu, ancak Allah'ın kanunlarına uygun, İslam ahlakını esas alan bir düzen kurmasıyla mümkün olur. Bu anlamda zenginleşmeyi önceleyen her türlü anlayış aslında İslâm'ın ruhuna uzaktır.
Bizdeki çoklukla övünme hastalığı, modern hayat tarzına yönelmemiz sonucu oluşmuştur. Çok mala sahip olmak, problemsiz hayat yaşamak Allah'ın yaşam tarzlarımızı onaylamasının göstergesi gibi algılanır oldu. Böyle düşünenler, Hz. Muhammed'in yaşadığı zorlukları çabuk unutmuşa benziyorlar.
Hz. Peygamber'in “el fakru fahrî” (“fakirliğimle iftihar ederim”) sözü, Rabbini önceleyen bir anlayışı simgeler.
Hz. Peygamber'in hasır üzerinde yatması karşısında bugünün insanı onun başarısız olduğunu anlar. Nasıl olur da Allah'ın elçisi hasırda yatar? Hani itibarı?
Yabancı bir konuk geldiğinde onu bu halde görse davasına inanır mı?
Mekke'yi fetheden kuvvetli ve itibarlı olarak görülen Hz. Muhammed'in yanına yaklaşan adam korkudan veya heyecandan titremeye başlar. Adamın titrediğini gören Resulallah "Titremene gerek yok, ben kral değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum."
Kuru et yiyen bir kadının çocuğu olmayı itibarsızlık olarak gördü mü acaba?
Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir.” (Tevbe Suresi - 128)
Hz. Muhammed'in, Hz. Ebubekir'in, Hz. Ömer'in ve Hz. Ali'nin zenginleşmemeleri için bir neden yoktu. Önlerine mal-mülk serilmişti, teklif dahi ettiler. Yani İslam'ı asrın idrakine söyletmek için her türlü imkân vardı ellerinde.
Ama bu yolu seçmediler. Neden?
Müslümanlar, misafirlerini nerede, nasıl, ne şekilde ağırlarlarsa; misafirlerine ne ikram ederlerse, nasıl karşılarlarsa, daha çok itibar sahibi olacaklarını hesap ediyorlar.
Ashab-ı Kiram'dan Abdullah b. Yusr (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'e pişirilmiş koyun eti hediye etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) yanındaki Müslümanlarla diz çöküp yemeye koyuldu. Derken, çölde göçebe hayatı yaşayan bir bedevi geldi ve “Bu nasıl oturuştur?” diye şaşkınlığını açığa vurmaktan kendini alamadı. Çünkü diz çöküp oturmak, törede aciz ve miskinlerin, yoksulların âdetiydi. Böylece bedevi, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in, yoksullar gibi oturuşuna bir anlam verememişti. Bunu anlayan Peygamberimiz (s.a.s.): “Şüphesiz ki Cenab-ı Hak, beni kerem sahibi bir kul kıldı, cebbar ve muannit kılmadı.” buyurdu.
Bir kadın, Halife Ömer'i nerede bulacağını sormak için bir topluluğa yaklaştı. Buradan birisine sorusunu sordu. Soru sorduğu kişi Halife Ömer'di.
Hz. Ali, acıktığını farketti. Torbasındaki azığını çıkardı. Sadece kuru ekmek vardı.
De ki:'Pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz, pis olanın çokluğu hoşuna gitse bile'.” (Maide Suresi - 100)
Çokluk sizleri yanıltmasın. Çok mal, çok para, çok evlat, çok sayıda destekleyenin olması her zaman doğru yolda olduğunuzu göstermez.
Ve dediler ki; biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz.” (Sebe Suresi 35)
[...] sayıca üstün bile olsanız bu size fayda sağlamaz. Allah müminlerle beraberdir.” (Enfal Suresi 19)
Müslümanlar, “ben yaptım oldu” anlayışı ile zenginleşmelerinin hesabını vermekten kaçmamalıdırlar. Bir müslümanın şeffaf ve hesap verebilir olması için de illa yasaya gerek yoktur. Bu bir ahlaktır.
Halife Ömer hutbeye çıkmıştır. Ancak sahabeler, kendisini dinlemeyeceklerini söylerler. Sebebi sorulduğunda, Hz. Ömer'in üzerindeki iki parçalı elbiseyi sebep gösterirler. Sahabeler kendilerine ganimetten bir parça kumaş verilmişken, Hz. Ömer'in üzerindeki iki parçalı kumaştan oluşan elbisenin halifeye itaat etmemek için yeterli olduğunu düşünürler. Neyse ki Hz. Ömer, oğlunu yanına çağırır ve ikinci kumaşın oğluna düşen hak olduğunu teyit ettirir.
Halife’nin bunu teyit ettirmeye mecbur olmadığı açıktır. Çünkü bu konuda bir yasa yoktur o dönemde. Ancak ahlakî ölçüler ağır basar. Her şey kanun değildir. Kanun, haklara riayet edilmediği zamanlarda ortaya çıkar. İhtiyacından fazlasını infak etmek için kanun çıkarmaya gerek yoktur. Ana Kitaba bakıldığında kanunlar orada yazılıdır.
Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah vefatından sonraya (miras olarak) ne para, ne pul, ne koyun ve ne de deve bırakmıştır. Hiçbir vasiyette de bulunmamıştır.” (Buhârî, Fethu'l-Bârî, 5/356, 8/148)
Hz. Âişe Resûlullah’ı kastederek diyor ki: “Ah! Babam ona feda olsun, bir defa dahi karnını buğday ekmeği ile doyurmadan bu dünyadan çekti gitti.” (Fethu'l-bârî, 9/549.)
Günümüzden bir devlet başkanı düşünün. Halktan yaşlıca bir kadın çıksa ve dese ki “Allah senin belanı versin”. Bu kadına ne yapılır? Gözaltı işlemi yapılıp ifadesi alınır, gerekirse devlet başkanına hakaretten hakkında yasal işlem yapılır.
Hz. Ömer çadırdan bir ses duyar: “Allah halifenin belasını versin.” Hz. Ömer çadıra girer, yaşlı bir kadın olduğunu görür. Kadına şikâyetini sorar. Tencerede taş kaynadığını görür. Hz. Ömer sırtına un çuvalı yükleyip kadına yardım eder.
Halife’ye bela okuyan bir kadına sırtında un çuvalı ile yardım götürmek günümüz için itibarı sıfırlayan bir durum olsa gerek. Hz. Ömer'in adaletini hayranlıkla anlatanlar bu meseleleri biliyorlardır.
Bugün itibar görmek için mekânları genişletenler Hz. Muhammed'in evinde nasıl namaz kıldığını bilirler mi? Hz. Muhammed'in evi öyle küçüktü ki namaz kılarken secdeye gittiğinde Hz. Aişe ayağını çekerdi. Ayrıca Peygamber’imizin evinde eşyanın neredeyse yok olduğunu okuyoruz.
Her fırsatta Hz. Muhammed'in adı anıldığında selam verenler, Hz. Muhammed'in Hendek Savaşı'nda hendek kazdığını bilirler mi?
Musa Peygamber’in Firavun’la mücadelesini dillerinden düşürmeyenler, Musa'nın saraya değil, çobanlığa doğru gittiğini unutmasınlar. Saray sahipsiz kaldığında dahi saraya dönmek gibi bir çabası olmadı. Evet, günümüz rasyonel insanına göre, Musa (a.s.) başarısız bir girişimcidir. Bugün saray ile çobanlık arasında bir tercih yapmak durumunda kalsa, modern insan her halde sarayı seçerdi.
Hz. Muhammed de Mekke'den Medine'ye hicret etmiştir. Oysa Medine daha az gelişmişti. Bugün köye dönmeyi gülünç kabul edenler, Mekke içinde kalarak mücadelelerinden sonuç alacakları zannı içindeler.
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Aişe (r.a)'ye sorarlar:
“Allah'ın Elçisinin evdeki hali nasıldı?”
Hz. Aişe (r.a) cevaplar:
“O kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşları bütün işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Ayrıca, ayakkabılarını ve delik su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan yiyeceğini kendi taşır, birisi "Ey Allah'ın Elçisi! İzin ver ben taşıyayım."dediğinde,
"Her mümin, taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın.” derdi.
Allah'ın elçisi için bu işleri yapmak itibar kaybına uğramak değildi. Çevresindekiler zaman zaman Allah'ın elçisi olan birisinin nasıl böyle bir hayat yaşadığına şaşırırdı. Çevrelerindeki güçlü devletlere ve onların yöneticilerine baktıklarında çok daha lüks ve ihtişamlı yaşadıklarını görürlerdi. Hz. Muhammed, Allah'ın elçisi olmasına rağmen nasıl böyle yaşardı?
Hz. Ömer (ra) Peygamberimizin dinlenmekte olduğu bir anda odaya girer, çevresine göz atar. Allah Resulü'nün odasında çok az eşya vardı. Hz. Ömer bunu gördü ve düşününce ağlamaya başladı. Hz. Ömer'in ağladığını gören Hz. Muhammed (asv) sordu:
"Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?"
"Ey Allah'ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken, sen ki Allah'ın elçisisin. İzin versen de biz de seni ..."
Hz. Muhammed'in sözün nereye gideceğini anlar ve hafif bir el işareti ile keserek;
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut Suresi - 64)
ayetini okur. Ve devamında şu sözü söyler:
“İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret de bizim.”
Tüm bu anlatılanlar ütopik öyküler gibi gelmekte bugün. Çünkü modern yaşamda bizler bu tip gerçekliklere uzağız. Bir devlet başkanının sırtında un çuvalı taşıması, taş taşıması, şatafatlı, gösterişli, lüks araç ve mekânlar dışında görülmemesine çok alıştırıldık.
Hz. Muhammed, bir yolculuk sırasında mola verdiklerinde ateş için odun toplamaya koyulanlara:
“Ben de ateş için odun toplayayım” der.
Yanındakiler itiraz ederler:
“Ey Allah'ın elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz.”
Hz. Muhammed cevaben:
“Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez.” der.
Müslümanlar, kalkınma ideolojisi ile hareket ettiklerinden beri İslamî değerleri arka plana atmaya başladılar. Allah'ın elçisinin nasıl yaşadığını unuttular. Yaptıkları israfları, lüks yaşantıları, yoksulluğa rağmen zenginliği meşrulaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Hz. Süleyman'ın zenginliğini örnek gösteriyorlar. Süleyman (a.s.)'ın karıncalara basmayan ordusunu görmezden geliyorlar. Süleyman (a.s.)'ın servet edinimini sömürüsüz gerçekleştirdiğini söylemiyorlar.
Zenginliğiniz yoksulların sırtında yükselirken, Hz. Davud'u örnek veriyorsunuz. Ebû Hüreyre (r.a)den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Davud aleyhisselâm ancak elinin emeğiyle kazandığını yerdi.”
Konformizme kapılan Müslümanlar, elde ettikleri şeylerin, Allah’a inandıklarından dolayı kendilerine verildiği düşüncesinden kurtulmalıdır.
Peygamberlerin yaşamları bunu göstermiştir. Bugün sanayileşmeyi, teknolojiyi, kalkınmayı adeta kutsayan, köye dönmeyi zorluk olarak gören bir müslüman anlayışı gelişti. Zenginleşmeyi Allah'ın işlerini onayladığının göstergesi kabul eden çarpık bir zihniyet doğdu.
Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” (Bakara Suresi 268)
Kadı iken tuvalet temizleyen Aziz Mahmut Hüdaî, ulema iken ekmek satan Somuncu Baba, burçak eken Hacı Bayram, dağdan odun toplayan Yunus Emre... Bu isimler bugün müslümanların dilinden düşmüyor. Fakat yaptıkları bu işlere bakıldığında, günümüz açısından oldukça başarısız oldukları görülür. Hâlbuki mesele öyle değildir. İş başkadır.
Geçimliğine razı olan adamları kaybettik. Fakirlikten korkar olduk. Fakirliğe düşmemek için mülk kapma gayesi ile şeytanî işlere bulaştık. Öylesi bir zenginlik ki fakirliğe düşmemek için sıkı sıkıya korumalı. Öyle bir fakirlik ki meslek sahibi olmasın diye sömürüye tabi. Bu gidişat sınıflaşmayı artırdı.
Şunu unutmayalım. Kurtuluş, kalkınma ile değil felah ile mümkündür.
Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atının üstünde şatafat içinde girer şehre... Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar valiyi. Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın köşesinde yere çökmüş ve etrafındaki hiçbir şey ile ilgilenmeyen bir adama takılır.
Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer atını vali. Atının üstünden inmeden, vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama:
“Behey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?”
Perişan kılıklı adam, istifini hiç bozmadan, sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek:
“Ben hiçim” der. Vali daha da hiddetlenir:
“Ne demek hiç, senin bir adın, şanın, unvanın yok mu bre adam?” der.
“Senin var mı?” der bu kez adam. Vali iyice şaşırır ama cevaplar:
“Gafil adam, nasıl anlamazsın, ben valiyim” der. Adam aynı ses tonu ile sorar yine.
“Peki, daha sonra ne olacaksın?”
“Sadrazam olacağım” der vali.
“Peki, daha sonra?”
“Padişah olacağım...”
“Peki ya daha sonra?” Kısa bir an duraksar vali, ve:
“Hiç” der...
Sadece gülümser perişan kılıklı adam.
“Senin o kadar uğraşıdan sonra olacağını, ben şimdiden oldum evlat.” der geçer gider.
Kaan Yiğenoğlu

Hiç yorum yok: