Her Şeyin Başı İhtiyat

Düşünce. Düşünce deyince… düşünce kuruluşları falan var mesela. Akademiklerin yazdıkları var. Benim şu yazdıklarım var. Hiçbiri düşünce değil bunların. Bunlar daha çok, oturulup pervasızca kurulmuş şeyler, Ziya Gökalp'in Arapça gramerle Türkçe kelime türetme arayışlarının sonuçlarından biri olarak “mefkure”; f-k-r…ler.
Bir insan mesleğidir, perdah. İnsan düşüncesinin yüzeyi düzdür, perdahlanmıştır. Kitle yüzünden perdahlanmıştır, kitle içinde oluştuğu için. Çünkü kitle içinde homojenlik vardır. Düşüncede daha az olsa da, davranışta (tecrübede) mutlak olarak vardır. Zaten kitle olmaları da bu homojenlik uğrunadır. Homojenlik, ona uzlaşı, işbölümü, zaman, kem gözlere çarpmayacağı bir aşinalık (yuva) ve cesarete gereksinim duymayan genel geçer bir özgüven kazandırır. Bilinen tek karın doyurma biçimidir. O yüzden insanların kitleden uzaklaşmalarına neden olacak her şeyi görmezden gelme eğilimleri, kendi içinde tutarlıdır. Canetti, bunu on binyıllık miras içinde yavaşça anlatır.
Peki, insan bunu nasıl yapar? Düşüncelerini (düşünce bostanından toplar gibi) nasıl toplar, perdahlar ve oluşturur?
Pek de düşünerek değil.
Yıllar önce, adamın teki, internette üye olduğu forumu gösterip bana şöyle demişti; “bu indikatörlerle kendimi sürekli editliyorum, geliştiriyorum evet”.
“İndikatör” dediği ibre; ibra ibre ibret ... hepsi aynı kökten. İbra, kutsal bir sırrın açıklanması. İbre, sırrı ele veren gösterge. İbret de, o sırrın adam tarafından ele geçirilmesi, temellükü. “Subhanallah kardeş, ibretlik bir paylaşım”daki “ders” bu. İndikatör, daima topluluk içinde çalışır, ama toplum değil de topluluk, derli topludaki gibi topluluk. Derlenmiş toplanmış olanı. Yani indikatör; topluluğun gözdesi olmuş/ortaya çıkmış, olmaya aday bir vaziyet, hâl, eda. Buna akademikler “favori gösterge” diyorlar. İnsanın başındaki “Anten”, işte bu indikatörleri çok favoriden az favoriye doğru, derhal sezer ve 7/24 mıknatıs gibi havadan toplar. Ankaralı Turgut’un anten’e, “kılık yapan insan” demesi gibi. İnsan kitle içinde devamlı faaliyettedir, böyle toplar.
İnsan düşüncesi ile ilgili bir diğer düşüncemi, 2012 senesinin 26 Ağustos'unda direkt söylemişim aslında; o zaman da, şimdi de, "düşünce" dediğimiz bu şeyin perdahlanması (seçilimi yani) bana göre, “kelime sıklığı etkisi” denen şeyle aynı. Bilişsel psikolojinin kolu sayılan bir uzmanlık alanı altında inceleniyor. Yazı kısa ve de hâlâ şurada.
Bu teoriye göre, bir sözcüğün (sözcükle sembollenmiş düşüncenin) kullanılma sıklığını; 1) (ilkin) diğer sözcükler (zihinde sembole bağlanmış diğer düşünceler) tarafından çağırılma (çağrışım) kapasitesi, 2) çağrışım kapasitesini de (son kertede) o sözcükle temsil edilen nesnenin veya durumun gözle görülme (tecrübe edilme) sıklığı tayin ediyor. Kullanılma sıklığı da birikintiyi.
Yazıda adına "düşünce" dediğimiz bu mekanizmayı kabaca anlatmışım ama bu notun hayrına bir kez daha yazayım;
Neticede ortada bir kafa var ve, bu kafanın içinde her sözcük (sembol düşünce) için açılmış ayrı kompartımanlar var ve de her kompartıman ötekine, o da ötekine bağlı. Merkez kumanda odasında, şartlar dayresinde(!) önceden oluşmuş "anahtar sözcükler" bekliyor. Bunlar, diyelim kişinin yaşadığı coğrafya, sosyal-sınıfsal aidiyet benzeri koşullar nedeniyle en sık tecrübe edilen (rastlanan) nesnelere, durumlara karşılık gelen sözcükler; para, seks, kadın, borçluluk, kredi, taksit, ev, iş, icra, yani, takma, kasma, siktir et, bulaşma, normal, doğal… gibi. Diyelim 30 tane. İşte yan kompartımanlardaki öteki sözcüklerin (diyelim 300 tane) kullanılma sıklığını, bu ana kumanda odasındaki sözcüklerle arasındaki yakınlık (çağrışım imkânı) belirliyor. Hatta, yeni bir sözcüğün (düşüncenin) fark edilmesi, dile aktarılması (unutulması, dilden çıkarılması), tutunması, kalıcılığı, yani adeta sizin sözün(üzün) başkaları üzerindeki kalıcı etkisi, kaderi de, geriden gelen bu otuz sözcükle aradaki rezonansın kuvvetine bağlı.
Bu durumda düşünce dediğimiz şey, gün içinde milyon çalkalanmadan ve olanaklar ya da talihsizlikler ölçüsünde tecrübe edilen bin türlü karşılaşmadan (tv, sokak, iş, kitap, sinema, polis, cinayet, işsizlik, yemek, yemeksizlik, övgü, yergi ya da tastamam bir olaysızlık, yalnızlık, hastalık öteberi) sonra, bir kısmı “tecrübe edilişinin kuvveti, yani homojenlik katsayısı-dolayısıyla özyaşamsallığı, dolayısıyla sözcüğün temsil ettiği nesneye veya duruma duyulan gereksinimin şiddeti" yüzünden zihnin ana kumanda merkezinde ağırlanan, öteki kısmı hiyerarşik biçimde, en yakından en uzağa doğru, onun etrafındaki çeşitli odalara dağılan (kapısı hemen yarın açılacak ya da bir daha hiç açılmayacak odalara) seleksiyona uğratılmış kalıntı, bir birikinti, hafiften ağıra doğru yavaşça dibe çöken bir tortu. Bazıları bu "tortu"nun tamamının, insan tarihinin trajedisi söz konusu olduğunda, "kaygı" sözcüğüyle dahi kolayca özetlenebileceğini öne sürer... Ama benim burada üstüne asıl basmak istediğim ilk şey, bir toplumda belirli bir anda yaygınlaşan düşünceleri, sırf lansmanın (reklâmın) gücüne bağlamanın olanaksız olduğu. Bu sözcüklerin, saptırmadan (yanlış bilinçten) ziyade, saptırılmış halleriyle dahi zeminde denk düştüğü bir asgari tecrübe temeli olabileceğinden şüphe etmek daima daha mantıklı.
Ve de bugün dünyanın ulaştığı sözcük dağarcığı... bunu (misal) politikanın solu ve sağı diye ayırıp her biri 100 er sözcükten oluşan 2 adet anahtar liste yapabilirdim aslında. 2 adet anahtar sözcük listesi. Bu, gerçekten mümkün.
Ama bundan önce, belki de her iki listeye de ortak anahtar olduğuna inandığım, çok... çok eski bir başka sözcüğün üzerinde durmak istiyorum; "temkinlilik", "ihtiyat" sözcüğü.
Bu sözcüğün değilse de (ki bunu bilmiyorum), Temkinlilik Mit'inin özel bir tarihi var aslında. İhtiyatlılığın bir sosyal gereksinim olarak belirdiği, yaygın bir davranış kalıbına dönüştüğü, nesilden nesle atalarca öğütlendiği, ahlakî bir edim olarak yüceltildiği, destanlara, edebî yapıtlara "ana fikir" kabilinden yapıştığı özel bir tarih. Mesela 2012 Ekim'inde, 4 sözcüğün (korku, kaygı, temkinlilik, hiççilik) izini sürüp, şunları yazmışım.
// Tevrat’a göre, Neolitik devrimci İbrahim ve onun selefi terzi Hanok’un düşmanları aynıdır: «nefilimler». Nefilim, İbraniceden diğer dillere «dev» olarak çevrilmiştir. Kuran’da onlardan ‘esfel-i safilin’ diye bahsedilir. İnsan-ı kâmil’in zıddı olarak aşağıların en aşağısı, sefillerin en sefili anlamına gelir. Aynı zamanda cehennemin yedinci katı (gayya) anlamına gelmektedir ki, Yunancada gaia (gayya), tabiat ana’dır. Tevrat’ın ve Kuran’ın cehennemi bunlar için, tabiatçılar, ortakçılar, paganlar, aşiretçiler için hazırlanmıştır adeta. Tıpkı Zarathustra’nın düşmanları Daeova’lar gibi, nefilimler de dev cüsseli, kabile düzeninde yaşayan ve ortakçı kimselerdir. Yeni dünya düzenine (devlet'e) muhaliflerdir. Şeytan anlamına gelen «satan» İbranicede muhalif olan, karşı koyan anlamına gelir. Tevrat’a göre, Büyük Nuh tufanı tanrı tarafından nefilimleri (Siz bunu ortakçılık olarak okuyun) yeryüzünden silmek için salınmıştır. Tevrat’ın tufanı doğal bir afet midir yoksa bir kıyam mıdır bilinmez ama bugün Nuh mitinin kaynağı sayılan Gılgamış’ta tufandan sonra insanların azaldığı ve gürültüleri kesildiği için tanrıların bundan hoşnut olduğu yazılıdır. Anlaşılan tufandan sonra nefilimlerin sayısı öyle azalmıştır ki, Tevrat’da, Tanrı, İbrahim peygambere bir daha tufan olmayacağına dair söz verir. Demek ki yeteri kadar kan dökülmüş. Tufandan sonrası demir çağıdır zaten; Heseidos’a göre, altın çağın (ütopya) sonu, devlete ve bir tarih olarak tarihe geçiş.
Temkinli Kahraman'ın Belirişi
Nihayet kara göründü. Demek ki insanlığın bu tarih öncesi dönemine ait ne kadar destan varsa, Gılgamış’tan Alp Eren destanlarına, Homeros epopelerinden yoksulların savunucusu Katilina’nın Çiçeron’a karşı verdiği savaşa ve oradan Spartaküs’e kadar, hep iki tür kahraman olmuş: Göğe çekilenler ve ipe çekilenler. Tanrılardan kut almış olan soylu kişilerin giriştiği maceralarda olay genellikle kahramanın evi terk etmesiyle başlıyor, yolculuk ekseninde devam ediyor ve sağ salim bir insan-ı kâmil olarak eve dönüşle yahut göğe çekilişle(!) son buluyordu. İkincilerin (ipe çekilenlerin) maceraları ise destandan çok tür olarak trajedilere konu oldu.
Anlaşılan bunlar öyle büyük trajedilerdi ve daha tarihe adım atmadan öyle çok kan dökülmüştü ki, İ.Ö. hemen 5. yüzyılda Sofokles’in ünlü kader tragedyası (Antigone) yazılıverdi. Bu kez kahramanın görevi kardeşini gömmekti. Ama töre ölülerin gömülmesini yasaklıyordu. Oyun boyunca koro (toplum) Antigone’a nasihat edip durdu: «Ölülere saygı bizi yüceltir ama güçlülerin gücünü hor görmek doğru değildir.» Erdemlerinin gerektirdiği görevi yerine getirerek töreye rağmen kardeşinin ölüsünü gömen Antigone’u ise, koronun da isabetle öngördüğü gibi, kader kapıda bekliyordu: Diri diri gömülmek. Antigone acılar içinde öldü ve toplum oyunun sonunda koronun ağzından şu sonuca vardı: «Ey insan… Temkinli bir akıl(!) mutluluğun ilk gereğidir.» Böylece Hesiodos’un palavra olarak nitelediği bu akıl, (logos) Homeros metinlerinde şimdiki yaygın yerini bulur, birini yatıştırmak ya da savaşçıları savaştan caydırmak amacını güden konuşmayı anlatır. Temkinlilik mitosu çoktan oluşmuş.
İşte o'nun (Jung'un) arketiplerinden biri de ödül vadeden tehlikeli yolculuktan sadece kendisini bularak dönen «temkinli kahraman» prototipidir. Joseph Campbell, Kahramanın Yolculuğu adlı eserinde kahraman arketipini etraflıca inceler. Ayrıca Monomoyth adını verdiği ve bir kahramanın yola çıkışı, inisiyasyonu ve geri dönüşü olmak üzere üç ana başlık ve 17 olay düzleminde incelenebilecek bir mitin, dünyadaki bütün mitlerin atası olduğunu savunur. Burada bizim açımızdan önemli olan ise şudur: kahramanın yolculuğa çıkmasına neden olan ödüle (arzu nesnesine) asla ulaşılmaz, ulaşılırsa bile ondan vazgeçilir, vazgeçilmezse, bu ödül kahramanı için tam bir kâbusa dönüşür. Bu, hemen hemen Simurg’un öyküsüdür. Macera bir «arayış öyküsü» olarak noktalanmalı ve öylece kalmalıdır. Tavsiye edilen budur. Sonunda ise bulunan yalnızca tek bir «hakikattir», şu büyük yatıştırma! Oradan da arzu nesnesinin imkânsızlığı laflarına... Bu imkânsızlık herhâlde çok acıtmasın diye olacak ki, «aradığın şey aslında sendedir» gibi Muhiyiddin el Arabi tarzı bir acayiplikle süslene püslene sunulur. Trotsky’nin «sürekli devrim»i gibi, ya da Ursula Le Guin’in pek severek tekrarlayıp durduğu şu söz gibi: «Devrim yapılmaz, devrim olunur». Bütün bu sezişlerde insana olağanüstü renkli gelen büyüleyici bir felsefe bulmak mümkün elbette, ama bu daha çok kullanılan dilin büyüsü. Gerçekte ise, demir çağının temkinli kahramanını kendisinden öncekilerden ayıran şey, kaygının ve yenilginin psişesidir artık. İstemekten vazgeçmektir. Temkinliliktir. //
Temkinlilik sözcüğü, düşüncenin perdahlanmasında seçilimi sağlayan merkez süzgeç bana kalırsa. Onun kevgirinden geçemeyen hemen hiçbir şey, zihnin odalarında uzun süre ağırlanamaz. Ve de bu süzgecin iyice daraldığı özel bir dönemden bahseder Benjamin Alman Yas Oyunları’nda. Alegorinin (ima’nın) zirve yaptığı bir çağ olarak 17. yy.
Benjamin’e göre, 17. yy Barok’un dünyasına ‘aşırı ima’nın girişi, 12-13. yüzyıldaki gibi benlik ile doğa arasındaki karşıtlıktan kaynaklanmaz, farklıdır. Bu kez ima, insanlar arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır. “Güç kullanımında hile, kuşku, arzu doğuran ve samimiyetten dem vurmayı olanaksız kılan bu şey, nesnelerin (maddî dünyanın) değil, artık niyetlerin muğlâklığıdır.” Çünkü Barok insanı samimiyetsizliğin artık farkındadır, samimiyet ne denli imkânsızsa, alegori (ima) o denli zorunludur. Artık hiçbir şey doğrudan söylenemez. Bu yüzden 17. yüzyılla birlikte, imge, mecaz, dolaylı konuşmalar, söylemek yerine anıştırmalar, sözün ucunu açık bırakmalar, inisiye, mevhumlara abanmalar, vecd halinde sayıklamalar tavan yapmıştır. İnsanın kendini doğaya değil, bu kez insana karşı savunması olarak; söylemekten kaçınma olarak; ima çağı!
Zamanımıza gelince, o tümden ima’ya boğuldu. Trolleme diye bir sanat var resmen. Bütün “öğretici” konuşmalar “iş’in aslı” diye başlamak zorunda ve de sokaktaki hâkim duygu devamlı bir “x tarafından kerizleniyor olma”! Fakat bundan da asla emin olunamaz. Bu yüzden ima, temkinlilik mit’inin dile yapışması olarak da, aynı anda bütün sınıfları “muğlâklığın”, “müphemiyetin” çizmesi altına aldı. Böylece düşünce iki kat daha ayıklandı; dolaysız düşünceden uzaklaşarak. Sağlı sollu mistikleşme.
Ve belki de muğlâkların muğlâkı başka bir sözcük olarak “vicdan”! Vicdan diye içimizde havlayan bir köpek olduğunu sanmak! Bundan da söz etmek gerekir. Hıristiyan tefsir geleneği yüzünden 12. yy.dan itibaren, yani kutsal kitapları sesli okumayı bırakıp içimizden okumaya başladığımızdan… vecd'e inanıp (ki vicdan sözcüğünün doğu ve batı dillerine girişi vecd’le birlikte 11-12.yy civarı) ilahi sesin ancak samimi bir kalbe ineceği falan gibi saçmalıklara aklımız kestiğinden beri yani, bu köpeğin dışarıda değil, içeride havladığına inanır olduk.
Oysa vicdan diye dışımızdan bağımsız bir içimiz yok. Seçtiğimiz sözcüklerin, düşüncelerin vicdan diye bir şeyin eleğinden geçtiğini/geçeceğini ummak, ne saçma.
Sibel Danende

1 yorum:

Felsefeci Tepki dedi ki...

iyi akşamlar Sibel hanım. Bu makaleye çok emek verdiğiniz belli.. Her Neyse
Ben Acizane üç gün evvel Elazığ Üniversitesi Akıl Hastanesi Fakültesinden mezun oldum. Altı aylık bir diplomam vardır.
Belki yardımcı olursunuz diye yazıyorum. Üniversiteye girmeme neden olan bir olay vardır. Bir arkadaşım ile beraber yola çıkmıştık. Yolda kaybolduk. Bir yere geldik ki sadece kurumuş ağaçlar vardır. Artık mecalimiz tükenmişti açlıktan.
Böyle aç devam etmem halinde açlıktan öleceğimi düşümdüm. Boyca Ufak tefek olan arkadaşımı boğazladım ve arkadaşımı yedim. Rahmetlinin sayesinde kurtuldum.
Ama zaman zaman düşünüyorum... Acaba yanlış mı yaptım. Gerçi kafamdaki bellekten sormuştum. O da doğrusunu söylemişti.. Arkadaşını yersen kurtulursun diyerek. Ama yine de görüşünüzü merak ediyorum.