İlerleme: Sezai Karakoç

Önceki yazımda (Sağcılık-Sezai Karakoç) Sezai Karakoç’un metinlerinin satır aralarında “ilerleme” mitine yer verdiğinden bahsetmiş ve “İslam açık bir medeniyet, ilerleyen, yeni varyasyonlarını ileride de bulabilecek bir medeniyettir” ifadesinde (İslam’ın Dirilişi-1995: 15) “ilerlemeci” perspektife kaydığını belirtmiştim. O yazının son cümlesi ise “Karakoç ‘Müslüman sürekli bir ilerlemenin adayıdır. Dinde sürekli bir ilerleyiş vardır’ (Karakoç, 1989: 357) diyerek Müslümanların 150 yıldır geliştirmekle uğraştığı mecranın içinde gibidir” şeklindeydi. Türkiye’de içinden çıkılmaz düşünce krizi “ilerleme-kalkınma” ideolojisine yakalanmışlıktan geliyor. Aydınlar bu süreci ister istemez besliyor. Sezai Karakoç’un yazılarında satır aralarında kalan bu “ilerleme miti” aşağıya alıntıladığım yazısında artık rövanşist bir “tekno-kültür savaşkanlığı”na dönüşüyor. “Hâlbuki gelecekler için umut kaynağı dışarıdan gelmez, içimizdedir o. Kendi kültürümüzden, kendi tarihimizden, kendi toprağımızdan bir umut sesi yükseltmekte gecikiyoruz” (Karakoç, 1989: 135) diyen Karakoç tekno-kültürü aktarmak mevzuunda savrulma yaşıyor. Türkiye’de “Batı’nın tekno-kültürünü alalım-almayalım” tartışması yaşanmıyor. Müslümanların bütün entelektüel renkleri, Batıcı-Milliyetçi-Sosyalist aydınlar gibi düşünüyor. “Ne kadar Batılılaşacağız?” sorusu ile yürütülen tartışma, 200 yılın hasılası olarak asfaltta yürüyen, betonda oturan, borçlu bir kavim üretmiş görünüyor.
Sezai Karakoç da ilerleme-kalkınma mitine bağlılıktan kendini alamadığı için, endüstriyel-pozitivist toplum kurgusu konusunda ağırlık teşkil eden büyük entelektüel grubun içinde kalıyor. İslam fıkhı ile açıklanması mümkün olmayan bir savaş teknolojisi meşrulaştırılıyor. Hz. Peygamber’in Mekke’yi fethetmesi, Bizans’ın tekno-kültürünün ürünlerini iktisab etmek zihnine bağlanmamıştı. Dolayısıyla Batı tekno-kültürünü “zaruret gereği” devşirmeyi öngören düşüncenin bu teknolojinin Müslüman toplumlara ait fıkhından beslenmemesi gibi bir neticeye yuvarlanmış durumdayız: “Evet, insanlığı toptan tehdit eden korkunç nükleer silahların, atomların, hidrojen ve kobalt bombalarının, kimyasal silahların, öldürücü gazların ve şimdi bulunduğu söylenen canlıları yok edici nötron bombasının mucidi Batılıların bunları keşfedip yapacağını biz Müslümanlar önceden kestirmeli ve onlar yapmadan, biz yapmalıydık. ‘Bunlar kötüdür, insanlığa sığmaz’ demek yeterli değildir. Batı bunları yapacak ve bunları yaptığına göre de kullanacak ve insanlığın toptan mahvolmasına da sebep olacak düşüncesiyle ondan önce yapmalıydık bunları. Bu, bu dünyada bulunmamızın bir gereğiydi (…) onların bu silahları kullanma imkânını aynı silahlara ve güce sahip olarak yok etmeliydik” (Karakoç, 1995b: 95-96). Karakoç’un bu yaklaşımı, Mehmet Akif’in de benimsediği bir zemini ifade etmektedir.
Akif, Enfal 60. ayeti vererek “Düşmanlara karşı ne kadar kuvvet tedarik etmeye, hazırlamaya gücünüz yetiyorsa derhal hazırlayınız” emrini şöyle anlıyordu: “Hep birden çalışacağız (…) Toplar, tüfekler, zırhlılar, şimendiferler, limanlar, yollar, tayyareler, vapurlar kısacası düşmanları bize üstün çıkaran (…) sebep ve araçlar ancak cemiyetler, şirketler tarafından meydana getirilir” (Akif, 2010: 460-461).
Sezai Karakoç da “Anadolu ve Zaman IV” yazısında Akif gibi yazmaktadır: “Ekonomi alanında ziraî teknik, sapan demiri döneminden traktör dönemine, orakla biçmeden, biçerdöver makine dönemine, nadastan gübrelemeye geçmiş sanayileşme ise daha köklü ilerlemeler kaydetmiştir. Ulaştırma alanında ise nerdeyse bir ihtilal vardır. Bunlara rağmen, bu hamlelerin tam rasyonellik ve verimlilik çerçevesinde oluştuğu iddia edilemez. Çok israf olmuştur (…) Barajlar, limanlar, yüksek fırınları, yolları, fabrikalarıyla yeni bir ekonomik Türkiye’nin doğduğu ve eski iptidaî ziraî dönemden yeni bir sınaî döneme geçmeye başladığı bir gerçektir” (Karakoç, 1989: 480). Bu alıntı da göstermektedir ki, Batı’nın tekno-kültürü konusunda Sezai Karakoç 1) “Sanayileşelim, kağnıdan biçerdövere geçelim” demektedir; 2) “Kalkınmamızın ve ilerlememizin önündeki engeller israftır”; 3) “İnsanlık ilkel-iptidaî dönemden gelişmiş-ilerlemiş dönemlere doğru yürümektedir”; 4) Ziraat dönemi iptidaî, sanayi dönemi “yeni” bir dönemi ifade eder” tezini savunmaktadır. Karakoç’un bu tarih felsefesi, onu kaçınılmaz olarak Pozitivist-Marksist tarih tezine bağlamaktadır. Ayrıca bu argüman, Türkiye’de Kemalist modernleşmenin Anadolu’da halkların köylü toplum yapısını dönüştürmeye yönelik olarak araçlaştırdığı kentleşme-sanayileşme politikaları ile de buluşmaktadır.
Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi de dönemci iktisat zihniyetine bağlı kalarak tarım toplumuna karşı sanayi toplumunu öneriyordu: “Bence halk devri, iktisat devri mefhumu ile ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz mamur olsun, milletimiz müreffeh olsun ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi size hatırlatayım “El kanaatü kenzün lâyüfnâ” kanaati, kenz-i lâyüfnâ farz etmek, fakru fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık hitâm versin (…) Eğer vatan denilen şey kupkuru dağlardan, taşlardan, merzagî sahalardan, çıplak ovalardan ve vatan, şehirlerden, köylerden ibaret olsaydı, onun zindandan farkı olmazdı” (Atatürk, 1990: 41). Dönemci yaklaşıma bağlanmak nedeniyle Karakoç’un da modernleşme yanlısı büyük aydın gruba muhalefet ettiği düşünülemeyecektir. Gerçekte tekno-kültüre getirilmiş muhalif aydın söylemin Nurettin Topçu-İsmet Özel dışında bir “epistemik cemaat” oluşturduğu da görülememiştir.
Celal Nuri İleri, “Avrupa terakkîyatından mühim bir kısmı, mesela ulûm ve fûnûnun müktesebâtı, milli bir renk ile mülevven değildir. O terâkkîyât artık bütün beşeriyyetin malı olmuştur (…) Garbın attığı adımlar yalnız kendisi için değil, bütün beşeriyyet için atılmıştır” (İleri, 2000: 68) derken dönemci yaklaşımların “evrensel ve tek çizgili” tarih algısını özetler. Gerek Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi ve gerekse Sezai Karakoç tarımsal üretimi “ziraî-iptidaî dönem” olarak belirlemekle günümüz iktisadî zihniyetini “ilerleme-kalkınma” kavramlarının içinde kavramaktan kendilerini alamayacaktır. Mehmet Akif de tıpkı Sezai Karakoç gibi tarım toplumunu küçümsemektedir: “Bizim gibi ilkel kavimler topraktan sade ekin alır; biraz daha gayret ederse su çıkarır. Medeni milletler ise maden çıkarır. Biz sudan yalnız değirmen yapıyoruz. Onlar elektrik üretiyor. Biz buluttan yağmur topluyoruz; onlar yıldırım bile avlıyor” (Akif, 2010: 437).
Türkiye ilerleme-kalkınma perspektifi ile sorunlarını aşamamıştır. Cumhuriyetin kurucu ideolojisi ile Müslümanların değişik entelektüel mecralarının “eski hal muhal; ya yeni hal, ya izmihlâl” diyerek endüstriyel topluma geçişi “tarihin tanrısal yürüyüşü” gibi telakki etmek bakımından uzlaştığı apaçık ortadadır.
Kaynakça
- Akif Mehmet, Düzyazılar-Makaleler, Tefsirler, Vaazlar, Beyan Yayınları, 2010.
- Atatürk, Atatürk’ün Kültür ve Uygarlık Konusundaki Görüşleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 1990.
- İleri Celal Nuri, Türk İnkılâbı, Kaknüs Yayınları, 2010.
- Karakoç Sezai, İslam’ın Dirilişi, Diriliş Yayınları, 1995.
- Karakoç Sezai, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I, Diriliş Yayınları, 1995b.
- Karakoç Sezai, Günlük Yazılar II-Sütun, Diriliş Yayınları, 1989.

Hiç yorum yok: