IŞİD ve Benzerlerine Dair

Irak ve Suriye’de yaşanan altüst oluş, bölgede mezhepçiliğin yükselişi, dindarlaşma ve misliyle artan şiddet nasıl açıklanabilir? Egemen güçlerin elinde uluslararası alaşım muamelesi görmeye alışmış, komplo teorileri ve uluslararası ilişkilerin dayanılmaz hafifliğine kendini bırakmış Ortadoğu değerlendirmeleri yaşanan savaşı ve mücadeleyi kavramaya ne kadar yeter; bu kan gölünden çıkma yolları konusunda bizlere neler sunabilir? Mezhepçi diktatoryal rejimler tarafından rehin alınmış olan fâilliklerini yeniden kazanma hamlesi yapıp, değişim umuduyla çıktıkları sokaklardaki çoğulluğun yerini hızla yerli ve yabancı, rejim yanlısı veya karşıtı, radikal İslamcı, Selefî ya da Şii milislerin alması ezelden beri süregelen dinler savaşının yeni bir sayfası olarak mı anlaşılmalıdır? Şayet bu Dinler Savaşı isimli dizinin yeni bir bölümüyse, o zaman, 2011 Arap ayaklanmalarıyla birlikte Suriyelilik, Mısırlılık veya Tunusluluğun târifinin rejim tarafından dayatılan mezhepçi kalıpların dışına çıkıp özgürlük mücadelesi içinde şekillendiği çok kısa süren dönem ne idi; o tarihsel dönem yokmuş gibi mi yapacağız? Toplumun (fazla!) devrimci bir ivmeyle aktif olarak birbirini tanımaya başladığı ve daha kapsayıcı, eşitlikçi ve çoğulcu bir târiften hızla daha mezhepçi ve inkârcı bir târife geçmiş olmasını doğal mı karşılayacağız? Gün geçtikçe artan militarizyon ve İslamcılığı analiz edebilmek için ülke sınırlarını mekânsal ve zamansal olarak aşan uluslarüstü askerî faaliyetlere, küresel İslamcı/cihadî şebekelere, fon kaynaklarına, bölge devletlerinin özel çıkarlarına mı bakmalıyız acaba?
İçinden geçtiğimiz Ortadoğu’nun yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan savaştaki mezhepçilik, şiddet, toplumsal parçalanma ve bunlara eşlik eden toplumsal anlam arayışını anlamak için ne kadar eskiye gitmeliyiz? Bu savaşın kökenlerini içinde yaşadığımız eşitsiz dünya sisteminin kurulduğu I. Dünya Savaşı sonrası batı sömürgeciliği ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ABD hegemonyasında mı aramalıyız? Eğer öyleyse, o zaman Ortadoğu’nun bugünü Osmanlı, Batı ve ABD sömürgecilikleri tarafından rehin mi alındı hep? II. Dünya savaşı sonrası kurulan bağımsız Arap rejimlerinin özgürlük ve eşitlik vaatlerini tutmamalarının bunda bir payı yok mu? Yeniden şekillenmekte olan mevcut siyasî ve ideolojik statükoyu mümkün kılan, içinde Türkiye’den İsrail’e, Irak’tan, İran’a ve körfez Arap ülkelerinin olduğu bölge devletlerinin baskıcı ve inkârcı siyasetlerinin son dört yıldır yaşanan trajedi ve direnişte hiçbir payı yok mu? Arap solunun zayıflığı veya Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrasında izlediği göçmen politikalarının doğurduğu yeni ırkçılık ve ezilme biçimleri bu yaşananlardaki rolü nedir?
Medya üzerinden de sürdürülen eşitsiz bir propaganda savaşının sebep olduğu dezenformasyon ortamında yapılan analizler ne kadar isabetli olabilir? Sayısı artan milisleri ve bu esnada taraf değiştirenleri, para ve iktidara göre yeniden teşkil olan ittifakları ve Sünnici/Şiici şiddeti görüp, tüm taraflar benzer bir şekilde şiddete, hırsızlığa bulaşmış, çıkar ilişkilerinin esiri olmuştur deyip nihilizme mi savrulacağız? Ortadoğu’nun gittikçe daha fazla mezhepçilik ve İslamî şiddetle eşitlendiği bir coğrafyaya dönüştüğü ortamda “halk ayaklanması eşittir İslamcı kaos” diyerek apolitik muhazakârlığın konforuna mı kapılacağız?
Bu sorulara verilecek analitik cevaplar, sayısı gittikçe artan siyasî/toplumsal aktörleri ve çoğullaşan toplumsal halleri ne kadar anlatabilir? Toplu katliamlar, ölümler, yokluk, yoksulluk, bıkkınlık, korku, umutsuzluk ve kafa karışıklığını nasıl kavrayabiliriz? Kişisel tanıklıklıklar veya sanat, mevcut toplumsal tartışmaları ve tartışamama hallerini anlatmada bir yol olabilir mi?
Bu yazı tüm bu sorulara cevap vermeyi vaad etmiyor. Her bir soru ayrı bir yazı konusu olabilir, hatta belki bir dizi fotoğraf, edebiyat yazısı ya da bir film durumun vahşetine de, çelişkilerine de, politik açmazlarına da, bilinmezlerine de, tahminlerine de, “kurtuluş”un nerede yattığını da işaret edebilir. Bu soruları en başta sıralamamın sebebi bu yazının nasıl bir sorular silsilesi içerisinde oluştuğunu göstermekten ibarettir. Sonuç bölümünde bu soruların bir kısmına geri dönmeye çalışacağım.
Bu yazıyı yazmaya başladığım günlerde Suriye’de Mart 2011’de başlayan halk ayaklanması altı ay gibi kısa bir süre içerisinde bölgesel ve küresel bir vekâlet savaşına çoktan dönüşmüş, 2013 yılı ise Suriye’de rejim ve muhalifler cephesinde sekteryan/mezhebî söylem ve pratiklerin zirve yaptığı bir yıl olmuştu. 2013 ve sonrasında bir yandan Antep’te bulunan Suriye Ulusal Koalisyonu’na (SUK) bağlı askerî ve siyasî muhalefetin içinde, öte yandan SUK’u tanımayan askerî birlikler arasında radikal İslamcı/Selefî gruplar gittikçe güçlenmişti. Esad hava bombardımanlarına amansız bir şekilde devam ederken, Şii Hizbullah’ın askerî gücünden yararlanmaya başlamış ve askerleri büyük ölçüde Alevilerden oluşan “Milli Savunma Ordusu”nu kurmuştu. Bu arada 2012 yazındaki Halep savaşından sonra katlanarak artacak şekilde Hums, Şam’ın banliyöleri, İdlib gibi Suriye şehirleri yerle bir olup bir çöle dönüşmüştü.
Fakat, IŞİD/İD (Irak Şam İslam Devleti/İslam Devleti) henüz güney Kürdistan’a girmemiş, Maxmur’a ve Şengal’e saldırmamıştı. Bir IŞİD militanı, I. Dünya Savaşı sonrası çizilen Irak-Suriye sınırının tam üstünde durarak batıya meydan okuduğunu ilan etmemişti. Halife devleti de henüz kurulmamıştı. Ezidî katliamı sonrasında Rumêlan (Rojava), Silopi, Midyat, Batman ve Cizre’ye doğru zorunlu göç henüz gerçekleşmemişti. Bir asır önceki Ermeni soykırımını hatırlatan kafileler, din değiştirmeler ve katliam görüntüleri sosyal medyaya düşmemişti. IŞİD, Haziran 2014’te Musul şehrinin yönetimini ele geçirmişti. Dünya kamuoyunun bir kısmı şaşkınlık içinde gelişmeleri izlerken, bir kısmı da, örneğin Suriye’deki savaşa müdahil olan Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, ABD ve batı ülkeleri de, Türkiye kamuoyu, Türkiyeli ve Rojavalı Kürtler ve Suriyeliler de, IŞİD’i önceden tanıyorlardı zaten. Nasıl tanımasınlardı? Ülkede Esad karşıtı kampta yer alan en güçlü yedi askerî gücün IŞİD de dâhil olmak üzere beşi Selefî yapılardı. Bu beş Selefî örgütün arasından en güçlüsü olarak sıyrılan İŞİD, Suriyeli seküler aktivistlere göre “devrimi çalmış”tı, ülkeyi Suriyeli olmayan savaşçılar ve aşırı püriten, katı, disiplin takıntılı İslamcı idaresiyle “kolonize” etmiş, kendinden olmayanları ya haraca bağlamış, ya kaçırmış, ya kaçırtmış ve yaklaşık yedi bin kişiyi vahşice öldürmüştü.[1] Zaten IŞİD’in Irak’a geçiş yapabilmesi Suriye’nin Raqqa şehrinde kurduğu idare ve Suriye’nin doğusunda diğer Selefî yapılara ve Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) karşı elde ettiği askerî galibiyetlerden kazandığı özgüvenle mümkün oldu. Toplumu ve dünyayı sadece ve sadece kuffâr (kâfirler) ve kâfir olmayanlar olarak ikiye bölünmüş olarak gören İŞİD militanları, batı karşıtı ağır bir Sünni mezhepçiliği ve püritanizmleriyle bölgedeki gayri Müslim ve gayri Sünni azınlıkların da, muhalif Sünni arapların ve Kürtlerin de korkulu rüyasıydı. IŞİD veya daha önceki ismiyle Nusra cephesi Rojava’nın batısında (Efrin), ortasında (Kobanê) ve doğusunda (Irak-Suriye sınırı ve Haseke şehri) YPG güçleriyle Eylül 2012 tarihinden itibaren çatışıyorlardı. Hama, Hums, Halep ve Şam’ın kırsalında yıkım ve bir insanlık trajedisi yaşanırken Rojava yine de benzeri bir yıkımdan, en önemlisi Esad’ın hava bombardımanlarından muaf kalabilmişti.[2] Fakat, 2014 yılı IŞİD saldırıları sebebiyle savaşı Rojava’ya da taşıdı ve bölgede ciddi bir huzursuzluğa ve korkuya yol açtı; Irak Kürdistan’ı, Türkiye ve Avrupa’ya doğru dış göç artışa geçti. PYD, askerî seferberlik ilan etti, bu sebeple bazı köyler tamamen boşaldı; Türkiye ve Irak Kürdistan’ının sınırları kapatmak suretiyle ticareti engelleyerek dize getirmeye çalıştıkları Rojava’da pahalılık ve yokluk tavan yaptı; ticaret durma noktasına geldi. [3] Halep, Raqqa ve Deyr el-Zor gibi illerdeki Esad ve IŞİD’in zulmünden kaçan altı yüz bine yakın Arap, soluğu Rojava illerinde aldı.
Bu arada Türkiye devletinin Rojava’daki PYD yönetimini çökertmek amacıyla kullandığı yöntemlerden biri olarak IŞİD’e ve diğer radikal İslamcı/Selefî yapılara lojistik, ideolojik, askerî ve moral destek verdiğini gösteren videolar sosyal medyada dolaşıyordu. Türkiye’nin Suriye Sünni muhalefetini ve Suriye’de Faruq Tugayları, Tewhid Cephesi ve İslamî Cephe gibi radikal İslamcı/cihatçı grupları; Rojava’da ise PYD ile savaşan Ahfâd el-Resul (Peygamber’in Torunları) veya daha sonra Nusra/ IŞİD ve Türkmen Cephesi’ni lojistik ve istihbarî olarak desteklediğini youtube videolarından takip etmek mümkündü. Türkiye’nin ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nun izlediği tüm bu PYD karşıtı politikalara rağmen[4] büyük ölçüde halkın özgücüne dayanan YPG/YPJ, Suriye Kürdistan’ının değişik yerlerinde IŞİD’i yenmeyi başardı, stratejik sınır noktalarını ele geçirerek ekonomik ve askerî açmazları aşabildi. YPG tüm Suriye ve Irak’ta IŞİD’i yenebilen tek güç oldu. Zaten PYD’nin en büyük toplumsal meşruiyeti, katılımcı ve çoğulcu sivil idare ve insani yardımlara dayandığı kadar, bölgeyi ve bölge halklarını askerî olarak IŞİD ve benzeri yapılara karşı koruyabildiği için kazandığını iddia etmek aşırı bir önerme olmaz. [5]
Türkiye sosyal medyasında dolaşımda olan tek video türü radikal İslamcı/Selefî grupların Türkiye’nin sınır şehirlerindeki hareketleri veya sınır geçişlerine ilişkin videolar değildi elbette. Muhtemelen dil engelinden kaynaklanıyor olsa gerek, Türkiye Dışişleri ile Faruq Tugayları, Tewhid Cephesi veya İslamî Cephe kumandanı veya Suriye Ulusal Koalisyonu arasındaki görüşmelere ilişkin youtube videoları pek tedavülde değildi. Aynı şekilde Esad’ın Suriye’de estirdiği histerik hava, ülke içinde ve dışında uyguladığı siyasî-stratejik denge siyaseti ve halkına yaptığı zulüme ilişkin videolar da neredeyse sadece İslamcı kamuoyunda paylaşılıyordu. Bunlar yerine, bilhassa sol-Alevi çevrelerde ya Suriye’deki ayaklanmayı İslamcı şiddetle eşitleyip itibarsızlaştırmayı hedefleyen dezenformatif videolar paylaşılıyordu ya da İŞİD’in yönetimi altına giren yerlerde obsesyon derecesinde püriten ve faşizan uygulamalara muhalefet edenlerin başkesme, kazığa oturtma gibi barbarca yöntemlerle cezalandırıldığını gösteren videolar dolaşımdaydı ki seyredenler neredeyse yaşanan yıkımın en büyük sorumlularından birisi olan Esad’la özdeşlik kuruyorlardı. Bu dehşetengiz şiddet görüntüleri ve halkın IŞİD karşısındaki mağduriyetini seyrederken, IŞİD’i (ya da Arapça tahkir edici ismiyle DEAŞ’ı) hiçbir askerî aklı olmayan barbarlar sürüsü gibi görüyorduk. “Ya keşke insanlar başkaldırmasıydı da bunlar yaşanmasaydı” gibi mücadeleyi hiçleştiren, apolitik bir noktaya sürükleniyorduk ya da hayatın kendisini bir mücadele olarak gören bir noktaya. (İkinci tespit özellikle Rojava mücadelesi için geçerli)
Halbuki IŞİD’in hayli pragmatik askerî bir aklı vardı (siyasî değil); yoksa Irak’ta Anbar ve Felluca gibi Irak rejiminin otoritesinin zayıf olduğu yerlere saldırır mıydı? Ya da Musul’da ele geçirdikleri ağır silahların bir kısmını Temmuz 2014’de Rojava’nın Kobanê şehrine, bir kısmını ise Suriye’nin Deyr al-Zor şehrine sevkeder miydi? Suriye Kürdistan’ında Kürt düşmanı olup, Arap bölgelerinde ise askerî olarak zayıf Arap-Sünni örgütlere düşman olur muydu? Endülüs’ü, İstanbul’u ve Mekke’yi alıp Kâbe’yi yıkacaklarını ilan etmelerine rağmen kuzey Suriye ve Irak’ta güçlerini konsolide etmeye uğraşırlar mıydı? Serêkani ve Kobanê gibi Arap-Kürt bölgeleri arasındaki geçiş noktasındaki stratejik kentlere saldırırlar mıydı? Mali bir özerklik peşinde koşmasalar, bilhassa petrol kuyularının ve barajların olduğu yerlerdeki askerî güçlere, örneğin YPG’ye saldırılar mıydı?
Bu arada IŞİD’in Ağustos 2014’te Irak Kürdistan’ına saldırması Barzani, Türkiye, Ürdün gibi Ortadoğu’nun pragmatik Kürt/Türk/Arap Sünni-muhafazakâr bloğuna, evdeki hesabın çarşıya uymadığını gösterdi. IŞİD vb. yapıları Rojava’daki PYD’yi ya da zaman zaman Bağdat merkezî hükümetini zayıflatmak için kullanacaklarını umut edenler, hesaplarını bu kısa vadeli hedefe göre yapıp, bölgede hegemonik güç olacağını zannedenler ateşle oynadıklarının farkına vardılar (ya da halen varamadılar). Ateş bu sefer Irak Kürdistan’ını ve zaten bir avuç kalmış olan Ezidîleri vurdu. Böylece İsrail’in Gazze saldırısının zirve yaptığı ve Rojava’nın nispeten sakin olduğu 2014’ün Ağustos ayı bir anda IŞİD’in Irak Kürdistan’ındaki “ihtilaflı bölge” sayılan Şengal Dağı’na saldırması ve Ezidî katliamıyla bölünmüş oluyordu. Böylece Musul’u IŞİD’in, Kerkük’ü ise Irak Kürdistan’ı yönetiminin ele geçirmesinden sonra bağımsızlık tartışmalarının yerini peşmerge-PKK ilişkisi ve yeni bir trajedi aldı.
Selefî Miti
Sayısız spekülasyon ve analiz, İŞİD’in önlenemez yükselişini anlamlandırma ve engellemenin yollarını aradı. Bu açıklamaların bir kısmı eski sömürge yönetimlerinin Ortadoğu analizlerine taş çıkartacak kadar özcü ve İslamofobikti; şöyle ki Ortadoğu toplumu egzotik dinlerin bir toplamıydı; toplumsal/siyasal yaşamı düzenleyen temel prensip birer inanç grubu olarak dinler idi; farklı dinlere mensup insanlar kaçınılmaz olarak birbirleriyle çatışma halindeydi. Bu inançların içinde İslam’ın özel bir yeri vardı. İslam, tanımı gereği, şiddete meyilli otoriter bir ideoloji-kültürdü ve birçok Müslüman da gizli gizli İbn Teymiye’nin (1263- 1328)[6] iki büyük fetvası ve Vehhabî teolojiyi takip ediyorlardı. İŞİD patlaması, İslam’ın vahşi özünün zuhur etmesinden başka bir şey değildi. Ya da başka bir deyişle, mesela Suriye’deki Selefîler Suriye toplumunun daha gerçek ve daha otantik bir ifadesiydi. Bir diğer açıklama da İslamcılardan gelmekteydi. Buna göre IŞİD, Sünni bir halk ayaklanmasıydı. Alevi Beşar Esad ve Şii Nuri Maliki yönetiminin Sünni karşıtı siyasetinin bir sonucu olarak Sünniler sisteme yabancılaşmış, ayaklanmış ve kendilerinden olmayan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. Bazı Sünni Arapların hangi sebepler ve motivasyonlarla IŞİD’ci olup, bazılarının olmadığını veya nasıl olup da İŞİD’in katlettiklerinin birçoğunun Sünni olduğunu da; Sünni (Kürtlerin) IŞİD’e karşı savaştığını da, yine birçok Sünni’nin (farklı toplumsal sınıflardan Kürt ve Arap ve Türkmenin) IŞİD’in zulmünden kaçtığını, birçok Sünni kanaat önderi ve yapının IŞİD’i ve Selefî ideolojiyi tasvip etmediğini, örgütün arkasındaki siyasî ve askerî rasyoneli görmekten uzak bu bakış açısı politik İslam’ın ve Sünni İslam kanaat önderlerinin içinde bulunduğu çıkmazı göstermekte aslında.
Bir diğer yaygın açıklama ise genel olarak tüm radikal İslamcı yapıları sırf emperyalizmin ve bölgesel güçlerin birer paravan örgütü olarak gören indirgemeci yaklaşımlardı. Zaman ve yer gibi tarihi analizlerin olmazsa olmazlarından nasiplenmemiş bu tespitler farklı İslamcılıklar, mekânlar ve zamanlar arasında hiçbir ayrım yapmadan İslamcılığı sadece egemenlerin elinde bir piyon olarak görmekteler. Suriyeli Arap seküler muhalifler arasında yaygın olan bu bakış açısına göre Selefî örgütler ya Esad rejiminin entrikalarının bir sonucu ya da Körfez Arap ülkelerinin artan etkisinin bir yansıması olarak görülmekteler. 1970’lerden beri siyasal İslam’ın batının elinde komünizmin bir panzehri olarak nasıl kullanıldığını hatırlamak aslında bu yaklaşımı güçlendirmekte. Aynı şekilde, ABD ve batı diplomasi çevrelerinin mevcut emperyal siyasî ve iktisadî statükoyu koruyarak bölgedeki güç dengesi yeniden nasıl tanzim edilebilir sorusu etrafında bilhassa IŞİD’in Haziran 2014 tarihinde Musul’u almasını takiben yaptıkları toplantılar ve müdahaleler de bu iddiayı destekliyor. Êzidî katliamına kadar yapılan toplantılarda ABD’nin IŞİD’i bastırmak amacıyla Irak’a ek silahlı kuvvet gönderme ihtimalinden, NATO müdahalesine, istihbarî kolu güçlendirmekten Şii yanlısı mezhepçi politikalarıyla bilinen ve buna rağmen ABD ve İran’ın onayıyla başkanlık görevi üçüncü kez uzatılan Nuri Mâliki’nin görevden alınmasına kadar birçok ihtimal konuşulmaktaydı. IŞİD’in Güney Kürdistan’a girmesi ve Êzidî katliamı sonrasında yapılan İran-ABD görüşmeleri sınırlı bir ABD askerî müdahelesine ve Maliki hükümetinin Haydar el-Ebedi ile değiştirilmesine yol açtı. “Irak’ın bölünme” tartışmaları ise denklemin içine İran, İsrail ve Suudi Arabistan’ın girdiği, merkezinde Kürdistan meselesinin de olduğu uluslararası bir tartışmayı ortaya çıkardı. Bu diplomasi trafiğinin altıında bölgesel ve küresel yeniden güç paylaşımı ve rekabeti olduğu kadar, batılıların organik bir parçası oldukları Irak ve Suriye savaşlarında çatışan radikal İslamcı/Selefî grupların batının güvenliğine karşı tehdit oluşturmaya başladıklarına dair bir korku da vardı. Batılı egemenler, bölgedeki radikal İslamcı gruplara batı Avrupa metropollerinin banliyölerinde yaşayan yoksul Müslüman göçmenlerin artan katılımının geride kalan Müslümanları da radikalleştirmesinden endişe etmekteydiler ve bu endişe devam ediyor. Buna ek olarak, her geçen gün daha da şiddetlenen savaştan kaçan ve şansı rast gidip Avrupa’da mülteci olmayı başarabilen çoğunluğu Müslüman olan nüfusun Avrupayı “kolonize” etme endişesinin de beyaz batılıları huzursuz ettiğini iddia edilebiliriz.
Bölge insanının “telef” olduğu böylesi bir şiddet ortamında yükselişe geçen radikal islamcılık/cihadcılığa dair yukarıda kabaca tasnif edilen tespitlerin gerçeklik payı olsa da çok büyük bir kısmı IŞİD’in artan cazibesinin sosyolojik arkaplanını, bir diğeri dehşet verici bir şekilde artan mezhebi şiddetin üstünde yükseldiği bölgesel/uluslararası siyasî zemin ve ekonomik rekabeti ve bölgedeki (TC ve Suriye de dahil olmak üzere) mevcut otoriter devletlerin ırkçı/mezhepçi politikalarını sorunsallaştırmış değiller.[7] Batı’nın Ortadoğu’daki iki yüz yıllık hegemonyası ve Batı’daki Ortadoğulu göçmenlere yönelik sömürgeci ve kibirli siyasetinin rolü de ancak genelgeçer anti-emperyalizm çözümlemelerinde ortaya çıkıyor. Fakat anti-emperyalizm çözümlemeleri dünya savaşlarını, 1979 İran Devrimi’ni ve 11 Eylül sonrası ABD/Batı’nın siyasetine statik de olsa bir açıklama getirirken, Batı metropollerinin birinde yaşayan alt-sınıf Müslüman göçmen bir gencin o “konforlu” hayatı bırakıp yahut bir işsizin, bir köylünün, hatta öğretmenin adeta tweet atarmış gibi nasıl kolaylıkla kurşun attığını ve azılı bir IŞİD’ciye dönüştüğü sorusuna cevap veremiyor. Yine aynı şekilde, cihadcı veya radikal İslamcı örgütlerin söylemlerindeki radikal batı karşıtlığı ve Sünni mağduriyeti ve kendisinden olmayan herkesi, herşeyi silme ve imha etme projesi (ve arzusu) ve güce ve şiddete tapmaya dair ikna edici cevaplar sunamıyor. Global cihad ağları ve ekonomi politiğini bir sonraki bölüme bırakarak şimdi Selefîliğe dair bazı yaklaşım biçimleri önereceğim.
Bu ve benzeri soruların bir cevabı, Selefî ideolojinin ve pratiğinin, sol yapıların veya mevcut kurumsal yapıların derman olamadığı ne tür toplumsal, iktisadî, politik ve psikolojik ihtiyaçlara hitap ettiğinde gizli olabilir belki. Özellikle Batı’da yaşayan toplumsal olarak marjinalize edilmiş Müslüman göçmenler için Selefîlik, yaşamın her alanında ezilmişliği, hor görülmüşlüğü, ileri kapitalist toplumun sözde eşitliği içinde kastre edilmiş fâilliği, yoksulluğu, statikliği, umutsuzluğu ve bunların bir semptomu olan iktidar arzusu/güce tapma, aşağılık kompleksi, kin, nefret, öfke, narsisizm ve diğer tüm psikolojik, sosyal, siyasal, bilişsel duyguları ortadan kaldıracak büyük ve pir-ü pak bir anlatı sunuyor olabilir mi acaba?
Suriye özelinde ise Selefîliğe ülkede yaşanan çatışmanın filizlendirdiği birçok meseleden biri ve yine çatışmadan doğan müthiş kimlik bunalımının bir parçası olarak yaklaşmak bize “bebekten katil yaratan” süreçler hakkında ipucu verecektir. Siyasî, ideolojik ve maddi olarak petro-dolarlarıyla körfez Arap ülkelerinin (ve TC’nin) ciddi bir katkısının olmasının yanında, mevcut Suriye muhalefetinin (SUK) eksikliklerinin, hem sebebi hem de sonucu olan Selefîlik aynı zamanda kanlı siyasî ve askerî açmazların da bir sonucu olarak görülebilir.
Öte yandan Selefîliğin yükselişinde Suriye rejimin payı da ihmal edilemez. Suriyeli Sünnilerin, uzun yıllardan beri İran, Şii yandaşları ve Alevilerin dahil olduğu bir grubun hükmü ve tehdidi altında yaşadıklarını iddia eden Selefîlerdi. Rejimin Mart 2011’den sonra, bilhassa da 2012’den başlayarak uyguladığı askerî ve siyasî politika bu mezhepçi söylemi doğrulayacak nitelikteydi. Rejim katılımcılarının büyük çoğunluğunu Arap Sünnilerin oluşturduğu bir ayaklanmayı bastırmak için savunma kuvvetlerindeki rejime en sadık Alevileri kullandı, muhalefeti zayıflatmak için topluma mezhepçi korku yaymaktan imtina etmedi, İran ve Hizbullah gibi iki Şii ortağından destek aldı ki birçok rejim karşıtı Esad karşıtlığını yabancı işgalciye karşı yapılan cihadla eşitler bir noktaya geldi.
Yine Suriye özelinde bu yükselişin sosyal arkaplanına bakıldığında görülecek olan manzara, Suriye’deki ayaklanmanın motoru olan kentin varoşlarına göç etmiş yoksul kırsal Sünni Arap grup ve bu kesime hitap eden Selefî vaazlarıdır. Şiddetin artması, rejim değişikliğinin gittikçe uzaklaşan bir ihtimal olarak belirmesi, diyaloğun, barışçıl çözümün ve Suriye dışında örgütlenen Suriye Ulusal Koalisyonu’nun etkisizliği ve vurdumduymazlığı birçok kişiyi Selefî alternatiflere yöneltmiştir. Misliyle fazla Sünni nüfusun hayatını kaybetmesine karşın Batı’nın çekimser ve ihmalkâr kalması, fakat Êzidî katliamı sonrası “azınlıkların koruyucusu” olarak bölgeye girmesi de Sünniler arasnda mazlumiyet söylemini güçlendirip azınlık ve Batı karşıtı söylemlere sahip yapıları güçlendirmiştir. Bu durum, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Katar’daki kişi ve vakıflardan akan ciddi miktardaki para da cabası olmak üzere Selefîlerin ağızlarına pelesenk ettiği rejim ve Batı işbirliği iddialarını da güçlendirmiştir.
Kısacası, Selefîliğin, içinde Türkiye’nin de olduğu bölge ülkeleriyle arasındaki politik ve maddî ilişkilere ek olarak, bu hareketin kökenlerini örneğin demokratik-eşitlikçi-özgürlükçü alternatif siyasî bir tahayyülün yokluğunda cevapsız kalan toplumsal sorunlara ve umutlara kısa vadeli de olsa somut bir cevap sunabilmesinde aramalıyız belki de. Bir başka deyişle, bölgedeki hem otoriter/mezhepçi/ırkçı rejimlerin, hem Iraklı ve Suriyeli muhaliflerin, hem de siyasal İslam’ın krizinde.
Rojava’dan Selefî örgütlere katılımın azlığı Suriye Kürtlerinin yeteri kadar dindar olmaması, ama Arapların ruhunda tahammülsüz bir dincilik olmasıyla açıklanabilir mi? Hayır. Bu soruya verilebilecek tek değil, ama ilk cevaplardan birisi tarihsel sebeplerse, diğeri Kürt muhalefeti (PYD/PKK) ve Arap muhalefetleri arasındaki farktır; yani PYD’nin idarî, askerî, toplumsal, politik ve ideolojik olarak Rojava halkına bir gelecek umudu ve mücadele inancı sunuyor olabilmesinde aramak gerekir.
Selefî gruplar, korkunç bir mağduriyet ve kafa karışıklığının yaşandığı bir ortamda, onyıllar boyunca hiçbir sosyal/siyasî değişimin olmadığı bir ülkede, ÖSO vb. yapılarla karşılaştırıldığında somut olarak ulaşılabilir bir amaç ortaya koydular. Düşmanlarını kestirme bir yoldan gayri Müslim ve mürted bir rejim olarak tanımladılar. Para ve silaha diğer gruplara nazaran çok daha kolay ulaşabildiler. Ayrıca Selefîler, bilhassa yabancı militanlarının Irak, Afganistan ve Çeçenistan gibi diğer uluslararası savaş sahalarında edinmiş oldukları tecrübeden de yararlandılar. Tüm bu farklar Selefî grupları kendilerini madden ve lojistik olarak ihmal edilmiş olan diğer gruplara göre Ocak 2012’den itibaren nispeten avantajlı bir duruma soktu.
IŞİD’le Kim Ne Zaman Tanıştı, Kim Tanımazlıktan Geldi?
Dünyanın IŞİD’in dayandığı Selefî ideolojiyi ta İbn Taymiyye zamanından beri tanıdığı, hatta daha da gerilere gidip İslam dininin doğuşundan beri tanıdığı gibi özcü açıklamaları bir yana bırakacak olursak, Suriye’de ve Irak siyasî/askerî sahasında merkezî bir konuma geçen Selefîlik bölgenin çeperine ne zaman gelmişti?
Aslında Mart 2011 itibariyle Suriye’de Selefîlik, ülkenin dinî manzarası içinde gayet marjinal bir yere sahipti. Geçtiğimiz on yılda bölgede artan popülerliğine rağmen Esad devleti tarafından çok sert bir şekilde bastırılması, bunun en önemli sebeplerinden biriydi. Kasım 2012’de Suriye’deki Selefî gruplar üzerine dengeli ve kapsamlı ilk rapor, cihadcı ideoloji ve grupların Suriye’de var olmalarına rağmen silahlı muhalefetin merkezî ya da hâkim bir unsuru olmadığını, fakat gittikçe büyüdüğünü teslim ederken[8], Ağustos 2014’e gelindiğinde IŞİD Raqqa ve Dêr el-Zor şehirlerinin ve Halep’in kuzeydoğusundaki stratejik noktaların yönetimini ele geçirmiş durumda. Öyle ki, Ekim 2013 itibariyle Suriye içindeki askerî muhalefetin yedi büyük grubundan beşi Selefî idi. Bunlardan iki tanesi, el-Nusra ve IŞİD, el-Kaide’nin uzantısı; diğer üçü ise Türkiye, Suudi Arabistan ve ABD’nin destekleriyle bir araya getirdiği İslamî Cephe’nin bileşenleri olan Selefî İslam Ordusu ve Suqur el-Şam ve radikal islamcı Tewhid Grubu idi.
Beşar Esad Suriye’deki ayaklanmanın başladığı ilk günden itibaren Selefîleri tanıdığını iddia ediyordu. 40 yıllık Baas istibdadı ve yolsuzluklarına karşı eşitlik ve adalet için ayaklanan Suriye halklarının aslen ABD ve İsrail tarafından yönlendirilen, Suudi Arabistan tarafından desteklenen Selefî bir güç olduğu savıyla “terörizme karşı” savaştığını ilan ediyordu. Bu şekilde Esad, henüz ortada Selefî ya da silahlı İslamcı herhangi bir gücün ancak prematür olduğu 2011 yılının ilk aylarından itibaren ülkedeki ayaklanmanın Selefî/radikal İslamcı bir kalkışma olduğu iddiasına dayanarak İslam kartını stratejik bir biçimde, hem ülkedeki sekülerleri ve dinî azınlıkları, hem de 11 Eylül sonrasının İslamofobik atmosferinde Irak’ta yaşadığı hezimetin travmasından kurtulamamış Batı’yı korkutmak için kullanmaktaydı. Bu söyleme ek olarak hızla tedavüle sokulan mezhepçi söylemlerle hem Esad karşıtı direnişi bölmeye çalışıyor, hem de kendi halkına karşı açtığı savaşı meşrulaştırmayı hedefliyordu. Bu sayede, savaşa müdahil olan aktör sayısı ve dinamiklerle çok kısa sürede ülke sınırlarını aşarak bölgesel ve küresel bir güç rekabetinin sahası haline gelen Suriye savaşında, Esad hükümeti ülke içindeki ve bölgedeki etnik/dinî gruplar, muhalif yapılar ve rakip ülkeler arasındaki husumeti/rekabeti kendi lehine çevirme ve hükmünü devam ettirme, hatta sağlamlaştırma amacı güden eski “denge” politikasını sürdürdü.
Esad’ın bu mezhepçi ve dengeci askerî-iktidar stratejisine rağmen, Suriye’deki Selefîlik meselesi, Suriye muhalefetinin birçok kesiminde de başlangıcından itibaren ciddiye alınarak üzerine sosyal, siyasî ve askerî olarak kafa yorulan bir mesele haline gelmedi. Aksine, gerek Suriye muhalefetleri gerekse Esad karşıtı birçok farklı Suriyeli veya yabancı gözlemci de Mart 2011’de başlayan ayaklanmanın “etnik ve dini olarak kapsayıcı bir halk ayaklanması” imajını korumak için Selefî grupların varlığı ve gücünü hafife aldılar, hatta çoğunlukla ihmal ettiler. Birçok kişiyi Selefîliğin katettiği yolları görmekten alıkoyan bir sebep de Selefî cephedeki heterojenlikti. Başlangıçta bir kısmı yüzeysel ve politik bir tahayyülden uzak, bazıları sadece seküler rejimi İslamcı bir yönetimle değiştirmek isterken, diğerleri de el-Kaide çizgisindeki küresel cihad fikrine yakındı. Yine başlangıçta Selefîleri, Selefî olmayanlardan ayırt etmek de her zaman çok kolay olmuyordu. Bazı durumlarda Selefî retorik ve sembolleri kullanmak dindarlığın bir ifadesi iken, bazı durumlarda ise Körfez ülkelerindeki zenginlerden para alma amaçlı pragmatik bir çabayı yansıtmaktaydı. Birçok radikal İslamcı silahlı grup ideolojik olarak ve önderlik açısından gayet gevşekti. Bu grupların üyeleri dinî akideye değil, silah, para ve kişisel ilişkilere bağlı olarak saf değiştirebiliyordu. Fakat Suriye muhalefetinin Selefîleri hafife almasının en önemli sebebi -siyasî ya da askerî körlük veya öngörüsüzlükten ziyade- Esad karşıtı heterojen cephenin rejimin ayaklanmaya dair hâkim söylemini güçlendirme endişesinden kaynaklanıyordu. Gelgelelim hem muhalefetin rejim değişikliği hayalleri berhava oldu, hem rejimin korkulu fantezisi gerçek oldu; aynı Türkiye’nin Kürdistan korkusunun gerçek olması gibi.
Selefîliğin Suriye’de büyümesinin ideolojik alandaki etkisi ise daha da olumsuz oldu. Şöyle ki cihadî grupların ülkede ve ülke dışındaki etkisini ve cazibesini azaltarak kendi siyasî, ideolojik ve askerî alanda hâkimiyetini arttırmaya çalışan Suriye Ulusal Koalisyonu, hem mevcut Sünni mezhepçi vurgusunu arttırdı, hem de anti-Kürt vurgusunu. SUK cihadcı örgütleri aynı PYD’ye yapmış olduğu gibi resmen “karşı-devrimci” ilan etti. Selefî gruplar ÖSO’ya her saldırdıklarında onları “terörist” ilan eden basın açıklamaları yapılmasına rağmen, bu güne kadar ÖSO, IŞİD veya el-Nusra’nın Rojava’ya yaptıkları saldırıları kınayan hiçbir resmî beyan yayımlanmadı. Bu şekilde, aynı Türkiye gibi, bu gruplara PYD/Kürt/Rojava projesi karşıtlığı üzerinden yeşil ışık yakmış oldu.[9] Ama hikâyedeki ışık SUK’un da elinde patladı. Bu grupların varlığı SUK’un düşman olduğu Esad rejimini söylemsel olarak güçlendirmekle kalmadı; ÖSO’yu bitirdi ve ülkede rejimin uyguladığı şiddet düzeyinin de katlanarak artmasına sebep oldu. Sivil can kaybının ve göçün en çok olduğu dönem, el-Nusra ve IŞİD’in güçlendiği son iki senedir. Böylece kendilerinden çalınmış olan toplumsal failliği yeniden elllerine alabilme ihtimali sunan “Suriye baharı”nın bu potansiyeli kısa bir süre sonra çalınmış oldu, halk yaşanan bu yıkımın ve şiddetin mağduru ve izleyicisi konumuna düştü oldu; toplumdaki bıkkınlık, yorgunluk ve korku; talan, zenginleşme/yoksullaşma ve militarizasyon ve bunlardan doğan radikalleşme, nihilizm ve ehven-i şer’cilik toplumsal dokuya sinmeye başladı.
Suriye’de Selefîlik
Suriye savaşı gibi silahlı mücadelenin anaakım siyasetin bir parçası haline gelmiş olduğu bir ortamda cihadçıların en önemli özelliği Suriye’deki savaşın zamansal ve mekânsal sınırlarını aşan bir askerî stratejileri olmasıydı. Örneğin IŞİD’in Irak ve Suriye’de savaşması ve el-Nusra’nın 2013 yılının sonunda Lübnan kolunu örgütlemesi gibi. Fakat cihadçılara has addedilen halife devleti kurma hayalleri, yarım yüzyıldır Selefî ve cihadî olmayan Hizb-ut Tahrir gibi gruplar tarafından dile getiriliyordu. Ayrıca yabancı savaşçıların katıldığı tek grup Cihadî gruplar da değildi. İdlib’te faaliyet gösteren ve başlangıçta ÖSO ile yakın ilişkide olan ılımlı İslamcı Umma Tugayı’nın kurucusu mesela, Libya İç Savaşı gazisi Mehdi Harati idi.[10] Veyahud, 2014’ün başlarında İŞİD’e karşı savaşan İslamî Cephe, sosyal medyada yabancı savaşçılarının ağzından “ben de İslamî Cephe’denim” videoları yayınlayarak sırf İŞİD’in yabancı savaşçılardan oluşan bir örgüt olduğu iddiasını kırarak yabancı savaşçıları saflarına çekmeye çalışıyordu.
Cephe el-Nusra, Haziran 2012’de kuruldu. Yani, Suriye’deki ayaklanmanın başlamasının üzerinden henüz altı ay geçmiş ve birçok silahlı grup halen demokratik bir iktidar değişimi için savaşmakta iken. El-Nusra, gevşek ÖSO yapısı dışında savaşan, hatta ÖSO’ya karşı savaşan ilk yapıydı. Irak’taki kardeşi el-Kaide’yi adeta taklit eden bir şekilde aşırı İslamcı, mezhepçi ve Batı karşıtı bir retorik kullanıyor; önderliğini gizliyor ve kalabalık yerleşim yerlerindeki devlet binalarına intihar eylemleri düzenliyordu. Rojava’ya saldıran yapılardan birisiydi de aynı zamanda. Aylar boyunca, Suriyeli muhalifler el-Nusra’nın eylemlerinin ayaklanmanın imajını öylesine lekelediğini düşündükleri için bu Selefî örgütün rejimin mamulü bir yapı olduğuna inandılar; maalesef inanmak istediler.
2012 yazından itibaren El-Nusra, ÖSO’dan kopanlar dahil olmak üzere Suriyeli birçok savaşçının da saflarına katmasıyla savaşçı sayısını ciddi olarak arttırdı. Muhaliflerin askerî olarak pat durumuna geçmiş oldukları ve ÖSO altında savaşan birçok grubun etkisizleştiği bir ortamda el-Nusra’nın rejim güçleri karşısındaki etkin savaşçılığı ve özellikle Halep’teki sivil nüfusa yaptığı yardımlar bir sene içinde el-Nusra’yı binlerce militanı olan bir örgüte dönüştürdü. El-Nusra Ekim 2012’de Suriye Ulusal Koalisyonu(SUK)’u ABD/İsrail/Batı’nın uluslararası komplo projesinin bir parçası olarak gördüğünü açıklayarak, Türkiye’nin, Katar’ın ve Suudi’lerin dümeninde olduğu bu yapıyı tanımadığını ilan etti. Nispeten pragmatik davranarak özellikle Halep’in muhaliflerin kontrolünde olan yerlerinde ÖSO’cu gruplarla nisbî bir yakınlaşmaya girmesi sayesinde, şehrin yargı işlerinden sorumlu olan “Şeriat Komitesi”nin, iki radikal İslamcı örgüt olan İslamî Cephe ve İslamî Özgürleşme Cephesi’yle birlikte kurucu örgütünden biri oldu.[11]
Aralık 2012’de ise bir diğer güçlü Selefî örgüt olan Suriye İslamî Cephe’si (el-cebhe el-islamiyye el-suriyye) kuruldu. El-Nusra’dan farklı olarak birkaç grubun biraraya gelmesiyle oluşan bu koalisyon, bu şekilde büyük ihtimalle körfez ülkelerindeki para kaynaklarını çekmeyi hedefliyordu. İçindeki en güçlü yapının Haziran 2012’de ülkenin en güçlü örgütü olan Ahrar el-Şam’ın (Levant’ın Özgürleri) olduğu bu koalisyonun kurucuları 2011 öncesinde Suriye’nin meşhur Seydnaya Cezaevi’nde kalmış olan cihadçılardı.[12] İlk emîri Ürdünlü olan Ahrar el-Şam örgütü, 2012 yazına kadar kuzey Suriye’de yabancı savaşçılar gözünde en cazip yapı idi. Ahrar’ın, el-Nusra’dan belki de en büyük farkı herhangi “yabancı bir örgüt”le hiçbir ilişkisi olmadığını ilân etmesi ve Mayıs 2013’de el-Nusra’nın resmi olarak el-Kaide’ye bağlı olduğunu beyan etmesinden sonra el-Nusra’nın bu kararına “çatışmayı bölgeselleştirme tehlikesi”nden dolayı şerh koymasıdır. Yine Ahrar, Suriye Ulusal Koalisyonunu Batı destekli olması sebebiyle tanımayıp, hiçbir zaman ÖSO’nun da bir bileşeni olmazken, gerektiğinde ÖSO’nun askerî konseyleriyle de irtibata geçmekten kaçınmadı. Hatta Haziran 2013’te Ankara’da ÖSO genelkurmayı Selim İdris’in düzenlediği toplantıya temsilci de gönderdi.[13] Ahrar’ın bu göreli pragmatizminin birkaç sebebinden biri, içine doğduğu Arap ayaklanmaları bağlamı ise, ikincisi de Türkiye-Katar ekseninde bir örgüt olmasında aranmalıdır. Ahrar al-Şam, İstanbul’da kurulmuştur![14] Daha sonra İHH’dan ve Katarlı bir yardım kuruluşundan para aldığı iddia edilen Ahrar’ın Haziran 2013’de Ankara’da yapılan ÖSO toplantısına katılımının, Suriye Ulusal Konseyi’ndeki Mustafa el-Sabbağ’ın temsil ettiği Katarlıların öncülüğüyle olduğu iddia edilmekte.[15]
Ahrar ile bölge ülke hükümetleri arasındaki ortaklıkların büyük ihtimalle örgüte ilk büyük bağışı yapan özel Selefî ağlarının eliyle yapıldığını biliyoruz. Bu noktada Kuveyt’in önde gelen kişilerinin Ahrar’a verdikleri mali destek özel bir yere sahipti. Özellikle Mayıs 2012’de Suriyeli muhaliflere yapılan maddi desteğin resmen yasaklandığı Suudi Arabistan’dan gelecek olan nakit parayı çekmesi açısından Kuveyt önemliydi.[16] Ahrar el-Şam’ın Kuveytli destekçilerinin –yani Haraki Selefîler– Suudi Arabistan’la aralarındaki husumete karşılık Türkiye ve Katar’la iyi ilişkide oldukları iddia edilmekte; Ahrar’ın Istanbul’da yapılan kuruluş toplantısına Umma’nın lideri Hâkim Mutayri’nin de katıldığı bildirilmekteydi. Ahrar’ın, Türkiye desteğinin yannda Katar desteği de önemliydi.[17]
Kuveytli Haraki Selefîler sadece Suriye İslamî Cephe’sine (ve içindeki Ahrar el-Şam’a) maddî destekte bulunmadılar; aynı zamanda Eylül 2012’de kurulan İslamî Suriye Kurtuluş Cephesi’ne de (İSKC, cebhe tahrir suriyye el-islamiyye) ciddi destek verdiler. Türkiye de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu “çabanın” önemli bir parçasıydı. Yine de İSKC’nin en ateşli finansörü Sururi Selefîlerinin başı sayılan, Muhammed Surur Zeynelabidin’di.[18]
İSKC, İdlib’te Suqur el-Şam, Faruq Tugayları, Şam’da İslam Tugay’ı ve Halep’te Tewhid Cephesi olmak üzere dört İslamcı örgütten oluşmaktaydı. Kurucuları açısından (İslamî Cephe’nin kurucularıyla karşılaştırıldığında) bakıldığında, iki kişi dışında daha az Selefî yönelimli bir yapı olduğu iddia edilebilir.[19] Daha az kurumsal ve daha çok akrabalık ilişkileri üzerinden örgütlenen İSKC, İslamî Cephe’nin aksine cihad bayrağı yerine Suriye bayrağı kullanırken, yine azınlıklar ve demokrasi konularında Müslüman Kardeşler’in şeriat artı parlamenter demokrasi modeline daha yakındı.[20] Türkiye-Katar eksenine yakın olan bu cephe, Suriye Ulusal Konseyini de tanıyordu. Suqur el-Şam ile Ahrar el-Şam’ın İdlib’te yaptıkları ortak askerî operasyon Katar tarafından Libya’dan satın alınmış tanksavarlarla yapılmıştı.[21] Faruq Tugayları’nın kuzeydeki birimleri için gerekli olan sınır güvenliği Türk istihbaratı tarafından sağlanıyordu. Bu son hamle, tugaydaki birtakım yolsuzluklar yüzünden bir süre sonra akim kaldı.[22]
Ülkedeki bir diğer Selefî yapı ise Kasım 2012’de kurulan Suudi Arabistan’ın insiyatifindeki Otantiklik ve Kalkınma Cephesi idi (cebhe al-asale ve tenmiye). Cihadci ve Haraki Selefî diğer yapılara göre, siyaseten daha konformist ve çok daha az etkili olan bu grubun kökeni 1981 yılında Kuveyt’te meclis seçimlerine dâhi katılan Kuveyt İslamî Mirası Canlandırma Cemiyeti’ydi. (cema’iyye el-turas el-islami).[23] Genel olarak tüm İslam monarşilerine, özelde de Suudi rejimine itaatıyla bilinen bu grup, Suudilerin Suriye’deki ayaklanmaya ancak 2012 yılının başından itibaren aktif bir şekilde müdahil olmalarıyla birlikte Suriye’deki Esad karşıtı Selefî sahaya dahil oldu.[24] Suudiler, Suriye’de genel olarak Esad ordusundan ayrılan komutanları ve ÖSO’yu desteklediler. ÖSO’ya bağlı bölgelerde oluşturulan Askerî Konseyler üzerinde Suudi Arabistan’ın ve tabii ki ABD’nin ciddi bir etkisi vardı.[25] (Bu yüzden diğer Selefî gruplarla ciddi çatışmalar yaşadılar). Otantiklik ve Kalkınma Cephesi’nin başında Arap Emirliklerinde yaşayan Suriyeli Halid Hammad olup, İnsanî Yardım Kuruluşları ve aynı isimdeki tugayları yukarıda bahsedilen İslamî Mirası Canlandırma Cemiyeti tarafından finanse ediliyordu. Aynı cemiyetin üyesi Abdulmani Acemî Türkiye’deki Suriye mülteci kamplarını sık sık ziyaret ediyordu.[26]
Kasım 2013’te ise bir diğer güçlü Selefî koalisyon oluştu: Suriye İslamî Cephesi ve Suriye İslamî Kurtuluş Cephesi birleşerek İslamî Cephe’yi (Cebhe el-islamiyye) kurdular. Yine ÖSO’yu ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nu tanımadığını ilan eden bu geniş cephenin kuruluşu ve eylemleri, bölgesel rekabet ve ülkede radikalleşme ve mezhepçiliğin zirve yaptığı 2013 bağlamında değerlendirilmeli. Ülkede bir yandan el-Nusra/İŞİD askerî olarak genişliyor, öte yandan da Esad rejimi artan bir şekilde Hizbullah güçlerini kullanıyordu. Esad büyük çoğunluğu Aleviler’den oluşan Milli Savunma Ordusu’nu kurmuştu.[27] Bu sırada 21 Ağustos 2013’te Esad rejiminin Şam’ın banliyösü Ğûta’da yapmış olduğu kimyasal silah katliamına karşı ABD’nin askerî müdahalede bulunmaması, Batı destekli ÖSO ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nun zaten azalan itibarını iyice azaltmıştı. Temmuz 2013’ten itibaren ise Suudi Arabistan’ın SUK üzerindeki siyasî etkisi ciddi anlamda artmıştı. Siyasî iktidarını güçlendiren Suudiler, askerî olarak da portfolyolarını çeşitlendiriyor ve yükselen Selefî tahvillerini de almaya başlıyorlardı. Bu arada Suriye içinde (Selefî olmayan) radikal İslamcı birlikler ise ÖSO komutanlığının İslamcılar lehine değiştirilmesini talep ediyorlardı. ÖSO (yani SUK) ve ülke içindeki İslamcı askerî birlikler arasındaki müzakerenin yürütücüsü ise Katar’dı. Böylece Katar, Suriye’deki askerî saha ile ÖSO arasındaki müzakereci[28] rolüyle Suudilerin lehine olan siyasî ve askerî dengeyi “kendi” askerî birlikleri üzerindeki etkisini kullanarak tersine çevirmek istedi. Fakat bu hamle başarılı olmadı. Bunun yerine Suudi Arabistan, Arap Emirlikleri ve Türkiye insiyatifiyle, Kasım 2013’de örgüt olarak İŞİD- karşıtı, ama söylem ve eylem olarak Selefî bir askerî koalisyon kuruldu: Cebhe İslamiyye.
Müteakiben bu koalisyonun önemli bileşenlerinden biri olan Suqur el-Şam’ın Şubat 2014 itibariyle tanklarındaki Suriye bayrağını indirip yerine cihad bayrağını koyması da demokrasi ve laiklik taleplerinin yerini İslam devleti projesinin alması da, İslam Tugayları’nın lideri Zahran Alluş’un her köşesinden mezhepçilik akan konuşmasında görülen mezhepçi vurgudaki misliyle artış da sıradan bir tesadüf değildi.[29] Fakat, İslamî Cephe’nin asli destekçisi iki ülke Katar ve Türkiye olarak kalmış olmali ki Zahran Alluş, 20 Ocak 2014’te Cenevre 2 toplantısı ile ilgili yaptığı konuşmada Suudi Arabistan’a değil, bu iki ülkeye methiye ve şükranlarını dile getirmişti.[30] Bir radikalizmi sadece rakip bir radikalizmle dengeleyerek kontrolü ele geçirmekten başka bir perspektifi olmayan bu hamle, paramparça olmuş topluma ve insanlara barış umudu getirmedi. Yoğun dış destek, askerî eşgüdüm ve IŞİD’in bu esnada Irak’ta Felluce’yi ele geçirmekle meşgul olması, IŞİD’i ancak Raqqa şehrine kadar geriletebildi. 2014 yılının ilk yarısı bir yandan IŞİD ve YPG arasındaki çatışmalar, öte yandan da farklı askerî gruplara bağlı olan aşiretler arası kavgalar, İŞİD ve Esad hava bombardımanları altında yaşanan ölüm ve yıkımla geçti. Artan cihad romantizmi ve ülke içinde faaliyet gösteren askerî gruplarla dış destek ağları arasında süregiden yeniden gruplaşmalar da işin cabasıydı.[31]
Ve IŞİD
Türkiye kamuoyunun büyük çoğunluğunun ilk olarak 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı ile ismini duyduğu el-Kaide, Kasım 2012’den itibaren el-Kaide’ye bağlı Cephe el-Nusra ismiyle Rojava Kürdistanı’na saldırıları ve YPG ile çatışmaları vesilesiyle yeniden kamuoyunun gündemine girdi. Serêkaniye iline olan saldırılarla başlayan Nusra/IŞİD-YPG çatışmaları, Urfa Suruç’un karşısındaki Kobanê ve Irak sınırındaki Haseke illerinde devam ediyor.
Nisan 2013’de Ebubekir Bağdadî’nin İŞİ’nin (Irak İslam Devleti) bir kolu olarak tasarladığı IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti, dawla el-‘Eraq u Şam, DE’AŞ) el-Nusra ile birleşme hamlesi yaptıysa da, el-Nusra’nin liderliği de, kadroları da el-Kaide’ye bağlı kalmaya devam ederek İŞİD’den bağımsız faaliyetlerini sürdürdüler. Daha sonra el-Nusra cephesinden Bağdadî’yi liderleri olarak tanıyan militanlar IŞİD’e katıldı, geri kalanlar ise el-Nusra’nın Suriye’deki başkanı olan Ebu Muhammed Colani’ye bağlı kalmaya devam ettiler. Suriye asıllı olmayan, yani Avrupalı-Müslüman ya da Afgan, Türkiye, Kuzey Afrika, Çeçen, Pakistan, Suudi veya Iraklı el-Nusra militanlarının büyük bir kısmı IŞİD’e geçerken, Suriyelilerin çoğunluğu el-Nusra’da kaldılar.[32] Bu bölünmeyi takiben el-Nusra gittikçe zayıflarken, IŞİD zaten Esad yönetiminin dışında kalan kuzey ve doğu Suriye’de gücünü konsolide etmeye çalıştı. Afrin ve Kobani’ye yakın Cerablus, Danâ, Azaz gibi sınır ilçelerine yöneldi. İdlib, Halep’in kuzey kırsalı ve Raqqa’daki yönetimleri ele geçirmeye çalışarak sahasını genişletmeye etmeye çalıştı. Sırf Batı destekli ÖSO’yla çatışmadı, aynı zamanda Raqqa’da el-Nusra’nın emîrini kaçırdı. 2013 sonbaharı onlarca Ahrar el-Şam militanı IŞİD tarafından öldürüldü. 2013 yılını Esad ordusuna karşı savaşmaktan ziyade yerel aktivistler ve gittikçe zayıflamakta olan ÖSO militanlarına karşı savaşarak geçiren IŞİD, kullandığı şiddet ve aşırı baskıcı uygulamaları sebebiyle gerek sivil halkın, gerekse de Özgür Suriye Ordusu’na bağlı dağınık silahlı birliklerin korkulu rüyası haline geldi. El-Nusra cephesinin yönetimi ele geçirdiği yerleşim yerlerinde ufak çaplı yürüyüşler düzenlendi; cinayet, adam kaçırma, rehin alma, hırsızlık, haraç, rüşvet, saf değiştirmenin vaka-yı adiye haline geldiği günlerde askerî ve örgütsel olarak gittikçe daha yozlaşmış ve parçalı hale gelen ÖSO’yu Esad ordusuna karşı merkezî ve güçlü bir ordu olarak tasarlayan, fakat bunu asla başaramayan Suriye Ulusal Koalisyonu, Suriye içindeki askerî gücü Selefî kuvvetler lehine kaybetmiş oldu.
2003 yılında Irak’ın ABD işgaliyle birlikte devrilen Baas dönemi ordusundan artakalan silahlı bir grup ve Nakşibendî Ordusu’yla birlikte hareket eden İŞİD’in Musul’u alarak Irak’ın güneyine doğru ilerlemesi, Suriye’nin kuzeybatısı ve Suriye-Irak sınırı boyunca farklı silahlı gruplarla yaptığı çatışmalar ve bunlara eşlik eden Şiilerin katliam görüntüleri ve bir milyona yakın Sünni ve Şii’nin kuzeye, Kürdistan Bölgesel Hükümeti tarafına göçüyle birlikte İŞİD hızla dünya siyasetinin gündemine oturdu.[33] 19 Haziran 2014 tarihinde ise aynı İŞİD, Irak’ın Musul şehrinin yönetimini ele geçirdi. Artık ismini İslam Devleti (İD) olarak değiştiren bu yapının Güney Kürdistan’da Şengal ve Maxmur bölgesine Bölgesel Kürt Hükümeti’nin “beklemediği” bir zamanda saldırması, peşmerge güçlerinin yetersizliği ve PKK ve PYD’nin bölgeye yetişmesini tâkiben Irak ve Rojava’yı aşan bir çerçevede Kürdistan meselesine ilişkin tartışmalar da mevcut tartışmaların üzerine eklendi.
Sonuç Yerine
2003’de Irak’ın ABD işgali sonrası ortaya çıkan IŞİD yeniden sahnede. IŞİD’in yolunu şu anda ona karşı ortak cephe oluşturma planları yapan hâkim devletler açtılar. Yani, terörizme karşı savaş adı altında izledikleri Sünni karşıtı siyasetle Nuri Malikî ve Esad rejimi, Irak ve Suriye’nin uzak mesafe ilişkide oldukları ABD ve Rusya. Ve tabii ki Malikî ve Esad’ın mezhebî kutuplaşma politikasına koşulsuz destek veren İran. Yukarıda detaylı olarak anlatıldığı gibi ekonomilerini finanse etmek için ve siyasî etki alanları genişletmek için petro-dolarlarını, cihadçılara dağıtan Suudi Arabistan, Katar ve diğer körfez ülkeleri. Ve tabii ki, Sünni-mezhepçi ve Kürt/PYD/Rojava karşıtı politikasına uygun bir biçimde ta Avustralya’dan bile gelen cihadçılara sınırlarını açan ve radikal İslamcı/Selefî gruplara her türlü asistanlık/lojistik/sağlık/yardım vakfı desteği sunmaktan kaçınmayan Türkiye. Ortadoğu’da olan bitene karşı bir nevi apati geliştiren, artan yoksulluk ve ırkçılığın yeni şekillerinden başka göçmenlere pek farklı bir şey sunmayan Batı ve ABD. IŞİD’in ve genel olarak Selefî hareketlerin Ortadoğu’da çeperden merkeze geçiş yapabilmesi işte böyle bir bağlamda gerçekleşti.
IŞİD’in yükselişinin işaret ettiği bir gerçeklik de Arap ayaklanmalarıyla birlikte yeniden canlanan siyasî İslam’ın ve petro-dolar devletlerinin krizidir. International Crisis Group Suriye masasının direktörü olan Peter Harling’in dediği gibi, “Sünni Araplar yüzlerini nereye dönsünler, nereden ilham alsınlar, hangi mücadelelerinden onur duysunlar? Körfez ülkelerinden aldıkları petro-dolarla beslenen (güce tapan ve insanlık namına olumlu tek birşey üretmeyen, tersine imha eden) Mısır, Suriye ve Irak’taki Selefîlerden mi; gücü eline alır almaz eli demir yumruğa dönüşen Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den mi, yoksa Gazze’de sıkışıp kalmış Hamas’tan mı?”[34] Buna karşılık Beyrut, Şam, Bağdat ve Tahran’daki “Şii” hattı, İran’ın dünya ve bölge siyasetinde artan gücü ve Hizbullah’ın Lübnan ve Suriye’de yayılan etkisiyle birlikte çok daha homojen ve uyumlu olarak ilerlemekte. Soğuk Savaş dönemlerini hatırlatan bu çıldırtan denge, sayısal olarak çoğunluk olan Sünni Araplar nezdinde gittikçe artan bir dışlanma ve aşağılanma hissi yaratıyor.
IŞİD vahşetinin yol açtığı bir diğer sonuç ise adeta bir perde işlevi görerek Ortadoğu’da yaşanan krizin altında yatan sebepleri ve delilleri karartmasıdır. Yani, yaşanan savaşın, katliamların ve zorunlu göçün sıcaklığı ve çözüm aciliyeti ortada duran bu karanlık menba’nın üzerini örtmekte. Bu durum, zaten daha fazla iktisadi ve siyasî güç elde etmek için gözleri dönmüş ve tahammülfersa şeyler yapan bölge devletlerinin de hayli işine gelmekte. Böylece İŞİD vb. yapıların oluşumuna yol açan yapısal sebeplerin tartışması bilinmez bir tarihe ertelenmekte. Hâkim devletler/yapılar İŞİD tehditini bahane ederek her türlü otoriter eğilimlerini meşrulaştırmakta. Böylece, örneğin İran ve Hizbullah ve Esad rejimi, IŞİD’in Sünniciliğine dayanarak gittikçe artan Şii mezhepçiliğine daha da fazla başvurmakta beis görmüyorlar. Türkiye ise 49 rehinesinin IŞİD’in elinde olmasını IŞİD karşıtı cepheye katılmamasının sebebi olarak gösterirken, aslında IŞİD’i doğrudan karşısına almaktan çekiniyor. Bu sayede, hem Suriye’nin en güçlü yapısı üzerinden PYD/Rojava karşıtlığına devam ediyor, hem de Suriye sahasındaki etki gücünü muhafaza etmeye çalışıyor.
Aynı şekilde IŞİD İslamofobinin artmasına da meşrulaştırıcı bir zemin sunuyor. Yine, IŞİD sayesinde Batı ve ABD aslen vurdumduymazlık ve tedirginlikle yaklaştığı Ortadoğu’da Êzidî azınlığı kurtarmak için yaptıkları sınırlı müdahaleyle sanki nasıl bir tutum sergileyeceğini biliyormuş rolünü oynayabilmekteler. Ayrıca, IŞİD, halk ayaklanması karşıtı statükocu elit ve toplumsal grupların “bak biz size halk ayaklanırsa kaos olur demedik mi” türünden muhafazakâr açıklamalarını da meşrulaştırmakta. Ve böylelikle sorunun kaynağı olan mezhepçiliği/ırkçılığı ve otoriterliği siyasî, ideolojik ve kültürel olarak misliyle yeniden üretmekte. Yaşananların mağduru olan azınlıklar bir hayatta kalma stratejisi olarak daha fazla dini kimliklerine sığı(n/ş)ırken öte yandan mezhepçiliğin de faili olmaktalar. Yani, IŞİD mevcut eşitsiz dünya sistemindeki değişim umudunu politik ve uluslarası ilişkiler açısından asgariye indirirken statükoculuğu ve nihilizmi perçinlemekte. Halkları çelişkilerle dolu mütemadiyen adaletsizlik üreten koca bir yalan olan dünya sisteminin terimleriyle düşünmeye mecbur etmektedir.
Yaşanan krizin sebep ve ve faillerini tartışmayı bir kenara iten ve Suriye’de, Irak’ta ve Rojava’da yaşanan savaşa kalıcı bir çözüm önermeyen, sadece IŞİD’e karşı acilen oluşturulan ortak mücadele hattı ancak sınırlı bir askerî başarı getirebilir. Fakat ne Sünni-Arap aşiretlerinin rızasını alıp Malikî’nin yerine Haydar Ebedi’yi geçirmek, ne de katılımcıları ve içeriği belirsiz olan askerî müdahale veya İslam âlimlerinin itidal çağrısı IŞİD kültürünü bitiremez.[35] Yukarıda da belirttiğimiz gibi IŞİD bir semptomdur, ciddi bir ekonomi politiği de vardır, kendi siyasî amaçları için onu kullanan ülkeler vardır, ama bu yapı Ağustos ayında Maxmur ve Şengal saldırılarında görüldüğü gibi, pekâlâ bu ülkelerin kontrolünden de çıkabilir. Bu yapıların farklı bağlamlarda destekçisi olan farklı toplumsal kesimler vardır ve bu desteğin yönü değişebilir. Askerî bir aklı ve akıl vereni de olan, dünyadaki kâfirlere karşı mücadele ettiğini söyleyen ve kendilerinden olmayanlarla bir arada yaşama dengesini ancak bu grupları vahşice imha ederek kurabilen, güce ve şiddete bu derece tapma kültürüne sahip yapıların yaygınlaştığı bir coğrafyada en etkili mücadele bu yapıları ortaya çıkaran koşulları ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atmaktır. Ezilmişlik, dışlanmışlık ve umutsuzluğun içinden büyüyen ve bilhassa din esaslı kutuplaşmanın bu yapıların büyümesi için verimli bir iklim oluşturduğu düşünülürse, karşı mücadelenin de iktisadî ve siyasî kaynakların daha eşit bir şekilde bölüşülmesi ve eşitsiz dünya sistemine karşı yerel âdil alternatifler geliştirilmesiyle mümkündür. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Rojava’da IŞİD’in askerî ve ideolojik/sosyal bakımdan tutunamaması bir tesadüf değildir. Rojava’da yaşanan savaşta YPG ve YPJ’nin başarısı, Türkiye/IŞİD/Esad zulumlerine karşı şekillenen özgür bir gelecek umudu ve Kürtlerin özgücüne dayanan mücadele inancından geliyorsa, katılımcılık, şeffaflık, eşitlik ve özgürlük temelinde örgütlenen bir toplumsal düzen de yeni soykırımlar ve kötülüklere karşı tek panzehirdir.
Bölgeye görece bir istikrarın gelmesinin önkoşulu süregiden vekâlet savaşında ABD/Suudi, Katar/Türkiye ve İran/Rusya arasındaki anlaşmaya bağlıdır. Bölge üzerinden sürdürülen soğuk savaş devam ettikçe bölgedeki zelzele ve yıkım da devam edecektir. Aynı şekilde Batı’daki neo-ırkçılık biçimleri ve Ortadoğu’ya yönelik işgal politikaları devam ettikçe bölgeye kalıcı bir barışın gelme ihtimali de meçhul bir tarihe ertelenmektedir. IŞİD’i kullanarak Şii’ci/Sünni’ci/Kürt karşıtı otoriter ve emperyal planlarını uygulayanlar bu politikaların sürüdürülemez olduğunu görmelidirler. Fakat eskilerin yerine geçen/geçme iddiasında olan yeni iktidarlar da bu yorgun ve darmadağın toplumu ehven-i şerciliğe razı edemeyeceklerini bilmedirler. Sırf Suriye’nin nüfusunun beşte birinin ülke dışında perperişan olduğu, üç yüz bininin hayatını kaybettiği ve ülke içinde kalanların korkuyla titrediği bu coğrafyanın insanları sözde-özgürlük ve eşitlik şiarlarından bıkmıştır; mücadeleleri buna karşıdır. Kürtler bölgenin en örgütlü kesimi olarak kendilerine Türkiye’de ve Rojava’da kumaşı adaletsizlik ve eşitsizlik olan bu muhafazakâr kaftana karşı isyan etmektedirler. Türkiye’nin, Esad karşıtı Arap milliyetçilerinin ve bölge güçlerinin bu isyana tahammülsüzlüklerinin sebeplerinden birisi, beyaz Türk/Arap sömürgeci kibri ise, diğeri de Rojava projesinin dini taassub, iktisadi eşitsizlik ve yönetilen-yöneten arasında mutlak bir ayrım öngören eşitsiz ve adaletsiz düzene karşı bir alternatif sunma potansiyelinden kaynaklanmaktadır.
[1] Islamic State
[2] Rojava tartışması ayrı bir yazının konusu. Bkz. Seda Altuğ.
[3] Rojava’daki KDP-PYD arasındaki siyasî çekişme ve iktisadî rekabet için, bkz. International Crisis Group (ICG); “Flight of Icarus? The PYD’s Precarious Rise in Syria”
[4] Bkz. Seda Altuğ, “The Syrian Uprising and Turkey’s Ordeal with the Kurds”, Dialectical Anthropology, 37, 1, 2013, s. 123- 130.
[5] PYD’nin Rojava’da uygulamaya koyduğu kanton sistemi ve demokratik özerklik projesi için bkz. ICG ve HRW raporları.
[6] “Religious Origins of Islamic Extremism” Al-Monitor.
[7] Juan Cole, “The Fall of Mosul and the False Promises of Modern History”, 11 Haziran 2014.
[8] ICG, “Tentative Jihad: Syria’s Fundamentalist Opposition”, Kasım 2012,
[9] Türkiye’nin ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nun Kürt politikası arasındaki parallelikler için bkz. Seda Altug, “The Syrian Uprising and Turkey’s Ordeal with the Kurds”.
[10] Thomas Pierret, “Salafis at War in Syria: Logics of Fragmentation and Realignment”, Yayınlanmamış sunum. Kasım 2013.
[11] Thomas Pierret, “The Syrian Islamic Council” ,”The Struggle for Religious Authority in Syria” ,Carnegie Endowment for International Peace, 13-14 Mayıs 2014.
[12] Abd al-Rahman al-Hajj, ‘As-salafiyya wa al-salafiyyun fi suriyya: min al-islah ila al-jihad (Suriye’de Selefîler ve Selefîlik: Reformdan Cihada)’, Al Jazeera, 20 Mayıs 2013. Ayaklanmanın başlamasıyla birlikte Esad tarafından serbest bırakılan bu cihatçılar Ahrar el-Şam’ın kurucu kadrosuydu: Ahrar el-Şam’ın lideri Hasan ‘Abbud (Abu Abdallah el-Hamawi), baş dini âlim Muhammad Ayman Abu el-Tut (Abu el-Abbas el-Şami) ve el-Qaide lideri Eymen el-Zewahiri ile kişisel bağlantısı olan eski cihad gazisi yeni Halep emîri, Muhammad Bahaya (Abu Xalid el-Suri) Esad rejimi tarafından serbest bırakılanlar arasındaydı.
Rania abou Zeid, “The Jihad Next Door”, Politico Magazine, 23 June 2014.
[13] Al Jazeera, 20 Haziran 2013,.
Al Jazeera, 9 Haziran 2013,
[14] Lund, Syria’s Salafi Insurgents, s. 30.
[15] Al Jazeera, 20 June 2013,
[16] Elizabeth Dickinson, ‘Playing with fire: Why private Gulf financing for Syria’s extremist rebels risks igniting sectarian conflict at home’, Saban Center for Middle East Policy 16, 6 Aralık 2013, s. 21-22.
[17] Hajjaj al-‘Ajami’nin youtube açıklaması için bkz., 19 Temmuz 2013..Örneğin, Suudi Arabistan’da yasaklı olup Suriye savaşı için kampanyalar yapan popüler TV vaîzi Nebîl el- Awdi ve eski milletvekili Welid el-Tabtaba’i ve Suriye Devrimi icin Halk Komitesi’nin başında olan Hacca el-Acemi’de Qatar’da serbestçe çalışıyorlardı.
[18] 1938 Dera doğumlu Muhammed Surur Zeyn al-Abidin 1965’de Suudi Arabistan’da sürgüne gitmeden önce Müslüman Kardeşler’e katılmıştı, daha sonra sırasıyla Kuveyt, Britanya, Ürdün ve Qatar’da yaşamıştı. Selefî doktrinlerle Müslüman Kardeşler tarzı parlemantarizmi birleştirmesi sebebiyle Körfez ülkelerindeki birçok Selefî hareket için de ilham kaynağı olmuştu.
[19] Suqur el-Şam ve İslam Tugay’ının liderleri olan bu iki kişi Ahmet abu Isa el- Şeyh ve Zahran Alluş yine Mart 2011 sonrası Esad tarafından serbest bırakılmış 2011 öncesi küresel Selefî şebekelerle ilişkilerinin olmadığı iddia edilen Seydnaya cezaevi çıkışlı Selefîlerdi.
[20] ICG, Tentative Jihad, s. 18; Lund, Syrian Jihadism, s. 37.
[21] New York Times, 21 Haziran 2013.
[22] New York Times, 21 Haziran 2013, ve birçok Youtube videosu.
Muhammed Surur Zeyn el-Abidin sürgündeki gelenekselci ulemaların birliği olan “Levant Ulemaları Birliği”’nin kurucusu olup, bu birlik Müslüman Kardeşler’in Eylül 2012’de birleşik bir cephe oluştırmak adına Suriyeli muhalif islamcıları biraraya getirdiği toplantıya da katılmıştı. (Fakat bu çaba daha sonra akim kaldı).
[23] Thomas Pierret, “Salafis at War in Syria: Logics of Fragmentation and Realignment”, Yayınlanmamış sunum. Kasım 2013, s. 24.
[24] Suudi Arabistan’da yaşayan Suriyeli meşhur vaiz Adnan Ar‘ur’un TV programlarındaki değişen söylemi bu açıdan ilginçtir. Thomas Pierret, ‘External Support and the Syrian Insurgency’, Foreign Policy, 9 August 2013.
[25] Şafi al-‘Ajami mülakatı, Khalijiyya TV, 11 Temmuz 2013.
[27] WSJ
[28] Orient News, 6 Kasım 2013. “teşkil licne li hal el-xilafat el-ketaib el-muqatile ve erkan el-hur”.
[29] Joshua Landis, ‘Zahran Alloush: His ideology and beliefs’, Syria Comment, 15 Aralık 2013. Cebhe İslamiye’nin kuruluşu Suudi Arabistan’daki Sahwa grubundan Selman el-Awda ve Nasir Omer gibi önemli dini figürler tarafından desteklendi. Hatta önceleri İslam Tugayları’na ve ÖSO’ya destek veren Suriyeli vaiz Adnan el-Ar’ur tarafından da. (Alluş’un babasının Suudi statukosuyla arasının iyi olmasının bu gelişmelerde rol oynadığı ediliyor.)
[32] Ebubekir Bağdadî tarafından İŞİD’in ilanı, Nisan 2013; IŞİD’in ilanına Cephe el-Nusra lideri Ebu Muhammed Colani’nin cevabı, Nisan 2013; İŞİD’in ilanına el-Kaide merkez yönetiminden Eymen Zawahiri’nin cevabı.
[33] İŞİD ve değişen yerel ittifaklar için bkz. Arap Reform.
[34] Peter Harling, “Etat islamique, un monstre providential”, Le Monde Diplomatique, Ekim 2014,
[35] Guardian.

Hiç yorum yok: