Çıkartmalar ve Sol

Bir: Afrika Çıkarması Hakkında Bilgi Veren Solcu Gazete İstiyorum
Erdoğan geçen gün Ekvator Gine’sindeydi. 2. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi’ne katıldı ve konuştu.
Haberi ilkin BirGün gazetesinde gördüm, şöyle vermiş: “Erdoğan ruh ikiziyle Afrika’da buluştu!
Ruh ikizi dediği, yolsuzluklarıyla gündeme gelen Ekvator Gine’si Cumhurbaşkanı Mbasogo… Böylece yaratıcılık gösterip “Türkiye’de 17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrası ortaya çıkan iddiaların benzerliği”ne dikkat çekmiş olmuş. Bir de, haberin sonuna doğru “Ebola virüsüyle mücadele eden Afrika ülkelerinin liderlerine Paralel uyarısı yaptı” diye makara var. Bu kadar.
Sabah bunu okuyunca, aklıma 2013 Haziran’ının ilk haftası geldi. Gezi’nin ilk günleriydi. Erdoğan gene aynen böyle, bizim sol basına göre böyle yani, “Kuzey Afrika seyahatine(!)” çıkmıştı. Hatta ki hafızam beni yanıltmıyorsa, seyahati hep bir ağızdan “kaçtı”, “uzaklaştı”, “uzaklaştırıldı” falan diye yazmışlardı. O zaman da şaşırmıştım, “nasıl olur ya?” demiştim, “nasıl böyle yazılır?” Türk devletinin Kuzey ve Sahra Altı Afrika’sına dalışının 8. yılında!.. Üstelik Türk şirketleri sadece Afrika’da bile doğrudan yatırımlarını tam tamına 10’a katlamışken, muhalif bir hareket bunu nasıl böyle okur? Nasıl olur da Afrika’da altın ve petrol arayan bu zibidileri, belki de Etiyopya’da, Somali’de, orada burada yediği herzeleri (biliyor muyuz şu anda?), tam da yeri gelmişken isyan günlerinde konuşmaz? Gafil miyiz?
Neyse işte, 8 Haziran gecesiydi galiba, öyle öyle Taksim Meydanı’ndan Tomtom’a doğru indim, bir taksi çevirdim. Taksici, bana özgürlük hareketlerini desteklediğini, Atatürkçü olduğunu falan söyledi (icabında)… Ama sonra da hafif kısık (o zamanlar hava öyle esiyordu); “gene de bu adamın millet için yaptıklarını inkâr edemem abla, bak benim ‘bilâder’ 2 senedir Somali’yle mobilya ticaretinde, adam gidip geliyor görüyorsun, bunlar açtı önünü, yoksa 2002’de gümlemiştik yeminle” dedi… O gece anladım ki… Bizim Gezi’miz… Yenikti.
Şurası muhakkak ki “hükümete” muhaliftik. En çok da gittikçe koyulaşan otoriter İslamî fırçaya. Fakat şunu aramızda hiç konuşmuyorduk mesela: Muhalif olduğumuz bu şey, yani rejimin karakteri… ne??? Tamam, en genel planda herkes, şu ya da bu terim farkıyla, yöneticilerin otoriterleştiği konusunda birleşiyordu. Ama neden başka türlü değil de, İslamcı bir yönelimle? Ve de kırk yıllık TSK, TÜSİAD nasıl oluyor da bu yeşil şeyle “uzlaşabiliyor”? İşte bu, bir soru olarak bile, ne o gün ne de şimdi, bence bizim gündemimize layıkıyla hiç girmedi.
Oysa bütünleşmenin adımlarına bakacaksak, önce Türkiye'deki sermaye yapısının dönüşümünü ciddiye almamız gerekir-di. “Yeşil sermaye” dedikleri acayipten söz etmiyorum… Daha çok, 1990'lardan itibaren sermayenin bütününün bir tür aşama kaydettiğinden… söz ediyorum. Bu artık, küresel sermaye ile ortaklıklar geliştiren, dış dünyada rekabet eden, dış pazarlara oynayan katmanlı bir sermaye. Fakat dış dediysem, neresi?
Haliyle en önce ve en çok, politik nüfuz imkânlarının/ekipmanların bulunduğu yerler. Çünkü başlangıçta daima birinin (devletin) yolu açması gerekir; öncü (milis ya da misyoner) faaliyetler, politik iklimlendirme, hukukî alt yapılandırma, ikili ya da çok taraflı anlaşmalar, işbirlikleri, istihbarat, zirveler, gizli anlaşmalar, kampanyalar vs. uzar gider.
Bizde de aynen böyle oldu, tarihte pek çok devlet hangi yolu izlediyse, Türk devleti de o yolu izledi. Derken arka bahçenin mücaviriyesi daha 1990’larda kısım kısım belirmeye başladı; eski doğu bloku (memalik-i osmaniye), Avrasya (misyoner, Türkçü, İslamcı atışlar), bir Kürt ve İslam coğrafyası olarak Ortadoğu (Sivas Kongresi’nin misak-ı millisi hudutlarında Türk-Kürt işbirliği, the çözüm süreci), Avrupa da zayıflayan ekonomiler ve mafyöz bağlantılar (İtalya, İspanya, Yunanistan), ve Sahra altı Afrika’sı (İslam ve de militer/misyoner atışlar)… “Dış senaryo” dedikleri bu. Yayılmacı hamle.
Haliyle, dış senaryonun sergileneceği coğrafyanın siyasî-kültürel icapları, alet çantası-askerî ekipman, gereksindiği iç ve dış kenetlenme düzeyi ne ise, içerideki senaryoyu da bu belirler hale geldi. Rejim yani, bu kez epeyce dışarıdan içeriye doğru, bir çukur (içbükey) şeklinde, ama hepsi de devlete doğru sıkılaşarak, korporatist bir tekçi anlayış içinde devlete yapışarak, bir ticaret ve savaş dili olan İslam’ın bütün olanakları zorlanarak kuruldu. Sermaye çevrelerinde ve ordu içinde AKP’ye gösterilen bu görülmemiş teveccühün sırlarını işte buralarda aramak lazım. Ama elbette sırf bu değildir. 1990’dan bu yana %50’den %20’ye vurup dibi boşalan kır nüfusu ve buna mukabil tüm sektörlerde 2 ila 7 kat arasında kentlere vuran dev işçi dalgaları… AKP öte yandan, işte bunun da partisiydi. Bu işçileşme sürecini, kırın işçileşmesini düzenle bağdaştırarak, onları İslamî muhafazakâr bir tonda disipline edebilme becerisini haiz olan “tek parti”.
İşte böyle böyle, mesela 2012 yılına gelindiğinde, en büyük 29 Türk çokuluslu şirketinin toplam yabancı varlığı 36,7 milyar Amerikan dolarına, yurtdışı satışları 23,4 milyar Amerikan doları ve istihdam ettikleri yurtdışı işgücü 115.539 kişiye ulaşmıştı.
Halen yurtdışında 426 iştiraki olan bu yirmi dokuz çokuluslu şirketin iştiraklerinin 326’sı Avrupa ve Orta Asya’da, 53’ü Ortadoğu ve Afrika’da, 31’i Doğu Asya, Güney Asya ve Kalkınmış Asya Pasifik’te, 16’sı da Kuzey ve Güney Amerika’da faaliyet gösteriyor- şu, Erdoğan’ın geçenlerde tekrar keşfetmek zorunda kaldığı Amerika’da.
Misal… İştirak sayısı açısından, 14 ülkede 64 iştirak ile başı çeken Doğan Holding’in peşinden 18 ülkede 50 iştirak ile Doğuş Holding ve 9 ülkede 42 iştirak ile Enka İnşaat geliyor. Yeşil meşil değil, halen çoğu bildiğiniz TÜSİAD.
Bu 426 yurtdışı iştirakin, Bölgesellik Endeksi’ne göre yapılan dağılımda; %77’si Avrupa ve Orta Asya’da, %12’si de Ortadoğu ve Afrika’da yoğunlaşmış. Yeni şirketler dâhil olmak üzere, Türk çokuluslu şirketlerinin Avrupa ve Orta Asya’daki iştiraklerinin sayısı 326… (mesela 2009’da 277 imiş).
En acayibi ise, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika’sındaki iştirakler… Bunlar mesela 2007 ‘de sadece 6 adet iken (bkz. Annex table 2,) 2009’da % 1000’lik(!!) bir artışla 55 adet olmuş; 2011 de sayı 69’a çıkmış, fakat 2012’nin sonuna gelindiğinde bir gerileme var; 53’e inmiş. (Herhalde Türkiye’nin -İhvan’ın Ortadoğu’dan sepetlenişi ve düşüşün başlangıcını bu rakamlar iyi ifade ederdi). Son olarak, Asya Pasifik bölgesinde yurtdışı iştiraklerin sayısı 31, Kuzey ve Latin Amerika’da ise 16.
Bu coğrafyalarda faaliyet gösterilen başlıca sektörlerse şöyle;
1.sırada “Hizmetler” denilen sektör var. İnşaat (7 milyar dolarlık yatırımın yarısından çoğu ENKA’ya ait); İletişim (Turkcell, Türk Telekom/bilhassa Afrika bölgesinde- Ekol Lojistik/ kuzey Avrupa, THY)
2. sırada, Petrol ve doğal gaz sektörü… Toplam varlıkların % 13’ü… TPAO/ Irak, Azerbaycan, Kazakistan; Zorlu Enerji Grubu/ İsrail, Pakistan- Sadece bu ikisi toplam 6 milyar dolar.
3. sırada %10’la altyapı geliyor, bilhassa eski Doğu Avrupa, Avrasya ve Sahra Altı’na kadar tüm hat boyunca.
Biraz daha istatistik ve izahat şu linkte.
Bütün bu hengâmenin başka hiçbir şey demese de bize söylediği en azından şu 4 şey; 1) Durup dururken İslamcı olmadık 2) Hiç değilse önümüzdeki 50 seneyi bu 4 başlı coğrafya üzerinden planlıyorlar, ortada mücavire yatırılmış milyar milyar dolarlar var, AKP-Sermaye ve Ordu bu yayılmacı hamle üzerinden bütünleşiyorlar 3) Ortadoğu’da kısmî bir yenilgi İslamî otokratik devletçi yönelimi (kirli ittifakı) belki biraz sarsabilir ama büyük olasılıkla dağıtmaz, sandığımızdan daha derinlikli bir bütünleşme, her tarafa doğru var 4) 2005-2014 yılları arasında 10 kat büyüyen Afrika yayılmacılığına dikkatli bakmak lazım.
Afrika
Gazetelerden öğrendiğime göre, Erdoğan sadece 2013 yılında Afrika’yı tam 12 kez ziyaret etmiş. 2014 ü bilmiyorum, belki daha çoktur.
Gugıla “Afrika” ve “yatırım” sözcüklerini yan yana girdiğimde, sonu olmayan sayfalar boyunca, ziyaretler, ikili işbirliği anlaşmaları, zirveler, Afrika’da yatırım fırsatları sayfaları, eski TUSCON ilânları, misyoner okul faaliyetleri, askerî işbirlikler, maden arama işleri, altın arama işleri, petrol arama işleri, mobilya imalathaneleri, kobiler hobiler, yardım kampanyaları rı rı rı… Gerçekten de sonu yok gibi. Afrika açılımı diye bir şey olmuş gerçekten, ikna oluyorsunuz.
Fakat Ayşe Çavdar’a göre, Afrika hamlesini, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı ile başlatmak yanlış. Ona göre, sermayedeki bu açılmanın izlerini 28 Şubat’a verilen radikal tepkide bile sürmek mümkün; sermaye o tarihte, İslamî kesime yönelen bu kastre girişimine eskisinden çok daha keskin, umulmadık biçimde sert tepki verdi, çünkü her şeyden önce, siyasal İslam, bir yayılmacı ekonomi ajanı olarak artık toprağa gömülemeyecek kadar enteresan ufuklar vadeden spesifik bir güç, Özal’dan beri dolanılan kadim coğrafyalarda mihmandarlığı işe yarayan tek yol arkadaşı idi. Daha önce denenen Türkçü açılımlar, doğrusu pek de sonuç vermemişti.
Ayşe Çavdar, o dönem mümin işadamlarıyla yaptığı birkaç mülakatta, bu yayılmanın doğasıyla ilgili ipuçlarını da veriyor aslında, biri şu;
Türkiye’de yaralandık, dışlandık. Pes edecek değildik, bizi sahiplenen başka pazarlar vardı. Zaten Türkiye’nin bir ihracat politikası yoktu, 2001’de ticarî itibarı da bankalarla birlikte iflas etti. Yüzümüzü Türkiye’nin dışındaki tüm pazarlara döndük.
Biri de bu;
En az sorunla çalıştığımız pazarlar, Afrika ve Ortadoğu, çünkü ikisiyle de akreditifle çalışıyoruz. İyi dostluklarımız var, ödemeler aksamıyor. Birkaç çeşit sorun var. En önemli sorunlar tahsilâttan kaynaklanır. Bu iki pazarda tahsilât sorunumuz yok. Irak’ta, Suriye’de filan da küçük küçük birtakım riskler alıyorsunuz. Banka sorununuz olabilir. Ülkenin çok iyi bir bankası yoktur. Kalite tutturamamak bir sorundur. Malınız iyi satılmıyordur, pazarda sorun çıkar. Afrika’da ve Ortadoğu’da, ilginçtir, banka sorunu yok. Batı Afrika’da çok küçük bir ülke olan Gana’nın bankaları Türk bankalardan çok daha prestijli. Daha rahat akreditif açıyorlar. Düzenleri var. Türk bankaları çöktü ve hâlâ dünyada güvenilirlik kazanmış değiliz.”
Gibi…
Böylece MÜSİAD, Afrika ziyaretlerine ta 98’de başladı. 2002’ye gelindiğinde ise, MÜSİAD üyeleri, örneğin Cezayir’de devlet ortaklığında fabrikalar kurmaya ve altyapı yatırımlarına girmeye çoktan başlamışlardı.
2002 aynı zamanda, yani AKP’nin iktidar olduğu ilk yıl içinde, Türk Devleti’nin Afrika Birliği toplantılarına konuk olarak katılmaya başladığı yıl oldu.
2005 ise Afrika yılı ilân edildi.
2008’de, Afrika Birliği, Türkiye’yi “stratejik ortak” ilân etti.
Yine 2008’de, İstanbul’da Türkiye-Afrika İşbirliği Zirvesi gerçekleştirildi. Zirveden, hükümetler arası işbirliği, ticaret, yatırım, tarım, tarım ürünleri ticareti, kırsal kalkınma, su kaynakları yönetimi, küçük ve orta ölçekli iş geliştirme, sağlık, barış ve güvenlik, altyapı, enerji, ulaşım, kültür, turizm ve eğitim vs. adı altında tam bir hukuki yayılma zemini çıktı. İkinci zirve Ekim 2013’te yapıldı. İşte Erdoğan’ın Gezi sırasında (2-8 Haziran 2013) yaptığı Cezayir, Fas, Tunus ziyaretleri bu Zirve’ye yönelikti. Bilhassa Cezayir’e yapılan demir-çelik çıkartması bakımından kritik.
Aynı dönemde Türkiye-Afrika İş Forumu’nun ev sahipliğini DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) ve Gülen Cemaati şirketleri tarafından kurulan TUSKON üstlenmişti. Afrika yayılması bakımından Gülen cemaati; yerel ilişkiler, misyoner faaliyetler filan derken… Bacadan girip hırsıza kapıyı açan adamdı.
26 Mart 2010’da, Başbakanlık bir Afrika Stratejisi Belgesi yayımladı. Bu belgeyle daha önceki zirvede konuşulan mevzular somut adımlara ve plana dönüştü. 15 Aralık 2010’da Afrika Birliği ve Türkiye’den üst düzey yöneticiler bir araya gelerek bu defa bir uygulama planı oluşturdular. 16 Aralık 2011’de bakanlıklar düzeyinde bir toplantı daha gerçekleştirildi.
2002 yılında 12 olan büyükelçilik sayısı, bugün 34'e çıkmış durumda. Temsilcilikleri saymıyorum bile. Dış ticaret uzmanları, son 10 yılda, hiç görmedikleri kadar Afrika tayini gördüler.
2011’de, Türk devletinin Afrika’ya yaptığı insanî yardım miktarı 1 milyar doları buldu. Sıralamada Muammer Kaddafi’den hemen sonra. Somali kampanyasıysa, emperyal hamleleri için model oluşturabilecek kadar özgün sayılır. Bu konuda belki bir ara, emperyal mimarîyi çok iyi anlatan şu habere bakma fırsatı bulursunuz.
Ve nihayet karşılığında, son birkaç yılın rastgele seçilmiş bazı gazete başlıkları şöyle;
Nijerya’da 1,5 yıldır faaliyet gösteren E7 Grup’un CEO’su Ersin Aydeniz, Türk yatırımcıları Afrika’ya çağırdı. [29/11/2013]
TPAO, petrol arama-çıkarma stratejisine Afrika’yı da ekledi. Afrika’nın güneyine yönelen şirket Sudan, Somali, Tanzanya, Nijer, Senegal ve Kamerun’da 6 ülkeyle imza aşamasına geldi. [18/03/2013]
[…]deki şirketi Genel Enerji’de uluslararası ortaklığa gittikten sonra hedef büyüten Mehmet Emin Karamehmet, gözünü Afrika’ya çevirdi. Türkiye–Gabon Ticaret ve Yatırım Forumu sırasında Afrika’nın tamamında petrol-doğalgaz arama ve enerji yatırımları ile yakından ilgilendiklerini söyleyen Karamehmet, ‘Gabon ve Mozambik’le ilgiliyiz. Bütün Afrika ile ilgileniyoruz’ dedi. [19/07/2012]
Koç Holding Ykb Mustafa Koç: Afrika’da Elektrik Üretimine Yönelebiliriz Bloomberg-ht… [09/05/2013]
Türkiye’de yenilenebilir kaynaklar ile ilgili faaliyetleri bulunan İcon, İtalyan Enegienuve ile güçbirliği yaptı. Her iki şirket, 150 milyon Euro’yu bulacak ve Türkiye ile Afrika’da yapılacak ortak yatırım için imzaları attı. [26/01/2013]
TPAO, Kuzey Irak ve Afrika’da petrol arayacak [17/03/2014]
TPAO, Angola’da petrol arayacak [20/08/2014]
Türkiye'nin Afrika'daki yatırımları 5 milyar dolara ulaştı. Türkiye'nin önde gelen gruplarından MNG Holding, Afrika'da maden arayan ilk büyük Türk şirketi oldu. [1 Haz 2014]
VTG Holding, Güney Afrika'da İkinci Kömür Madenini İşletmeye Açtı. [11-12-2012]
Bilumum “Afrika’ya hücum” haberleri; “Türkiye, enerji ve maden zengini Afrika’yı hedefe aldı. Enerji Bakanlığı’nın enerji takımları somut projelerle ülke ülke geziyor. Petrolden LNG’ye, güneş enerjisinden kömüre Afrika’nın kaynaklarının bir fotoğrafını çektik”…falan
Sayfalarca devam ediyor…
Neticede… İthalat-ihracat, kobi bobi, inşaat yatırımlarını falanı filanı saymıyorum, bu üçünde 10 ila 15 kat arasında değişen artışlar var…
Bakanlık verilerine göre, sadece SAGA’da gerçekleştirilen toplam doğrudan yatırım miktarı, 2003’te 14 milyon ABD doları iken, 2008’de 46 milyon, 2013 ilk sekiz ayında ise 179,5 milyon ABD dolarına yükselmiş. Afrika’daki toplam Türk yatırımlarının miktarı, 6 milyar ABD doları olarak tahmin edilmiş. Bu önemli. (Bkz. Türkiye–Afrika İlişkileri)
Diyeceğim, başa dönersek,
Sevgili BirGün,
Afrikalılara Paralel uyarısında gördüğün gibi, makaradan saracak bir durum yok. Gülen okulları, TUSCON, 2013’e kadar oralarda devletin öncü misyoner kuruluşu olarak görev yaptı; “Batı’nın kolonyalizmine karşı Türklerin emperyalist olmayan kader birlikçi” yayılma söylevinin Afrika’da başını çekti… Ve de rivayete bakılırsa, şimdi paso aleyhte çalışıyormuş. Gayet ciddi bir durum yani. 6 milyar dolar kadar. Nasıl çalışıyormuş, hangi yöntemle? Misal, rakip firmalar (Çin ya da Fransa) lehine mi? Duyduğumuza göre, devlet Diyanet bünyesinde yeni bir vakıf kurmuş, bu emperyal misyonerlik işlerini çekip çevirecek, acaba ne imiş? İşte bunları, makara yapmayı bırakıp aydınlatacak olan, ben değilim kesinlikle, bir gazete olarak, sensin.
Bak 2 gündür, Afrika’da iş yapan Türk firmalarının listesini arıyorum, bulamıyorum. Hangi firma, hangi bölgede, hangi ülkede, hangi madende, hangi kuyuda, hangi enerji santralinde, kiminle ortak, ... koca enternette bilgi yok. Ama Fransızlarınkini ara, Amerikan şirketlerini ara, mutlaka dünyadan bir gazeteci dökümünü yapmıştır, bulursun.
Ruh ikizi geyiği yapacağına, otur da bize bir liste yap Allah aşkına.
İki: Murat Belge Yazmış; Amerikan Büyüsü
İslam kompleksi, kültürel zelillik, kabadayının rüyası... ve de Erdoğan'ın Amerika'yı keşfinin hazin psikokültürel arka planı. Ne tahlil ama!..
Erdoğan'ı trafikte yara yara ekstra şerit açan gürültücü bir iş makinesi olarak değil de ancak uzman bir gözün işin içinden çıkabileceği derinlikte Freudyen bir analiz eşyası; sıradan aklın çözemeyeceği bir klinik kültür vak'ası, bir saykodelik kompleksler falanı filanı olarak takdim etmeye devam edin siz Murat Belge.
Hatta ki hepiniz her gün ayrı ayrı yapın bunu. Psikiyatrinin, kültürel antropolojinin, morfolojinin bütün içrek dilini seferber edin rafine muhalefetinize; öyle derin olsun ki sizden başka kimse yol bilip de inemesin o deliğe; ve de belki böylece, söz ve kültür patlaması yaşamadan gün geçiremeyen sofistike okuru bir kat daha bağlamış olursunuz kendinize.
Oysa adam önü sonu, devletin emperyal (girişimci) koçu, her türlü pisliğin gidiş geliş duble yolunu yapıyor. Kullandığı dil de öyle, sansasyonel ve baskın veren cinsten. Cüretli, davetkâr. Hiç mi Anonsçu dinlemediniz? Konuşma metinlerini bu akılla hazırlıyorlar.
Neden insanların erişemeyeceği korkutucu derinliklere, sayko sarmalların tarihsel (aşılamaz) tünellerine yerleştiriyorsunuz bu adamları? Sorabilir miyim? Halk onlara daha da yapışsın diye mi?
Fakat ben aşırı sıkıldım bu psiko-siyaset temcidinden, onu söyleyeyim. Hatta ki dayanamıyorum, yanmış gibi bağıracağım geliyor “yangın var” diye, öyle bir nefret ettim bu fantastik spritüel, güç şifrecisi muhalif okullardan. Erdoğan “Küba'ya cami” mi demiş, misal hemen sadece şunları okuyorum arkasından:
3. Şimdiye kadar balayı ile 1 Mayıs İşçi Bayramı dönemlerinde tatil noktası olarak tercih edilen Küba’ya ilgi, geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye yönelik sözlerinden sonra tavan yaptı! (Yenişafak)
Başka yok, okumuyorum. Zaten Belge'nin yazısını da okumadığımı anlamışsınızdır berbat özetimden.
Sibel Danende

Hiç yorum yok: