“Alevilik ve Sol”

Başlığı özellikle tırnak içine alarak italik yazmayı seçtim; öncelikle bu seçimin nedenini açıklayarak başlamak isterim; yeterince açık olduğunu düşünsem de. Kestirilebileceği gibi, bir ifade tırnak içinde ya da özel olarak farklılaştırılarak -italik yazmak gibi- sunuluyorsa ve doğrudan bir alıntı ya da yollama söz konusu değilse, yazar iki şeyden birini yapmaya çalışmaktadır: İlki, ya okurun dikkatini çok çeşitli nedenlerle özel olarak bu ifadeye çekmeye çalışmakta ya da ifadenin içerdiği kabul edilen anlamı, ilişkiyi, vb. zan altında bırakmak üzere bir girişimde bulunmaktadır. Ben her ikisini de, birbirine bağlı olarak yapmak üzere bu tarzı seçtim, açık; ancak yeterince açık olmayan şey, özellikle neyi zan altında bırakmaya yöneldiğimdir. Okurlar, yine kestirmeden, şunu düşünebilirler: Bu ifadenin içerdiği anlam ya da ilişkiyi zan altında bırakmaya yöneliyorsa, demek ki yazar burada -yaygınlıkla yapıldığı gibi- Alevilik ile sol arasında kurulan ve kendisini doğalmış gibi gösteren ilişkiyi zan altında bırakmaktadır. Eğer derdim bu olaydı, doğrusu şimdiye değin farklı yazılarda sıklıkla dile gelen ve artık bir klişeye dönüşmüş bir yaklaşımı yeniden üretmekten öteye gidemezdim. Oysa biraz daha öteye gitmek istiyorum. Yani temel problemim hiç de şu değil: “Alevilik ile sol arasında kurulan ilişkiler ya Aleviliği ya solculuğu özcü bir biçimde okumakla maluldür” (ki bu doğru olmakla birlikte) ya da “Alevilik solculuk değildir; nihayetinde dinsel bir sistemden söz ediyoruz ve bunların ilişkileri ancak tarihsel-sosyolojik bir zeminde, bu zeminin değişimi de hesaba katılarak okunmalıdır” gibi (ki bu da doğru olmakla birlikte). Bu yazıda temel problemim, Alevilik ile sol arasındaki ilişkiyi zan altında bırakmaktan öte, öncelikle bu ifadenin inşasıyla başka bir yerde yapılan “hırsızlığa” dikkat çekmek. Bu anlamda Alevilik ve sol arasındaki ilişkiye, bu ilişkinin taraflarının dışındaymış gibi görünen, yaygınlıkla böyle olduğu kabul edilen taraflarına dikkat çekerek, belki de gerçekten -bırakalım ilişkiyi zan altında bırakmayı- bu ilişkinin son derece “doğal” bir ilişki olabileceğini göstermek.
Basit bir soru sorarak başlayabiliriz. “Sünnilik ve sol” diye bir başlığa aşina mıyız? “Sünnilik ve sosyalizm” diye bir başlığa? Çoğaltabiliriz; sol olduğu kabul edilen temalar, konular üzerinden; “Sünnilik ve eşitlik, Sünnilik ve özel mülkiyet düşmanlığı, Sünnilik ve devletsizlik?” Hayır, bu başlıkların hiçbirine aşina değiliz. Bu ve benzeri başlıklarla ifade edebileceğimiz bir değerlendirmeyle karşı karşıyaysak, emin olun ki başlığı bunların dışında, örneğin şunlardan biri olacaktır: “İslam ve sosyalizm”, “Yeşil sosyalizm”, “İslam’da özel mülkiyet”, “İslam ve devletsizlik” ya da biraz güncellemek gerekirse, örneğin “İslam ve Anti-Kapitalizm.” Bu ifadelerde kendisini İslam olarak sunan şeyin Sünnilik olduğuna şüphe yoktur; örneğin Anti-Kapitalist Müslümanlar’ın Sünniliğinden kimsenin şüphesi yok. Öyleyse ilk problem burada beliriyor: Sözüm ona soldan soldan ya da sola doğru ya da solla, İslam olarak kendini sunan bir sistem hakkında konuşmaya, ilişki kurmaya kalktığımız anda, İslam’ın büyük gövdesi ya da bir siyasal bünye olarak İslam, Sünnilikle özdeş bir biçimde, özdeş olmayabileceği hiç hesaba katılmaksızın, karşımıza çıkarılıyor. Hal böyle olunca, açıktır ki Alevilik ve sol arasındaki ilişki asla İslam içi bir yerden okunmuyor, İslamî bir ilişki olarak kabul edilmiyor; ilişki daima dışarlıklı, dolayımlı, araçsal ve araçsallaştırıcı, ikincilleştirilmiş, deyim yerindeyse at ile at sineğinin birbirine göre ilişkisi her ne ise, Alevilik ile solun birbirine göre ilişkisi de öyleymiş gibi kuruluyor. Kestirmeden söylenirse, bu başlığın kendisi daha en başta Aleviliği İslam ve hatta din dışına atarak işe girişiyor. Din ya da şimdilik aynı anlama gelmek üzere İslam, Sünniliğe hasredilen bir şey olduğu ölçüde de dinsel olan ilişki ancak kendisini İslam ve din olarak kabul ettirme başarısını göstermiş olan Sünnilik üzerinden kurulabilir bir ilişkiye indirgeniyor. Bunun beraberinde doğal olarak getirdiği şey ise, Alevilik ve sol arasındaki ilişkinin dinin, özel olarak İslam tarihinin (hatta coğrafyasının ve dahi sosyolojik biçimlenişlerinin ve siyasetinin) dışında bir yerden kurulmaya çalışılması. Bu da, daha baştan sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor. Yukarıda “hırsızlıktan” söz etmemin nedeni bu zaten. Aleviliğin elinden din olma vasfı, (bu vasfı nitelendirmek ya da adlandırmak tümüyle Alevilerle ilgili bir problem olsa da) özel olarak İslam vasfı “çalındığı, gasbedildiği” anda Alevilikle ilgili her sorun ve düzlemde karşımıza çıktığı gibi, İslam’ı ve İslam üzerinden din olmayı gasbeden Sünnilik (ve bu gasbı fark etmeden veri sayan her yaklaşım) Aleviliği zorunlu olarak ladinî ya da İslam dışı bir yerden okumaya, anlamlandırmaya, ilişkilendirmeye çalışıyor ki sonunda ortaya böyle garip başlıklar çıkıyor. Bunun dışında kalan başlıklar ise İslam ve din olarak Sünniliğin tekelinde kalmaya devam ediyor. İşte öncelikle zan altında bırakmaya çalıştığım şey bu. Kaldı ki Aleviler, kendi dünyalarını tümüyle İslam’ın dışında bir adla adlandırsalar da (bu hakkın tartışma konusu bile olmayacağı açık; öyle ki bunu hak olarak nitelemek bile tartışmalı bir problem haline getirmek demek olacaktır), bu bile Sünniliğin kendini tek başına ve biricik İslam ve din olarak sunmasına ve İslam’ı, dini gasbetmesine bir vesile ya da bir mazeret değil. Özet mahiyetinde son, vurucu bir örneğe yer vereyim: Günümüzde en çok dikkatimizi çeken hareketlerden biri “Anti-Kapitalist Müslümanlar.” Hepimiz, hele de “solcularımız”, bayılıyoruz onlara; onların bir ilk örnek olarak varlıklarının altını çizmeye, özgünlüklerini, diğer Müslüman topluluklardan farklılıklarını, vicdanî ve ahlakî duruşlarını alkışlamaktan bıkmıyoruz. Ama hiçbirimizin aklına şu soru gelmiyor: On yıllarca sosyalist harekete kan ve can veren Aleviler, Anti-Kapitalist mi değildi, Müslüman mı değildi? İşte bu yazıda dikkat çekmeye çalıştığım şeyin özeti budur.
Bugüne değin, Alevilik ve sol ilişkisi üzerine kaleme alınan yazıların hemen tümünün doğrudan ya da dolaylı, farkında olarak ya da olmadan, kasten ya da bilinçsizce bu gaspçı zihniyetle temas halinde olduğu ve oradan doğru konuştuğu açıktır. Bunları, birbiriyle üst üste binen bir niteliğe sahip olduğunu hiç ihmal etmeksizin, iki ayrı grup halinde tasnif edebiliriz; her bir grup kendi içinde ayrıca ikiye ayrılmak üzere.
İlk grup, Alevilik ve sol ilişkisini ister kurmaya çalışırken, isterse tersine bu ilişkiyi ilgaya yönelirken kendi içinde iki temel kabule göre ayrışır: İlki, “Alevilik soldur; yani din değildir”, ikincisi “Alevilik dindir; yani sol değildir.” Bu ayrışmanın bugün karşılık geldiği ve yanıtlamaya çalıştığı gereksinimler ile bu gereksinimler düzlemi içinde birbirine göre konumlanan aktörleri kolayca ayrıştırılabilir. Bugüne değin kaleme alınmış yazılardan bolca örnek verilebilir. Ama şimdilik, özel olarak şu ya da bu isme yönelmek yerine, genel çizgilerini özetlemekle yetinebiliriz. “Alevilik soldur; yani din değildir” argümanı, özellikle bugün diaspora Alevilerinde yaygın olarak görüldüğü üzere, İslam dinine ilişkin bir algıdan beslenir: Bu algının negatif özelliklerle yüklü olduğu açıktır. Müslümanlık, “gerilik, gericilik, bilim ve akıl düşmanlığı, çağdışılık, sözüm ona modernlik düşmanlığı, devlet yanlılığı, işbirlikçilik, hatta giderek katliamcılık, kadın düşmanlığı, eşitsizlikçilik, laiklik düşmanlığı, Arap milliyetçiliği, anti-demokratlık hatta ırkçılık” olarak okundukça ve böyle anlamlandırıldıkça, bunun karşı kutbunda olduğu kabul edilen Alevilik ister istemez Müslümanlıkla, İslam’la, daha genel olarak dinle ilişkilendirilememektedir. Hele bir de dine ilişkin sözüm ona Marksizmin mottosu olarak takdim edilen “din halkın afyonudur” sözü hatırlandıkta, bütün bu sayılan negatif özellikler özel olarak Müslümanlıkla ilgili olmaktan çıkmakta, doğrudan dinle ilişkilendirilmektedir. Böylece din ya da aynı anlama gelmek üzere İslam ve bunun sosyolojik tezahürü olarak Müslümanlık Aleviliği niteleyemez bir konuma itelenmekte, “Aleviliğin dinle, İslam’la nasıl bir ilişkisi olabilir ki; Alevilik, çağdaşlık, akıl ve bilim yolu, demokratlık, eşitlikçilik, kadın-erkek eşitliği, anti-milliyetçilik, anti-ırkçılık, anti-devletçilik oldukça?” sorusu sorulmaktadır. Hem dine ya da Müslümanlığa hem de Aleviliğe atfedilen özelliklerin tümüyle hayali olduğunu savunabiliriz ki çoğu öyledir. Sorun bu değil. Sorun belirli kesimlerin Aleviliği bir din olarak okumaya karşı giderek geliştirdiği direncin bir gereksinimi işaret ediyor oluşudur; yoksa ileri sürülen argümanların hayali olup olmadığı önemli değil. Bu gereksinim, Aleviliği “bir yaşam biçimi, bir kültür, bir felsefe, bir dünya görüşü” olarak kabul ediyor. Bu nitelikleri sıraladığınız anda da sol ile nasıl ilişki kuracağınız kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kesin: Artık ilişkinin orta terimi din olmayacaktır; kültürel ortaklık, dar anlamda değer ortaklığı, politika ortaklığı, vs. neyi isterseniz seçin. İlginç olan bu yaklaşım, sahiplerinin sözüm ona laik, demokratik, eşitlikçi değerleri savunmak adına Alevilik ve sol arasındaki ilişkiyi kurarken dini tasfiye etmelerini, yine sözüm ona karşı çıktıkları ve kendilerinin tam karşı kutbunda olduklarını varsaydıkları İslamcı zihniyetle, aslında Sünni zihniyetle eklemlenmelerini, aynı düzlemde buluşmalarını sağlıyor: çünkü en temelde, onlar da, örneğin bunun tipik temsilcisi olarak Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dan, Alevilerin bu bloğunun şiddetle karşı çıktığı Diyanet İşleri Başkanlığı’na kadar, Aleviliğin din olma vasfını tasfiye edip “bir yaşam biçimi, bir kültür, bir felsefe, bir dünya görüşü” olduğunu sıklıkla zikrediyorlar! Burada her iki taraf bakımından da, “felsefe, kültür, dünya görüşü, yaşam biçimi” gibi kavramların dinsel yüklerinin tümüyle boşaltılmış olduğu açık; yani yaşam biçimi denildiğinde, din bunun içinde yer almıyor kesinlikle; sanki din zaten bir yaşam biçimi değilmiş gibi; aynı şey dünya görüşüyle de ilgili; sanki din, dünya görüşünün ifade etmeye yöneldiği bir deneyimsellik alanı oluşturmuyormuş, hatta oluşturamazmış gibi.
Bu yaklaşım ve ilişkilendirme tarzı, elbette diaspora Alevileriyle sınırlı değil; yaygın ve en hastalıklı sonuçlarını -beklenebileceği gibi- orada veriyor olsa da. Türkiye’de Alevi topluluklarla solun ilişkilerinin etle tırnak gibi birbirinden ayrılamaz olduğu en az bir yirmi yıllık süreç var arkamızda; 1960’lı yıllarda başlayıp nihayet 1980 askerî faşist darbesi ve onun ardından gelen gelişmelerle değişen bir süreç. Bu süreç içinde bu kez Alevilerin değil, solun, (şimdilik en genel haliyle solun) Aleviliğe, bir anlamda, tam da böyle baktığını biliyoruz. Bir anlamda diyorum, çünkü hakkını yememek için, not etmeliyiz ki belirli bir sol eğilim, Aleviliği dinle ilişkilendirmeyi de hiç ihmal etmedi ama dine atfettiği tüm negatif yükü, bu kez Aleviliğin dinsel yapısını anlama gereği duymadan, Aleviliğe de yapıştırarak. Yani Alevilik de bir din olarak aslında “gericilik ya da afyon” olmaktan öteye gitmiyordu; kendisinden kurtulunması gereken bir yüktü. Bu kurtuluş da ancak sınıf mücadelesiyle sağlanabilirdi. Öyleyse yapılması gereken şey belliydi: Hrant Dink’i anarak söylersek, ‘Alevilerin damarlarında dolaşan dinsel zehir boşaltılmalı, yerine sınıf bilinci pompalanmalıydı.’ Bu baptan olmak üzere, bu yaklaşım, Aleviliğin dinsel vasfını, düşman olması hasebiyle onaylıyordu; ancak bu sonucu değiştirmiyordu. Tam tersine, bu “zehrin” kolayına boşalmayacağı, somut, gerçek ilişkilerle bir bağlantısı olduğu anlaşıldıkça, bunun yerine yukarıdaki yaklaşım geçirilmeye başlandı: Yani Alevilik, din görünümlü bir yaşam biçimi, sınıf mücadelesinin görünüm biçimlerinden birine karşılık gelen temsilî bir sistemden başka bir şey değildi: “Yaşasın köylü mücadeleleri, Münzer ve Engels!” Yaşasın Doğan görünümlü Şahin! Böylece diaspora ve Türkiyeli solcular ortak bir zeminde buluşmuş oldular; bir kez daha. Yalnız buluştukları zeminde yukarıda örneklediğim aktörlerden başka “ağır toplar” da bulunuyordu. Örneğin bunların en başta geleni, sosyal tarihçilik yapma iddiasını hiç terk etmeyen ama sosyal tarihçiliğin aynı zamanda siyasal bir vasıf taşıdığını nedense hiç hatırlamayan, bu yanıyla da “sosyal tarihçiliğini” Türk-İslam sentezci yaklaşımından hiç ödün vermeden, hâkim siyasal-söylemsel şebekenin her daim gözlerden kaçırılmasına hasreden ve tarihsel materyalizmin düşmanı olmakla birlikte, Alevilerin ve Aleviliğin tarihten günümüze gelen muhalif (solcu diyelim mi?) özelliklerini esasen Alevilik görünümlü sosyal sorunlara verilmiş bir refleksle okumakla sınırlandırmaya çalışan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’tı. Ocak’ın etkisi o kadar büyüktür ki (anlaşılabilir olmakla birlikte kabul edilemez bir biçimde) bugün hâlâ Alevilik ve sol ilişkisini “soldan soldan” kurmaya çalışanların başlıca referansı bu “sol düşmanı” yaklaşımdır. Bu yaklaşım, Alevilik konusuna olan popüler ilgisiyle gazeteci Taha Akyol sayesinde, Prof. Dr. Şerif Mardin’in popülarize ettiği merkez-çevre yaklaşımıyla eklemlenerek daha da berkitilir. Oysa ilginçtir, Ocak, Aleviliğin dinsel mahiyetini kabul eder ama tarih içinde ve bugün baskın varoluş biçimini bu sıfatıyla ilişkilendirmekten kaçınmak için sosyal tarihten medet umar. Hal böyle olunca Aleviler ve sol ilişkisinde, her durumda Aleviler ikincilleştirilir, araçsallaştırılır; asıl vurgu, negatif ya da pozitif, sol üzerindedir.
Bu birinci grup yaklaşımın ilk tezahür ediş tarzının traji-komik sonuçları her düzlemde görülmektedir. Örneğin bu konumlanışı seçen diaspora Alevilerinin trajedisi, sonunda Almanya’dan başlayarak kimi Avrupa ülkelerinde Alevilerin seçeceği seçimlik din derslerinin Alevilerin temsilcilerince verilmesi hakkının tanınmasıyla birlikte, “yaşam biçimi olan ama din, özel olarak Müslümanlık olmayan Alevilik” dersleri vermek biçiminde ete kemiğe bürünür; Erdoğan Çınar külliyatıyla devam eder. Bu külliyat tam bir traji-komedi örneğidir. Özellikle diaspora Alevileri arasında yoğun bir biçimde dolaşıma sokulan ve tüketilen bu külliyat, gerek çalışma, gerek ilişkilendirme, gerekse seferber ettiği malzeme bakımından kötü bir senaristin elinden çıkmış, insana absürt olduğu ölçüde gülmekten başka seçenek bırakmayan bir külliyattır. Ama aynı zamanda, karşılamaya çalıştığı ihtiyaç gerçektir ve hiç de gülünebilecek gibi değildir. Aleviliğin dinle bağını kesip aynı anda din dersi olarak onu vermek zorunda kalırsanız, bu kez bir din olarak İslam’la bağını kesmek üzere, tarihin en köküne, tarih-öncesine, barbarlığa, kandaşlığa; uygarlık öncesine dair en ufak bir perspektifiniz olmadan, evrensel bir dinin tarihteki görünüm biçimi olarak Aleviliğe ihtiyaç duyarsınız (üstelik bunun Kemalist milliyetçi tarih perspektifiyle ilişkisini hiç fark etmeksizin) ve Çınar ile külliyatı tam da bu Alevilik olarak tezahür eden evrensel dinin yeni peygamberi olarak ihtiyacı karşılamaktadır. Kuşkusuz aynı külliyat, Türkiye’de de benzer bir bağlam içinde tüketilmektedir: yani Alevilerin dinden, din olarak İslam’dan bağını keserek, İslam’ı ve diğer tek tanrılı, çok tanrılı dinlerin tümünü aşacak bir biçimde evrensel bir dinin taşıyıcıları ya da temsilcileri olarak tarihe, esasen “uygarlığın tarihine” kaydedilmeleri için.
Bu yaklaşımın Türkiye’de yarattığı traji-komedi ise sosyalistlerin ve öncelikli olarak sosyalist olduklarının altını çizen Alevilerin, Alevi hareketinin kat ettiği mesafe gereği ortaya çıkan basıncı, sanki sosyalist bir tercihmiş gibi, çokkültürcülüğe (ya da Kürt hareketinden ödünç alınmış “demokratik cumhuriyet” söylemlerine) dayalı politikalarla göğüsleme çabaları ve bu çabalar babından örneğin Aleviler ‘cemevimiz ibadethanedir’ dedikçe bir ibadethaneyi savunmak için (bütün gerilimleri ve yarattığı açmazlar bir yana) onlarla saf tutmak ve hatta cemevi inşasına yönelmek zorunda kalmalarıdır. Ama bu, radikal bir değişikliğe işaret etmiyor da olabilir hani: Şöyle ki Gezi süreci içinde, eylemler sırasında güvenle namazlarını kılabilsinler diye Anti-kapitalist Müslümanlar’ın çevrelerinde güvenlik çemberi oluşturan sosyalistler ya da hemen ardından gelen, Ramazan iftarı olarak yeryüzü sofralarına gönül rahatlığıyla oturabilen sosyalistler için, cemevi öldürülen devrimci gençlerin cenazelerinin kaldırılacağı mekânlar olmaktan öteye geçmiş de sayılamaz pek.
Bu ilk grubun ikinci temel kabulü ise -birincisiyle iç içe geçer ya da üst üste biner aslında- “Alevilik dindir; yani sol değildir” biçiminde ifade edilebilir. Bu yaklaşım, tahmin edilebileceği gibi, bu kez ilişkiye baskın olarak “sağdan sağdan” bakanlarda karşılaşılan yaklaşımdır. Ya da sözüm ona ilişkinin doğal olarak kurulduğu durumlarda, bu doğallığı zan altında bırakmak isteyenlerin yaklaşımı. Her ikisi de problemlidir. Ya da bu yaklaşımın temel zihniyeti, ilkinin negatifidir diyebiliriz. Dolayısıyla, Ahmet Yaşar Ocak gibi isimler, burada da, başka bir bağlamda da olsa, yine karşımıza çıkar. Burada temel problem, sözüm ona sol olmadığı iddia edilen Aleviliğin din olarak nasıl açımlanabileceğidir. Çünkü bu yaklaşım sahiplerinin dinden anladığı şey, tümüyle Sünnilikten, Sünniliğin din algısından ibarettir. Hal böyle olunca, ya mevcut Sünniliği yerinden ederek boşalan alana Aleviliği yerleştirmek zorunda kalırsınız ama aslında yerleştirdiğiniz Alevilik, adlandırmadan ibaret olan, ruhu ve dahi bedeni Sünni olan bir Aleviliktir ya da Sünni dinsel anlayış içinde, onun tahakkümünü hiç sorgulamaksızın, Aleviliği bu tahakküm dünyası içinde yeniden konumlandırırsınız. Nihayetinde bu iki yaklaşım da aslında biri birinin tersi ve düzünden ibarettir.
Bu çerçeve içinde Aleviliğin öz be öz İslam olduğu yönünde, Alevi sağının, özellikle İzzettin Doğan ve Cem Vakfı çevresinde örgütlenen kesimlerin refleksi birinci grupta yer alır. Aleviliği bir tasavvufî ekol olarak anlamlandırmak isteyen ve bunun için de Batınî hareketlerin politik karakterlerini “sünnet ederek” Aleviliği Batınîlikle ya da daha geniş (yoksa dar mı?) olarak mistisizmle ilişkilendiren kesimlerin yaklaşımı da ikincisidir. Ancak her iki yaklaşım tarzı için de geçerli olan kabul, Alevilik ile sol arasında “doğallayın” bir ilişki kurulamayacağı, çünkü birinin din, ötekinin ideo-politik bir hat olduğu savıdır. Bu kabul altında, kurulan ya da olduğu iddia edilen her ilişki ya da ilişkilendirme girişimi, bu kesimler bakımından zorlama, dahası “Marksistlerin, aşırı solcuların ve hatta giderek teröristlerin Aleviliği kullanma girişimleri olarak” okunmaya başlanır. Bunların başta gelen temsilcileri ise, yine Ahmet Yaşar Ocak ve onun ayak izine basanlardır.
Öz be öz İslam olarak Aleviliği dinselleştirme girişimi, -öz meselesi bir yana- açıktır ki ilk elde Sünniliğin nasıl konumlandırılabileceği gibi ciddi bir kriz yaratır. Meseleyi Müslümanlık üzerinden değil, İslam üzerinden okumayı seçen bu girişim, kaçınılmaz olarak teolojik düzeyde iki ayrı İslam öbeğini işaret etmeye mahkûm olur: Öz İslam olarak Alevilik ve Emevî İslam’ı olarak Sünnilik. Traji-komedi de tam bu andan itibaren başlar: “Bu iki ayrı İslam öbeğini karakteristik düzeyde ayrıştırın” dediğiniz anda, Aleviliğin dinden gayrı olmadığını iddia ederek söze girenlerin elinde “sol bir sözlükçe”den başka başvuracağı bir şey olmadığı ortaya çıkar. Haklarını yemeyelim: Bu sözlükçeye başvurmak istemiyorlarsa, On İki İmamcı Şiiliğin ansiklopedik dünyası onları beklemektedir! Yine haklarını yemeyelim: Onları bu kutupsallaşmış açmazdan kurtarmak için elinde can yeleğiyle milliyetçilik de kenarda hazır beklemektedir: “Alevilik Türk ya da Türkmen dini olarak İslam’dır. Bu yanıyla da solla ilişkisi kurulamaz.” Fakat bu sav, artık kahkaha atmamamız için hiçbir engelin kalmadığı kırılma anını da işaretler. Kahkahayı attıran şey, hayali bir Türklük/Türkmenlik “özünün” varsayılarak söze girilmesi değildir. Yusuf Halaçoğlu, Namık Kemal Zeybek gibi isimler sayesinde bu yaklaşım artık gülmek için bile ciddiye alınabilir olmaktan çoktan çıktı; alışıldık bir gevezelenmenin ötesinde bir anlamı yok; etkileri ciddi olsa da. Kahkahaya neden olan şey, bu alışıldık gevezelenmenin Alevilik içindeki (kadınların özel önemi ve yeri, dayanışma ilişkileri, vb.) eşitlikçi unsurları temellendirmek için zorunlu olarak bu “özsel” Türklüğün/Türkmenliğin tarih ya da aynı anlama gelmek üzere, uygarlık öncesine dönmesi ve döndüğü anda karşılaştığı kandaşlık unsurlarının özsel Türklüğe has olduğunu zannetmesine neden olan, vazgeçtik antropolojinin önemli isimlerinden, İbn Haldun’dan bihaber cehaleti ve dahası, bu kandaş-eşitlikçi ögeleri ifade etmek için yine elinde “sol bir sözlükçe”den başka hiçbir şeyin olmaması ve bunun yine de fark edilememesidir. Bu fark edilemediği içindir ki bu milliyetçi yaklaşımın dili ile “sol yaklaşımların” dilinin koşutlaştığı bile anlaşılmaz. Çare yoktur: Ya bu sözlükçe kullanılacaktır ya da bu eşitlikçi unsurlar eşitsizliğe dönüştürülerek okunacaktır ki o zaman Türklüğe has olduğu iddia edilen malzemenin özgünlüğü kalmayacaktır ve böylesi bir özgünlük yoksa Türklüğe has Müslümanlık olarak Aleviliğe niye ihtiyaç duyasınız ki?
Tasavvufî bir ekol olarak Alevilik ya da özellikle Alevilik şemsiyesi altında özgün bir yapılanma olarak Bektaşilik Aleviliğe eşitlendikte, bir tarikat olarak Alevilik yaklaşımı ise, “din olarak Alevilik” zemini ortak zemin olsa da, bu birinci gruptan kısmen ayrışır. Ancak her durumda çok temelli bir sorun bakidir: İster tasavvufi ekollerden söz edelim, istersek tarikat örgütlenmelerinden; her ikisi de siyasal vasıflarından, mahiyetlerinden, hatta giderek siyasal tarihlerinden soyutlanarak, daha siyasal bir ifadeyle, kaçırılarak çözümlemeye dâhil edilir. Bu kaçırılmanın yoğunluğu ölçeğinde Alevilik ile sol arasında bağ kurmanın da olanaksızlığı ima ya da iddia edilir. Ya da eğer bu bağ gözleniyorsa, varsa, bu bağ aslında “tarihsel gelişmeler” çerçevesinde anlaşılabilecek, hatta arızi bir durumdan öte değildir; Alevilik ve sol arasındaki “özsel” kan uyuşmazlığı ya da kökten farklılık baki kalmak üzere. Örneğin Alevilik ve sol ilişkisi üzerine uzun aralıklarla yazan Murat Küçük’ün yaklaşımı bu baptandır. Aynı şekilde Reha Çamuroğlu’nun ‘AKP ya da yadsıma dönemi’nin de bununla damgalı olduğunu söyleyebiliriz. (Biraz sonra yine karşımıza çıkacağı için şimdiden not etmek isterim: Reha Çamuroğlu’nun Alevilik çalışmaları ve Aleviliğe ilişkin geliştirdiği yaklaşımlar, birkaç döneme ayrılarak, homojenleştirilmeden, aynılaştırılmadan ve birbirine indirgenmeden -birbirleriyle ilişkileri baki olsa da- ele alınmalıdır: İlk dönem, gençlik dönemidir. Bu dönemde Çamuroğlu anarşizm, Trotskizm, vb. sol içinden Alevi tarihi çalışır ve Aleviliğe ilişkin yaklaşımı buradan beslenir. Klasik döneminde, sol materyale karşı daha mesafeli, Alevi materyale karşı daha duyarlı ama bağın, tipik bir bağın farkındadır. AKP dönemi ya da yadsıma dönemi, Alevilik ve sol arasındaki her tür bağın çeşitli biçimlerde yadsınmaya ve hatta imha edilmeye çalışıldığı dönemdir ve nihayet içinde bulunduğumuz dönemi ise, yüksek ihtimal klasik dönemine dönüş olacaktır ama burada, tarihte iki kere olan şeyler üstüne ünlü sözü hatırlatan ben olmayayım.)
Alevilik ve sol ilişkisi üzerine refleks geliştiren ikinci ana grup (ilk grup, buraya kadar kaba çizgileriyle ele aldığımız ‘Alevilik dindir, yani sol değildir ya da Alevilik soldur, yani din değildir’ diyenlerin oluşturduğu gruptu) ise vurguyu başka bir yere kaydırır gibidir. Formüle etmeyi denersek şöyle ifade edebiliriz: “Alevilik, ya dinin sol sapması ya da solun din sapmasıdır.” Görüldüğü gibi vurgu bu kez, formülün her iki yanı için de geçerli olmak üzere “sapma” terimi üzerinedir. Ancak burada özellikle “sapma” teriminin albenili provokasyonuna kanıp kolay hedefle yetinmek bizi yanıltacaktır. Bu grupta “sapma” dışında, bir diğer kökten ortaklık vardır: Vurgunun ve dikkatin Alevilikten alınarak Alevilere, soldan alınarak solculara kaydırılması söz konusudur.
Sonuncu ortaklıktan başlarsak; dikkat edilirse, vurgu kaymasının yarattığı ilk sonuç, her halükarda yukarıdakilerde olduğu gibi, Alevilik ile solun birbiriyle ilişkisiz evrenler olarak tasarlanması, birbirine kapatılmasıdır. Dolayısıyla, bu bakımdan eğer bir temas gözleniyorsa, bunun açık anlamı, ikisinin ilişkilendirilebileceği değil, Alevilerin ya da solcuların ya da solcu Alevilerin, Alevi solcuların bunları birbiriyle ilişkilendirdiğidir. Vurgu bu bakımdan ilişkinin kendisini değil, ilişkilendirilenleri değil, doğrudan ilişkilendirenleri öne çıkarır. Sapma ancak bunlarla birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır. Tıpkı şunun gibi: Aleviliği dinsel ya da teolojik olarak bir sapma içinde görenlerin hemen tümünde karşımıza çıkan ortak vurgulardan biri, ‘Alevilerin aşağı-sözlü ya da halk kültürünün bir parçası olmaları, buradan hareketle yazılı-kitabî-yüksek İslam’a yabancı kalmaları, yani esasen bir tür “teolojik cehaletleri” ve bununla doğrudan ilişkili batıl inanca gömülmüşlükleridir.’ Görüldüğü gibi burada yapılmaya çalışılan şey, vurguyu Alevilikten Alevilere kaydırmak, Alevilere atfedilen ve gerçekte tüm boyutlarıyla şüpheli kimi özelliklerden hareketle Aleviliği değerlendirmektir. Vurgunun Alevilere kaydırılmasıyla sapmanın birlikteliği bu açıdan açıktır ama tamamı bu değildir.
Tamamına yönelmeden önce, aynı yaklaşımı sola da uyarlayabiliriz. Vurguyu soldan solculara kaydırdığımız anda şöyle bir sapma analizi ortaya çıkacaktır. ‘Aslında solun dinle ilgisi yoktur, hatta sosyalist, radikal sol materyalistliğiyle ateisttir. Bu yanıyla da dine düşmandır. Ancak örneğin Marksist hareketin teorik birikimine ve din konusundaki perspektifine uzak kimi solcular, Alevilerin ya da solcu Aleviler, kendi dinsel özelliklerinin bununla uyum içinde olduğunu ve dahi sosyalist mücadelenin prototipi sayılabileceğini ileri sürmektedirler. Kuşkusuz, Marksist argümanların halka kendi hayat tarzları içinden doğru kavratılması önemlidir ama bunun anlamı ajitatif malzemeyle sınıfsal hakikati birbirine karıştırmak olmamalıdır. Bu bakımdan din üzerine kafası karışık kimi arkadaşlar, din konusunda bariz sapma içindedirler ve sol ile Alevilik arasında kurdukları ilişki bu yanıyla bir sapma oluşturmaktadır.’
Gelelim “sapma”nın tam olarak anlamına ya da aslında neye yönelik olarak seferber edildiğine: Esasen yukarıda sözünü ettiğim gaspın ‘teknik işleyişi’ sapma, sapkınlık ya da “heterodoksi” terimi üzerinden gerçekleştirilmektedir. Yöneldiği şey ise kendini asıl, esas, ana gövde olarak kabul ettirenin tüm gerilimlerden arındırılması, yekpare tutarlı bir bütün olarak sunulması, onun yekpareliği içinden sapma olanın doğamayacağı, sapanın ancak başka yerlerdeki, başka biçimlerdeki gerilimlerden beslenerek ya da onlara bağlanarak var olmuş olabileceğinin gösterilmesi ya da karşıdakinin, özellikle de sapma içinde olanın buna ikna edilmesidir. Bunun en tipik ve aslında en trajik örneğini de özellikle ilahiyat fakültelerinin İslam ve mezhepler ya da dinler tarihi hocalarının kaleme aldığı metinler oluşturmaktadır.
Adı üstünde; tarih ve oksimoronluk yapmayacaksak, yine adı üstünde olduğu içindir ki tarih, olmuş bitmiş olanı yeniden inşa eder; yani bir şeyin tarihin nesnesi olabilmesi için bir olmuş bitmişlik (etkileri, sonuçları bugün içinde anlamlı olsa dahi) gerekir. Bu durumda tarih kaçınılmaz olarak olmuş bitmişlik içinden ‘zaferle’ çıkanın basıncına karşı hassastır. Hani ‘kibarlığımdan’ böyle söylüyorum; yoksa “çoğun egemenlerin tarihidir” deyip kestirmeden ilerleyebilirdim. Sünniliğin hâkim biricik dinsel biçim olarak kendini sunma ya da zaten bizzat devletleşme süreçlerinde şekillenmiş bir dinsel çerçeve oluşu nedeniyle, Sünni ilahiyatçıların tarihi daha kitaplarının adından başlayarak, Alevilik ya da benzeri dinsel çerçeveleri bir sapma olarak gösterir. Örneğin şöyle adlara rastlamak istisnai bir durum değildir: “İslam’da dinî tefrika.” İçeriğini ise tahmin edebileceğiniz gibi, Mutezile’den Mazdekîliğe, Babekîliğe, Babaîliğe, Nusayrîliğe, Kızılbaşlığa, Bektaşîliğe, hatta Ezidîliğe kadar birçok başlık oluşturur: Hiçbirimizin de aklına gelmez: “Yahu tefrikanın somut karşılığı neden bunlar olsun ki? Belki de en büyük tefrika İmam Hanefî, İmam Maturidî’nin yaklaşımıdır? Neden bunlar ‘tefrik’ ediliyor?” Yanıt açıktır: “Hâkim olan tefrik eder ve dahi yetinmez: Tekfir eder.” Gerçekten de bu metinlerin hemen tümünün doğrudan ya da dolaylı olarak kapsamına aldıklarını önce Müslümanlığın, nihayet dinin dışına atmaya yöneldiğine tanık oluruz. Hani ille de bunlardan bir örnek vermek gerekirse, Yusuf Ziya Yörükan’ın İslam dini tarihiyle ilgili metinlerine bakmak yeterlidir. Karşılaştığımız bu tipik tutum, çoğunlukla bir trajediyle sonuçlanır.
Bu tarz tarih yazma girişimleri baskın olarak iki strateji izler: İlki, ele aldıkları bu sapma örneklerini olabildiğince mikronize etmektir; yani gerekiyorsa atomlarına ayırmak. Öyle ki bu tarihçiler Babekîlik ile Babaîlik, Kızılbaşlık ile Bektaşîlik arasında aslında hiçbir ilişki olmadığını göstermek üzere canlarını verirler. Hal böyle olunca, İslam dini tarihi bunların kaleminde, büyük bir ummanın sürekli bir adalar deniziyle parçalandığı, adaların ucuca eklendiği, arada bir denizin mavisinin kendini gösterdiği bir okyanustur. Bu akımlar arasında hiçbir süreklilik, hiçbir ortaklık, hiçbir bütünlük olmadığı yönünde kanıtları peşpeşe sıralarlar. Sundukları tanıklık ve kaynak bolluğundan başınız döner. Sonunda teslim olursunuz: ‘Bu sapma oluşturan akımlar, evet, her biri, kendinde bir özgünlüktür.’ Hatta bir akımın içinden doğduğu belli olan başka bazı akımların bile kendini doğuran akımla hiçbir ilişkisi olmadığına iman getirirsiniz!
İkinci strateji ise, bu sapma içindeki akımların temel mahiyetinin dinsel olmaktan çok, kişisel, siyasal olduğunu göstermek biçiminde işler. ‘Şu akımdan mı söz ettiniz; zaten onun kurucusu eski bir Yahudidir! Normal! Ötekinden mi söz ettiniz? O zaten nihayetinde peygamberliğini ilan etmişti; normal. Diğeri mi? Onlar Mehdici değil miydi sahi? Bir başkası mı? Aslında tüm derdi hükümdarlığı ya da beyliği ele geçirmektir? Şu mu? A, bakın onun kurucusu çok hırslı bir adamdı. O mu? Onlar zaten Müslümanlığa geç girmiş kaba saba köylüler, vs. vs.’ Bu akımları mikronize etmenin bir yararı ya da bir sonucudur bu; hepsine özel ya da özgün bir vesile yaratmanız gerekir; yeter ki kendinizin kıldığınız dine bulaşmasınlar; yani amaç, olabildiğince bu sapma içindekileri ladinî kılmaktır. Yalnız trajedi de (yoksa komedi mi deseydik) tam burada başlar: Hâkimiyetini ilan etmiş bir Sünni dinselliği tarih içinden ‘doğrultmak’ ve akça pakça tutmak adına yapılan bu girişim, sonsuz bir umman olduğu iddia edilen Sünni dinsel çerçevenin aslında bir arşipel’den başka bir şey olmadığı; iddia ettiği din her ne ise, bu dinin sürekli kişisel, grupsal, sınıfsal, dinsel, siyasal nedenlerle gerilim ürettiği; Müslümanlık denilen şeyin aslında bu adalar çokluğundan ve gerilimin sürekliliğinden başka bir şey olmadığı sonucunu doğuruverir! Varacağı yer bellidir: Bizzat Sünni ilahiyatçıların İslam dininin tarihine ilişkin yaklaşımı, asıl sapanın Sünnilik olduğuna götürür bizi. Çünkü bu arşipel içinde yekpareliğine iman etmemiz istenen tek hâkim güç odur! Dahası tefrik edilenlerin olabildiğince dinle ilişkisi kesilmeye, onlar ladinî bir biçimde yeniden inşa edilmeye yönelindikçe, ladinî olanın Sünnilik olduğu, Sünniliğin ladinî olanın dini ele geçirmesiyle şekillendiğine ilişkin malzeme üst üste yığılmaya başlar. Daha da ötesi, bu yaklaşımlar, bir yandan sapma içinde olanı kişisel, sınıfsal, dar anlamda siyasal nedenlere indirgeyip açıklayarak dinsel alandan kovalamaya çalışırken, öbür yandan tam da onları, tümüyle dinselleştirmeye zorunlu kalırlar; kendilerinin dinsel doğruluğunu ve biricikliğini güvence altına alabilmek için, onların siyasal sapıklar olması yetmez; dinsel sapıklar olarak teşhis edilmeleri, işaretlenmeleri gerekir.
İlahiyatçıların tarih yazıcılığı içinde karşımıza çıkan bu strateji (ve elbette dram) küçük nüanslarla ama temel çizgileri aynı kalmak kaydıyla ladinî tarih yazıcılığında da karşımıza çıkar. Ancak bu kez sapkınlık içinde olanı açıklamak için kullanılan materyal değişmiştir: ‘Onun hırsı, bunun Yahudiliği, şunun kötü niyeti, ötekinin hükümdarlık sevdası’ yerini sözüm ona toplumsal süreçlere ve değişimlere bırakmıştır: Ama nedense bu toplumsal süreçler içinde örneğin ekonomik dinamiklere asla yer yoktur; geçim biçiminin nelerden oluştuğu, nasıl değiştiği, ancak bu sapkın olanlar ayaklandığı anda hatıra gelir; öncesinde ve sonrasında derhal unutulur. Aynı şekilde, devletleşme süreçleri, devletle ilişkiler yine ayaklanma anında hatırlanır ve derhal unutulur. Yeter mi? Tarihe sözüm ona sosyolojinin sağladığı imkânlar ve araçlar üzerinden bakan bu tarz yazıcılık dönüp sözüm ona nesnesi olan bu toplulukların kendi iç ilişkilerinin nasıl örgütlendiğine bakma gereği duymaz. Hal böyle olunca, sapkınlık içinde olanların kendilerine ait bir siyasal bünyelerinin olabileceği, onların dinsel çerçevelerinin de ancak bu bünyeyle (ve tersi de doğru) anlaşılabileceği nedense bir türlü anlaşılmak istenmez. Sonunda bu topluluklara ilişkin hüküm aynı biçimde karşımıza çıkar: Bunlar sapkın ya da heterodokstur! Ve dahi senkretiktir!
Heterodoksi savı, Irene Melikoff’tan Ahmet Yaşar Ocak’a ve nihayet Reha Çamuroğlu’na ve bu satırların yazarına kadar uzanır. Ancak farklı biçimlerde anlamlandırılarak ve temellendirilerek. Alevilerin ve benzeri toplulukların bir sapkınlık olarak heterodoksi vasfıyla donatılmalarına en sert ve en güçlü itirazlardan biri Ahmet T. Karamustafa’dan gelir. Karamustafa’nın itirazı, dinsel bir sapma olarak heterodoksinin ancak dinsel bir biriciklik ve doğruluk olarak ortodoksinin varlığı şartı altında anlamlı olacağı, bu şartı öne sürmenin ise hem dini tarihten kaçırmakla teolojik bir sapmayla malûl olduğu, hem de esasen bizzat ait olduğu ortodoks evreni berkitmeye yöneldiği biçimindedir. Gerçekten de bu itiraz, hem ilahiyatçıların tarih yazıcılığının, hem de arkasına onun büyük mirasını alan Ahmet Yaşar Ocak gibi isimlerin ve hatta yadsıma dönemi Reha Çamuroğlu’nun heterodoksi savını darmadağın eder: Ancak erken ve klasik dönemiyle Çamuroğlu ile Melikoff’un ve naçizane benim savımın hâlâ ayakta olduğuna kaniyim. Çünkü Karamustafa, ortodoksiyi dinsel bir doğruluk ve biriciklik üzerinden okudukça, (ki muhataplarının böyle okuması ölçeğinde Karamustafa da böyle okumaktadır) heterodoksiye yönelik itirazı da dinsellik çerçevesinde şekillenmektedir. Oysa, ortodoksi, eğer dinsel bir doğruluk ve biriciklik iddiasının ötesinde, bizatihi politik bir doğruluk ve biriciklik iddiasıyla malûl siyasal bir “şebekenin” hâkimiyetini, bu şebekenin ele geçirdiği ve inşa ettiği dinselliğin hâkimiyetini ifade ediyorsa, heterodoksi de dar anlamda dinsel bir sapma olmaktan çıkar, apaçık politik bir itiraza, bu politik itirazın dinine ya da tersinden, bu dinin politik itirazına dönüşür. Melikoff’un örf dışılık olarak ilan ettiği heterodoksi de bundan gayrı mıdır? Eğer böyle bir okuma olanağı varsa, heterodoksi terimi kirletilmiş bir terimdir diye, Karamustafa’nın ve kimi başka isimlerin de önerdiği gibi, ondan niye vazgeçelim ki? (Senkretizm terimi için de benzer bir süreç işletilebilir. Bu terimin ifade ettiği birikimciliğe de Karamustafa itiraz etmektedir. Terimin bir anlamda aslında boş gösteren olduğunu söylemeye çalışır: ‘Zaten senkretik olmayan bir din yoktur ki… Öyleyse Aleviliğin senkretik olduğunu ileri sürmek açıklayıcı bir değer taşımaz.’ Ancak bu okuma biçimi senkretizmi fazlasıyla tarihselleştirmektedir. Karamustafa, senkretizmi tarih içinde birikimin varlığı, dinlerin kaçınılmaz olarak öncüllerinin mirasıyla temasa geçerek var olabildiği, bu yanıyla hepsinin birikimci olduğunu varsayacak biçimde okumaktadır ki buna itiraz edilemez gibi görünür ama edilir: Oysa Alevi topluluklarda karşımıza çıkan senkretik vasıf, tarihsel bir birikimciliği ve mirasçılığı değil, yöntemsel bir birikimciliği (ya da birikimci bir yöntemselliği) ifade etmektedir; bu bakımdan senkretizm teriminden de vazgeçmenin anlamı yoktur ama bu başka bir yazı konusu. )
Sapma ya da sapkınlık üzerinden buraya kadar izlediğimiz yolu, formülün diğer kesimi, sol üzerinden de izleyebiliriz ama artık buna gerek görmüyorum. Dileyen okur bunu kendisi de yapabilir; yeter ki doğruluk ve biriciklik iddiasında bir sol halkayı yakalasın, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Bir toparlama yaparsak eğer, bu hızlı özetin bize gösterdiği şey, yaygın ve baskınlıkla karşımıza çıkanın Alevilik ile sol arasında kurulan, kurulmaya çalışılan, olduğu kabul edilen ilişki türlerinin dağıtılmasına, boşa çıkarılmasına dönük yaklaşımlar olduğu kendiliğinden görülmektedir. Ama asıl ilginç olan, bu bağı varsayan ya da kuranlar ile yok sayanların ve imha etmeye yönelenlerin aynı zihniyet dünyasıyla ve aşağı yukarı aynı referanslarla malûl olmalarıdır. Sözü burada Reha Çamuoğlu’nun yadsıma dönemine bırakıp toparlamayı ona yaptırabiliriz. Gerçekten de onun ifadesi baskın eğilimin ne olduğunu açık seçik bir biçimde özetlemektedir:
“Bizler, sancılı bir süreci yaşıyoruz. Alevilik, bir ideoloji değildir Alevilik, bir inanç yolunun adıdır. Bir inanç yoludur. Dolayısıyla Aleviliği, sol veya daha başka ideolojilerle özdeşleştirmek hatadır. Örneğin sol, modern çağların bir ürünüdür. Fransız Devrimi’nin meclisinde bir grup solcu, bir grup sağcı olarak adlandırılmasaydı bugün böyle kavramlara da sahip olmayacaktık; ancak Alevilik, bundan çok önce vardı. Hacı Bektaş Veli bundan çok önceden vardı, aralarında asırlar vardır. Bu tür siyasi kavramlarla Aleviliği bir arada düşünmek mümkün değildir; ama fazla siyasallaşma gerçeğini de görmemiz gerekiyor.”[2]
Çamuroğlu’nun sözleri, lisans öğrencilerine bir ideolojinin yalan yanlış bilgiler içerse de, aynı anda doğru bilgileri de kapsayarak nasıl seferber edildiğini göstermek bakımından örnek parça olarak okutulabilir. Gerçekten de Aleviliği, nasıl tanımladığınıza bağlı olarak, bir ideolojiye indirgemek ve şu ya da bu ideolojiyle özdeşleştirmek problemli olacaktır ve gerçekten de sol, modern çağların ürünüdür ve hatta Fransız Devrimi olmasaydı, bugün böyle kavramlara sahip olmayacağımız iddiasına da sahip çıkılabilir. Aleviliğin bundan önce olduğu, Hacı Bektaş’ın bunlardan önceki varlığı da çok doğrudur; kim itiraz edebilir ki… Öyleyse “yanlış nerede ki” diye mırıldanmaya hazırlananı fazla bekletmeyelim: Çamuroğlu’nun bu tür, siyasi kavramlar olarak işaret ettiği şey, kavramlar ve onların tarihleridir; oysa “onlarla birlikte düşünmeyelim” dediği şey, Alevilik ve buna ilişkin kavramlar seti değil, bizatihi bu olgunun somut varlığı, bu somut varlığın tarihidir. Öyleyse karşılaştırılarak bir arada düşünülemeyeceği iddia edilen şeyler farklıdır öncelikle. Açalım: Elbette “sol” kavramı, Fransız Devrimi’yle başlatılabilir ama bunun anlamı, solun tarihinin Fransız Devrimi’yle, solun ham maddesinin bu devrimle başlatılabileceği değildir. Adı, terimi, kavramı sol değildi; elbette değildi ama bu kavramından önce varlığının yok olduğu anlamına gelmiyor; yani kavramın icadı solu var etmedi, onun ham maddesini ya da somut varlığını inşa etmedi; tersine bu somut varlık yeni bir kavramı dayattı; özetle daha sonra sol adını üstlenecek olan ham madde ya da somutluk, kavramından önce vardı! Örneğin bugün sol dediğimizde en başta anladığımız şeylerin başında eşitlikçilik, eşitlik arayışı geliyor değil mi? Bu arayışı var eden Fransız Devrimi değildi işte; bu arayış ve eşitlikçi yaklaşımlar, eşitsizlikçiliğin eşitlikten doğmaya başladığı kırılma anından beri zaten vardı. Aksi halde, olgu ya da nesnenin tarihsel varlığından söz edebilmek için, kavramsal varlığıyla üst üste binmesi gerektiğini savunmak zorunda kalırız ki o zaman bilime ne gerek kalır? Bilim, bütün olanağını ve gücünü kavram ve nesne arasındaki bu mesafeden alır zaten. Epistemolojik tartışmalarla hiç boğulmadan, şunu söylemek istediğimi belirteyim: ‘Sol’ terim ve kavramının modernliğin bir ürünü oluşu, Alevilik ile sol arasında ilişki kurulmasına engel oluşturmaz. Oysa Çamuroğlu, tam da bunu iddia ederek ilişkinin önünü kesmeye çalışmaktadır.
Ancak işin tuhafı, Çamuroğlu’nun kendi tarihini yadsımaya dönük olarak (bir anlamda yeni ittifakları ve zemini için kişisel tarihini temize çekmek için -ki birazdan ne demek istediğim açıkça görülecek) ortaya attığı bu yaklaşımın artık baskın, belirleyici bir yaklaşım olarak giderek yaygınlaşmasıdır. Giderek mikronize tarih yazıcılığına evrilen mikro tarih yazıcılığı ile kesitsel yazıcılık da bunu hızla popülarize etmekte ve yaymaktadır. Arkasındaki mazeret de gayet sıkı gibi görünmektedir: ‘Aksi halde Alevilik ve sol gibi özsel öbekler kurulmakta, bu özsel öbekler kaçınılmaz olarak ilişkiyi de özselleştirmekte, bu da bariz, tarihi es geçmek anlamına gelmektedir!’ Yani aslında varılan yer hemen tüm yaklaşımların vardığı yerdir: ‘Aleviler ve solcuların ilişkileri, belirli bir somutlukla sınırlı olarak konuşulabilir ama Alevilik ve sol ilişkisi konuşulamaz.’
Sanki çok teknik-akademik terimlere bağlanıyormuşum gibi gözüksem de esası öyle değil. O yüzden hemen açayım neyi kastettiğimi. “Mikro tarih” derken anlatmak istediğim şey, bir topluluğun ya da dönemin genel özelliklerine, karakteristik genelliklerine, söylenene yönelmek yerine, bu genelliği ördüğü kabul edilen ayrıntılarına yönelmekle sınırlı. Örneğin Aleviliğin tarihini değil, onu oluşturan her bir bileşenin tarihini yapmak. Daha da somut olarak, örneğin Hacı Bektaş’ın somut bir tarihsel kişilik olarak tarihini, hatta yalnızca onun belirli bir evresinin tarihini ya da Alevilerde “dem”in tarihini nesneleştirmek. Bu girişimin mikronize tarih yazıcılığına evrilmesinden kast ettiğim şey ise, yukarıda da değindiğim gibi, bu girişimin giderek süreklilikleri, genellikleri, eğilimleri, bütünleşmeleri, iç içe geçmeleri, uç uca temasları inkâra ve dahi imhaya yönelen bir hal alması. Bu tarzın makro tarih yazıcılığına bir tepki olarak okunacağı, belki de okunması gerektiği açık. Daha somut olarak makro tarih yazıcılığının Alevileri nesneleştirdikçe, onlar üzerinden ve onlar üzerine geliştirdiği genel teoriye bir itiraz olduğu da açık. Ancak, makro tarih yazıcılığının Alevilik üzerine şimdiye değin inşa ettiği genel teoriye itiraz etmekle, genel teorinin kendisine itiraz etmek, onun varlığından kurtulmaya yönelmek ya da onun anlamını dağıtmak bambaşka şeylerdir. Mikro tarihçiliğin mikronize yazıcılığa dönmeye başladığı an da budur işte. Ama paradoksal bir biçimde, bu kez de kendi verilerini genel teorinin yerine geçirerek.
Kesitsel tarih yazıcılığıyla kast ettiğim şey de benzer bir biçimde işliyor. Tasavvuru kolaylaştırmak için resim örneğine başvurayım: Kesitsel tarih yazıcılığı daha baştan, örneğin nesneleştirdiği bir tablonun dış sınırlarını, resmin nerede başlayıp nerede bittiğini, bu sınırlar içinde hikâyenin bütününün neye yöneldiğini merak etmiyor ve hatta zaten bunu bilmenin mümkün olmadığını, çerçevenin resmi sınırladığının iddia edilemeyeceğini de ileri sürebiliyor. Hal böyle olunca bize düşen şey tablonun içinden bir kesiti alarak (resmin dış sınırlarını ve nerede başlayıp bittiğini bilemeyiz ama kesiti kuşatan resmin kendisi oldukça, kesit alma hakkımız meşru sayılacaktır) o kesitle sınırlı hikâyeyi belirli bir bütünlük ve tutarlılık içinde okumaktan başka bir şey değildir. Örneğin Alevilerin muteber kitaplarından Buyruk’un ya da Hüsniye’nin ve Kumru’nun tarihini yapabiliriz. Bunları üretildikleri dönem, bu dönemle sınırlı olarak üreten ve tüketen aktörler bakımından nesneleştirebiliriz ama adı geçen metinlerin anlamsal ve bağlamsal başlangıç ve bitiş noktalarına vakıf olamayacağımıza göre, bunlar üzerine bütünlüklü (ki bu aynı zamanda tüketici anlamına gelmektedir) bir çalışma olanağı yoktur; var olduğu iddia ediliyorsa bu beyhude bir çabayı dillendirmekten gayrı değildir. Ancak bu beyhudeliği işaret eden kesitsel girişim, aynı anda, paradoksal olarak nesneleştirdiği Buyruk’un yalnızca belirli bir kesit içinde çalışılabileceğini iddia etmekle, kendisini sınır-aşan genel bir Buyruk söyleni olarak da inşaya yönelmiş olur.
Bu iki yaklaşımın elbette, makro ya da “sosyal” tarihçiliğin elimizden almaya çalıştığı ya da gözden kaçırdığı ‘sosyalliği’ anlamak ve yeniden alana sürmek bakımından işlevsel olduğu inkâra gelmez. Ancak benzer bir riski taşımadığı da ileri sürülemez. Çünkü bu iki yaklaşımda da, görebildiğimiz kadarıyla, Alevilerin Aleviliğinin hakikati ve bu hakikatin inşası, hızla tarihçilerin Aleviliğinin hakikatiyle yer değiştirmekte (ki bunun giderek belgecilik takıntılı, belge fetişisti ve belgeyi kutsayan makro tarihçilikle bitiştiğini de görmezden gelmeden) ve Alevilerin Aleviliğe ilişkin genel söyleni darmadağın edilerek, mikro çalışmanın mikro vasfı genelleşip, genel bir söylen olarak hakimiyet kurmaya yönelmektedir. Yani örneğin artık Hacı Bektaş söyleninin yerini, onun bir Vefaî, Nesimi söyleninin yerini bir Hurufî ‘daisi” olduğu “gerçeği” almakta ve buradan hareketle, tüm iddialarının aksine çok genel bir söylemsel hâkimiyet tesis edilmektedir; şunun gibi: ‘Bektaşiliğin Alevilikle ne ilgisi var ki? O bir tarikattır ve Vefaîliğin yeni bir görünümünden ya da ihyasından gayrı değildir.’ Bunun politik sonucunu da Alevi Çalıştayları Nihai Raporu özetlemektedir: ‘Aleviler Hacı Bektaş Dergâhı’nın iadesini talep edemezler, çünkü orası Bektaşîlere ait!’ Ya da aynı şekilde ‘Nusayrîler Alevi çalıştaylarına çağrılamazlar, çünkü onların Alevilikle bir ilgisi yok’ gibi! Bunu bugün Alevi toplulukların evrenine son sınırına kadar uyguladığımızda ortaya çıkacak sonuç bellidir: ‘Alevilik diye bir şey yoktur; onun yerine söz konusu olan Çepniler, Çetmiler, Tahtacılar, Sıraçlar, Abdallar, Yörükler, Kızılbaşlar vb. vb. vardır. Eğer Alevilikten söz ediliyorsa bu modern bir inşadır.’ Konumuza uyarlarsak, sol da modern, ‘Alevilik de modern olduğuna göre, aralarında kurulacak ilişki de kesinlikle modernlikle malûldür; bunun dinle uzak ara ilgisi yoktur!’ İnsan elbette merak ediyor; ‘bu durumda Alevi çalıştaylarının davetlileri kimlerdi?’ diye. Eh, onun yanıtını da başbakan vermişti: Kürt, Arap, Azeri, Farsi, Balkan mahreçli toplulukların dışında kalan, Türklüğü kabul edilen Aleviler; Anadolu Alevileri! İşte mikronize ve kesitsel tarih yazıcılığı giderek ve hızla Türk milliyetçiliği ile (ilki ikincisinin hocası oldukça) Kürt milliyetçiliğinin de siyasal altyapısını döşemeye doğru evriliyor ki bu da eleştirdiği şeyle bütünleşmesi anlamına gelecektir zaten. Ancak konumuz bağlamında, en nihayetinde olup biten bir cümleye bağlanabilir: Alevilik ve sol arasındaki ilişkiyi anlama girişimlerinin nesnesi giderek Alevilik ve soldan koparak Alevilere ve solculara hasrediliyor. Geride, bağlantıyı var kılan bir dinamik olmadığı baştan kabullenildiği ölçüde de Aleviler de, solcular da zaten “hastalıklı” bir bakışın “tedaviye muhtaç” tarafları olarak işaret edilmiş oluveriyorlar. Ama işin hoş tarafı şurada: Bu ‘hastaların’ en başında yukarıda sözünü ettiğim yadsıma döneminde doktorluğa soyunan Reha Çamuroğlu’nun erken ve klasik dönemi, bu dönemlerin Reha Çamuroğlu’su geliyor. Yani Reha Çamuroğlu, Reha Çamuroğlu’na karşı. Genç Çamuroğlu’nun ortaya attığı bir problem, yadsıyan Çamuroğlu’nun başına bela oluyor. Şimdi yine ona kulak verelim; yıllar önce yapılmış bir röportajında, Çamuroğlu “Sözünü ettiğiniz Alevi kimliği, siyasi yelpazede kendisini nerede konumluyor?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
“Her şeyden önce sağ ve sol kavramlarının bugünkü muğlâklığı içinde şabloncu cevaplar vermek istemiyorum. Yalnız, Aleviler rölativist bir inanca sahip değiller. Modernizm-postmodernizm tartışmalarıyla tekrar gündeme gelen, insanlar için üzerinde birleşilen evrensel değerler olup olamayacağı konusundaki tartışmada rölativizm olamayacağı tavrını benimser. Aleviler ise tüm insanlar için evrensel değerler üzerinde birleşmenin hâlâ mümkün ve tek çıkar yol olduğuna inanmaktadırlar. Solun günümüzde düşmeyen tek kalesi de zannederim budur. Bu anlamda ben soldayım. Ve Alevi olduğum sürece de solda olacağım. Ama şüphesiz hiçbir grup ya da fraksiyon kendi dar sol anlayışlarını bize dayatmaya kalkmasınlar. Ben solcu olduğum için Alevi değilim. Alevi olduğum için sol pozisyonlara yakınım.[3]” (Vurgular bana ait.)
Çamuroğlu’nun daha önce aktardığım -2011’de yapılan- ilk söyleşisinde benzer bir soruya verdiği yanıtla, 1994’te yapılan bu söyleşi arasındaki mesafeyi söylemeye bile gerek yok. Bu mesafe, yüzümüze hınzır gülücüklerin konmasına ve hatta Çamuroğlu’nun -yadsıma döneminde -Alevi toplulukların taleplerine ilişkin geliştirdiği hoyratlık düşünülürse az da olsa bir alaysamaya hem izin verebilir, hem vesile olabilir. Öyle ya, demek ki 2011’de konuşan kişi, 1994’te konuşan kişi tarafından çoktan mahkûm edilmiş bile: 2011’de solda olmadığı kesin olduğuna göre, demek Alevi de değilmiş! Ancak yine de kendimizi buna kaptırmayalım ve Çamuroğlu’nun çok önemli bir ilişkiye vurgu yaptığını gözden kaçırmayalım: “Ben solcu olduğum için Alevi değilim. Alevi olduğum için sol pozisyonlara yakınım.” Demek ki Alevilerle solcular arasında bir ilişki kurmazdan evvel, Alevilik ve sol pozisyonlar arasındaki ilişkiye dikkat etmeliyiz; yani böyle bir ilişkinin imkânı var! Genç Çamuroğlu’nun özcülükle malûl olduğunu ileri sürmek bu soruyu başımızdan atmaya yetmez. Öyleyse ona kulak vermeliyiz; ama kimi soruları da ihmal etmeden.
Çamuroğlu bu imkânı sol ve Alevilik arasında kurduğu bir ortaklaşalıktan, evrensel değerlerin varlığına ilişkin kabulden türetiyor. Soralım: Peki Aleviler, dün de (yani sol diye bir kavramsallaştırma henüz tarih sahnesinde yokken de) insanların üzerinde buluşabileceği evrensel değerler olduğuna inanıyor muydu? Tersinden yineleyelim: Sol diye bir kavramsallaştırma ve adlandırma olmasa da dün de evrensel-ortak değerler olabileceğine inanan, bunu savunan kesimler var mıydı? Sanırım Çamuroğlu, her iki soruya da olumlu yanıt verecektir. Öyleyse şimdi soruyu daha da “marjinalleştirelim”; Çamuroğlu’nun sözünü ettiği evrensel değerler fikri, Aleviler açısından, bütün gücünü Alevilik dediğimiz dinsel bütünden alıyor olabilir mi? Eğer böyleyse, bunun açık anlamı, Alevilerin yalnızca bugün değil, Çamuroğlu’nun konuştuğu 1994’te de, yani Alevi hareketinin yeni yeni rüştünü ispat etmek üzere sahaya indiği dönemde de değil, dünden beri solda olduğunun söylenebileceği midir; solu somut içeriğiyle nereye kadar indirebilirsek oradan itibaren ve Alevileri ve elbette bu onun diniliğiyle ilgiliyse, Aleviliği nereye kadar indirebilirsek oradan itibaren? Zaten, solculuğunu Aleviliğinden türeten Çamuroğlu da bunu mümkün görse gerektir; aksi halde, salt o günkü koşullarda şekillenen Alevi kimliğiyle solculuğu arasında bir ilişki kurduğunu, bu kimliği kendi dönemindeki tezahür ediş tarzıyla sınırlı tuttuğunu düşünmemiz gerekecek ki o zaman da Alevi olduğu sürece solcu olacağı beyanı açığa düşecek. Sonuç olarak Çamuroğlu’nun bu beyanını Alevilik ve solculuk arasında ‘doğallayın’ bir ilişkinin varlığına dair bir ima olarak kabul edebilir miyiz ve eğer kabul edebilirsek, bunu nasıl açabilir ya da nasıl temellendirebiliriz?
Bunu kabul ettiğimiz anda birçok sorunun ve baştan beri gündemimizi işgal eden itirazın başımıza çökeceği açıktır; elbette en başta da metodolojik bir özcülükle, düzlemleri birbirine indirgemekle, karşılaştırılamaz olanları karşılaştırmaya kalkmakla eleştirileceğimiz açıktır. Öyleyse sırasıyla gideceğiz; ilişkilendirdiğimiz terimleri sadeleştire sadeleştire, kabullerimizi aça aça. Buradan itibaren de yolumuzun Reha Çamuroğlu’nun atıf yaptığı ortaklaşalıktan, evrensel değerlerden ayrılacağı açıktır. Çünkü bu değerler her ne ise, onları evrensel kılan düzlemin ya da eksenin evrenselleştirici özelliği ve buna ilişkin meşruluğu ortaya konulmadıkça, evrensel değer ortaklaşalığının zan altında kalacağı açıktır. Bu bitimsiz tartışmaya girmek yerine, evrenselliğinden ve evrenselleştirici bir eksen oluşturmasından kimsenin kuşku duymadığı bir yerden, dinin evrenselliğinden ya da evrenselleştiriciliğinden söze başlamak bizi daha anlamlı bir tartışma düzlemine taşıyabilir. Ancak bundan önce, hem konumuzla bağlantımızı yeniden perçinlemek için, hem de bu evrensellik bize ne söylüyor onu duyabilmek için bir anlığına Çamuroğlu’nun aktardığım ilk söyleşisindeki (ve söyleşiye başlığını kazandıran) bir cümleye yeniden dönüp bakalım: “İslam’ın olmadığı hiçbir coğrafyada Alevilik yoktur” diyor Çamuroğlu.
Bu ne demektir? Bunun anlamının Aleviliğin İslam’dan gayrı olmadığını, Aleviliğin tarihinin İslam’ın tarihiyle sınırlı olarak okunabileceği olduğunu iddia etmek, Çamuroğlu’na haksızlık olacaktır ama örneğin İzzettin Doğan ve çevresinde tezahür eden “Öz İslam olarak Alevilik” tarzındaki sağ siyasal çizginin bunu böyle okuduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı şekilde bu cümle, Aleviliğin İslam’la hiçbir ilgisinin olmadığını iddia eden yaklaşımlara da bir yanıt oluşturmaktadır; buna şüphe yok. Gerçekten de, benim de katıldığım bir biçimde, “İslam’ın olmadığı bir coğrafyada Alevilikten” söz etmenin anlamlı olmayacağı açıktır. Ancak bu, Aleviliğin tarihinin ve karakteristik unsurlarının yalnızca İslam içinden ve İslam tarihiyle sınırlı olarak anlaşılabileceği değildir. Bu yalnızca, Alevilik dediğimiz çoğulluk her neyse, bu çoğulluğun ancak (onunla sınırlı olmamak kaydıyla) İslam ihmal edilerek açıklanamayacağını ima eder. Buradan hareketle, İslam dinine özel bir rol ya da anlam atfettiğim çıkarılmasın. Esasen “dinin karşılaştığı kimi temel/evrensel problemlerin İslam içindeki tezahür ediş tarzlarından biri, Alevilik olarak şekillenmiştir” demek istiyorum. Bu yüzden “İslam tarihini yok sayarsak, onun dinsel vasfından kaynaklanan gerilimleri yok sayarsak, Aleviliği de kavrayamayız” demek istiyorum.
Aleviliğin ve Alevilerin yüzyıllar boyunca İslam coğrafyasında çeşitli soydan ortodoksiler tarafından tefrik ve tekfir ilan edilmesi, İslam dininin içindeki gerilimin somut varlığını işaret eden bu toplulukların dışa atılmasıyla gerilimden kurtulma stratejisinin ve aslında siyasal/dinsel düzeyde bir hâkimiyet mücadelesinin alanı olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, ülkemizde Sünni ortodoksinin özellikle AKP’yle birlikte bu kez Aleviliği İslam’ın (İslam’dan anladığı şey Sünni Müslümanlık olmakla sınırlı elbette) içine tıkıştırmaya ve sınırlarını Sünniliğin sınırlarına indirgemeye çalışması da aynı nedenle ilişkili. Aleviliğin ve Alevilerin tarihsel tezahürleriyle Sünniliğin biricikliğini zan altında bıraktığı ölçüde sürekli bir gerilim kaynağı olarak ortaya çıkması, onların dışarıda bırakılmasıyla sonuçlanmıştır ama bunun anlamı sorunu onların yarattığı değildir; sorunu onların cisimleştirdiğidir. Onlardan kurtulunca sorun çözülmez. Yalnızca dışa alınan, gerilimin de aktarılması için iyi bir zemin oluşturur ve Aleviler de Sünni ortodoksi için bu zemini hep oluşturdu. Ancak keser döner sap döner hesabı, gün geldi hesap döndü: Bizzat ortodoksinin içinde varlığını sürdüren gerilim hem dinsel vasfının cilasının tümüyle dökülmesi, inandırıcılığının kaybı, hem dünyevi olanın sınırlarına indirgenmiş sınırlarının ortaya saçılmasıyla ve küçük küçük eşitlikçi politik itirazlar da buna eklemlenince, bu kez yine kendi iç gerilimini boşaltmak üzere, tersine bir hamleyle Aleviliği içeriye davet etmektedir. Özellikle mevcut dinselliğe radikal görünen itirazlardan gelen kabul ve davetler bu baptandır.
Örneğin Anti-Kapitalist Müslümanlar’dan İhsan Eliaçık’ın akıl-gönül metaforu burada duruyor. Eliaçık Sünniliği İslam’ın aklı, Aleviliği ise gönlü olarak formüle eder ve bu ikisinin bütünlüğü söz konusu olmadıkça, bir anlamda İslam’ın ya da dinin tamam olmayacağını ima eder. Çoğu kişiye bu formül sıcak, hatta Alevilik yanlısı görünür ama aslında azıcık mesafeli durmak da yarar vardır; çünkü bu formül, bize bir soruyu yanıtlamak babından borçlu: Alevilik mi akıldan yoksun, Sünnilik mi? Alevilik mi aklın kaybı, Sünnilik mi gönlün? Bu dikotomik soruların yanıtlanması demek baştan bir tuzağa çeker bizi. Ancak sorular, yanıtın dikotomik vasfını teşhir etmesi bakımından önemli. O halde, Eliaçık’ın yaklaşımının Aleviliği bir tasavvufî hareket, bir mistisizm biçimi olarak görmekten ne farkı kalacaktır? Ancak daha önemlisi bu yaklaşım, Aleviliğin bir aklı, bu akla dayalı bir dinsel dünyası olduğunu ve tam da bu akıl yüzünden Sünni dünyanın belirli kesimlerine albenili gelen bir gönüle sahip olduğunu ihmal ediyor ve elbette tersini de: Sünniliğin bir aklı var, doğru ve tam da bu akıl gereği, eğer gönülden yoksun olduğu düşünülüyorsa, gönülden yoksun! Bunu ihmal edersek daha “kötü niyetli” bir okuma imkânının olduğunu da not etmeliyiz: Bu formül, yoksa kendi kaybettiği ve gereksinim duyduğu şeyi, yani aklı Alevilikten alıp yerine artık kendisi için hiçbir işe yaramayan bir aklı mı onlara kazandırmaya çalışıyor ve Aleviliğin aklını aldıkça onunla birlikte gönlünü de almış olmayacak mı? Şimdilik buraya takılmayalım, ileride yine döneceğim bir cümleyle de olsa, devam edelim.
Şimdi İslam örneğinden çıkalım, aslında her dinin karşılaştığı bir problemi, bu yanıyla evrensel bir problemi İslam’ı da içerecek şekilde açmaya çalışalım. Derdimi kolay anlatabilmek için herkesin bildiği bir söz üzerinden ilerleyeceğim: “Hakk geldi, batıl zail oldu!” Burada “Hakk nedir, batıl nedir, hangisi hangisine göre ve hangi ölçüler üzerinden haktır, batıldır” tartışmasına girme gereği bile duymuyorum. Bu adlandırmanın geriye doğru, kaybedene doğru yapıldığı açıktır. Bu sözü dikkatle incelediğimizde, kimi soru işaretlerini barındırdığı anlaşılır.
İlk elde, “Hakk’ın gelişi neyle ilgilidir?” diye soralım. Yanıt bellidir: Batıl olarak konumlandırılanla ilgilidir. Batıl olanda bir sorun, onu tümüyle sorunsallaştırmaya uygun bir sorun belirmedikçe Hakk gelmez! Marksist bir biçimde söylersek; insanoğlu önüne çözebileceği sorunlar koyar! Demek ki bir dinin gelişi o dinin kendisiyle sınırlı bir şey değildir, aksine var olanla ilgili ve özellikle var olan tarafından koşullanmış bir şeydir. Bir dini çağıran, her zaman bir başka dindir. Bu bakımdan gelenin geliş zamanı, olan tarafından belirlenecektir.
İkinci soru: Gelen, var olanla koşullu olarak gelebildiğine göre, Hakk gelince batıl zail olur mu? Kesinlikle olmaz. Aksine gelenin, kendi varlığını güvenceye alabilmek için var olana ihtiyacı vardır. O yüzden bizzat gelen, daha sonra batıl olacak olanda, kendi işine yarayacağını kabul ettiği ne varsa onaylayarak ve yeniden üreterek söze girer. Bu bakımdan da batıl olanın karakteristik unsurlarına asla saldırmaz, onunla çatışma içine girmez. (Şeytan Ayetleri tartışmasına girmeye hiç gerek yok; Lat, Menat ve Uzza’nın ne zaman parçalandığı hatırlansın lütfen!)
Üçüncü soru: Gelen, batıl olanın çözümleyemediği çok temel bir sorunla bağlantılı olduğu için, batıl olanın karakteristik unsurlarına doğrudan saldırmaz ama bu temel sorunla ilgili, yani sorunlu bileşenleriyle derhal temas kurmaya yönelir. Bu haliyle de her dinin yaygınlıkla ezilenlerin dini olarak sahne almaya çalışması zaten klişe bir özellik olarak bilinmektedir ve İslam da bundan ari değildir. İlk Müslümanların kimler olduğu hatırlansın: bir köle, bir kadın ve bir çocuk!
Dördüncüsü, gelenin hayatta kalması, olanın sürekliliğine eklemlenmesiyle mümkündür zaten. Kendini olanın dili içinden hayatta tutmaya çalışır. Ancak bu sürekliliğe eklemlenme meselesi, çoğun yanlış anlaşılır. Yani sanki bir süreklilik zinciri vardır ve zincirin her halkasına eklenen yeni halka, bir diğer halkayı sonraladığı için, bir anlamda onu ikincilleştirmiş, değersizleştirmiş, geçersizleştirmiş, gericileştirmiş sanılır. Bu yanıyla da gelen, olana göre daha devrimci, daha ilerici olarak kodlanmaya hazır hale gelmiş olur. Oysa olanın sürekliliğine eklenme zincirsel bir diziliş içinde gerçekleşmez.
Beşincisi, “Hakk geldi batıl zail oldu” sözü, zincirsel bir süreklilik fikrinden öte bir kopuş, kırılma ya da en iyimser haliyle bir sıçramayı işaret etmektedir. Hangisi işaret edilirse edilsin, her durumda, gelenle olan arasına bir mesafe konulmakta ve gelen kendi meşruluğunu bu mesafe sayesinde üretebilmektedir. Oysa aslında bu mesafe tümüyle hayalidir. Ne bir kopma, ne bir sıçrama, ne bir kırılma vardır. Bütün bunlar ancak geriye doğru teşhis edilebilecek özelliklerdir; şimdiki zaman yani sözün zamanı içinde değil. Yani olan, yeni gelen tarafından tümüyle yerinden edilerek yeni olan onun postuna oturduğu zaman biz kırılmayı, kopuşu, sıçramayı görürüz ve ifade edebiliriz ve aslında gördüğümüz şey de çoğun yanlış bir görüntüden ibarettir: muktedir şebekenin yarattığı bir illüzyondan ibaret.
Altıncısı, bu bir illüzyondur çünkü gelen, olanın postuna, onun önüne koyduğu ama çözemediği kimi problemleri çözerek ilerlerken, aynı zamanda hem ondan başka problemleri de devralır, hem de zaten posta oturabilmek için her daim onunla beslenmek zorunda olduğu için, onu değiştirip dönüştürerek kendi bünyesine katar ya da daha sert bir ifadeyle bizzat o olur, ona keser! Bu zaten o dinin rüştünü ispat ettiği andır. Bizim sıçrama, kopma, kırılma dediğimiz an da bu andır.
Şimdi buna bir-iki ilkesel not düşeyim: Öncelikle her din, din olanın ‘din olduğunu iddia ettiğini’ iddia ederek, yani onun din oluşunu zan altında bırakarak din olur! Bir dinin din olduğunu teşhis ettiğimiz an, öteki dinin din olmadığını teşhis ettiğimiz andır da! Dolayısıyla dinin dinselliği, kendini din olarak sunanın dinselliğinin yadsınmasıyla, kestirmeden söylenirse, dinin dinselliği, dinin reddiyle başlar. (İslam’ın “la” ile başlamasını hatırlayalım.) Tam da zaten, gelen, var olanın din değil, dünya olduğunu, dünyanın eşitlikçi, parçalanmış onayından başka bir şey olmadığını, dünyaya teslimiyetten gayrı olmadığını öne sürerek ve bunun karşısında kendisinin dünya değil din olduğunu vaaz ederek “din” olur; yani dünyaya keser! Dünyaya dönüşür! Dünya olur! Ancak her dinin dünya oluşu, kendi inşa sürecinin diyalektiği içinde bütün dünya olan dinlerin ve din olan dünyaların iç içe geçmesiyle mümkündür. Bunun açık anlamı da şudur: Ebu Zer, bin yıl sonra başınızın belası olur. Çünkü kendinizi var edebilmek için Ebu Zer’i öldüren ve bir türlü “öldüremeyen” gene sizsinizdir. Gelen, din oldukça, yani aslında dünyaya kestikçe, dünyası din olanları da sürekli yeniden üretir.
Şimdi yukarıdaki şemaya bağlanalım: Demek ki aslında dinler bir zincirin halkaları gibi, birbirini ileride geride bırakacak şekilde birbirlerine eklenmezler. Aynı şekilde, bir kopuş, bir sıçrama, bir kırılma da söz konusu değildir. Bu tabii ki bütün dinlerin aynı olduğu anlamına gelmiyor. Dinler daima iç içe geçerek ilerlerler ve inşa edilirler. İç içe geçme, sürekli olarak mevut gerilimlerin bir kısmının elimine edilirken, bir başka kısmının ya da yeni gerilimlerin de üretilmesini ve yeniden üretilmesini mümkün kılar. Örneğin bu bakımdan saf din yoktur: Çünkü her din kendini din olarak var edebilmek ve yeniden üretebilmek için, din olmadığını iddia ederek yerinden ettiği batıl inanca tam göbeğinden bağlıdır! Dinlerin, hâkim dinlerin batıl inançlara açtığı savaş ki gerçek bir savaştır bu, esasen batıl olduğu iddia edilenin kendi iç dinamizmine karşı açtığı savaştır; varlığına karşı değil. Varlığına savaş açamaz, çünkü açarsa, kendisi batıl inanca dönüşür. O yüzden kendi iç dinamizmiyle devinmesine karşı savaş açar.
Ancak artık dünya olan yeni dinin açtığı ve yürüttüğü bir başka büyük savaş daha vardır: Kendisini, dünya olmadıkça din kılan, din kılabildiği ölçüde dünyanın mevcut düzenine uymak yerine, ona yeni bir düzen kazandırma ya da değiştirme gücü kazandıran, yani devrimci kılan unsurları, bileşenleri, sırtını dayadığı, bunu mümkün kılan ve üreten sorunları, hâsılı kelâm, dinin “kalbini” oluşturan ne varsa, dünya olduğu ölçüde din olmaktan çıkmasıyla, kendi dinselliğine de savaş açar! İşte Eliaçık’ın kalp-gönül metaforu, ancak bu çerçeve içinde devrimci bir okumanın vesilesidir, yoksa kendisinin sunduğu gibi değil. Dünya olan dinin bir aklı olduğu gibi, din olan dünyanın da bir aklı vardır. Artık din haline gelmiş olan şey, dünya oldukça, dünya halinde olan dine karşı dini isteyenler, yani mevcut dünyayı istemeyenler kafa kafaya gelir! Buradan muzaffer olarak ayrılacak olanın ne/kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Yenilenler, o dinin sapkınları olarak başka işlevlerle donatılır, başka işlevler üstlenir ve sürgüne gönderilirler; gerektiğinde yeniden artık dünya olan dinin hizmetine koşmak için seferber edilebilmek için. Ama onlar da dünyaya kesen bu dini yerinden edebilmek için toplumun derkenarında konumlanır ve sürekli bir zan üretmeye girişirler. Bu derkenar aynı zamanda sürekli bir gerilim kaynağı olarak kodlanır ama gerilimin kaynağı kendisi değildir.
Böylece saflar netleşmiştir: Bir yanda dinin, dünyaya döndükçe din olmasıyla dindarlaştırdığı dünyaya, yani dine karşı çıkanlar; bir dinin ancak din, yani dünya olmaktan çıkmasıyla din olabileceğini savunanlar; dinin esasının iman değil, inkârla döşendiğini kabul edenler ve onların her tür dini aşan ve hiçbir dine ihtiyaç duyulmaması gerektiğini savunan dini, “kal-u bela”dan beri sürüp gelen din; öte yandan dünya olmadıkça dinin zaten din olamayacağını, din olabilmek için dünya olmak gerektiğini ileri sürenler ve onların dini; yani kendi dinlerini peygamberin başarısına borçlu olanlar ve eğer bu başarı gerçekleşmeseydi, ancak bir başka zaferle dinlerine kavuşabilecekler ve onların dini. Bu ayrışmanın tümüyle dünyevî/dinî ve tümüyle dinî/siyasî olduğuna kuşku yoktur! İşte bütün dinlerin evrensel gerilimidir bu.
Görüldüğü gibi, burada özcü bir dinsellik referansı yoktur. Yani “şu haliyle din dindir, şu haliyle din değildir” gibi bir şey söylenemez: Her haliyle dindir; dinin farklı halleridir karşımızdaki. Ya da daha açık bir ifadeyle, dinin/dünyanın dine/dünyaya verdiği farklı yanıtlardır bunlar ve bu farklı yanıtlar, bir dine dışarıdan taşınmazlar; dışarıdan beslenip zenginleşebilirler ama farklı yanıtları gerektiren gerilim, bizzat o dinin ta kendisi tarafından, din/dünya olma süreci içinde üretilir, olgunlaştırılır, dönüştürülür ve yeniden yeniden üretilir. Öyleyse artık açıkça söyleyebiliriz: Sünnilik ya da Alevilik olarak gördüğümüz dinsel bütünlükler (bu “bütünlük” sözü, kendi iç farklılaşmalarını ihmal ile sonuçlanmamalı) ya da çeşitli biçimleriyle ortodoksiler ve heresiler, üretilmiş farklı yanıtlardan başka bir şey değildir. Bu itibarla da bunlardan birini dinî, ötekini ladinî olarak kodlamak demek, daha baştan sapkınlığı mümkün kılan muktedir şebekeye teslim olmak demektir. Buradan hareketle, kestirmeden söyleyebiliriz ki Alevilik apaçık dinî bir şeydir. Dinî olan apaçık politik bir şey. Alevilik İslam içi gerilimle ortaya çıkar, şekillenir. O yüzden İslam’ın olmadığı hiçbir coğrafyada Alevilik yoktur. (Elbette onu besleyen bütün diğer kaynaklar baki kalmak üzere.) Bu gerilimler elbette politiktir. Dinler dokunulmaz teolojik bütünlükler, bir anlık olup bitmişlikler, bir anlık yapıntılar değildir; Sünniliğin olmadığı gibi. Hal böyle olunca, Sünnilik, tek başına İslam’ın siyasal gövdesi de değildir. Kendini onun yerine geçirmeyi başarmıştır yalnızca; hikâye bundan ibarettir.
Şimdi buraya kadar olan yaklaşımı solun ham maddesine (bir özü olduğundan söz etmiyorum; bir ham maddesi olduğundan söz ediyorum), bu ham maddenin tarihine uygulayalım ve soralım; ‘Alevilik sol mudur’ diye (bu kez italikle yazmadan)?
Benim yanıtım belli ama yine de son bir kez açık kılmayı deneyebilirim: Aleviliğin ve Alevilerin de elbette dinî muhtevası ya da dinleri, ‘din olan dünyaları’ oldukça Alevilik soldur. Aleviler soldadır. Ne zamanki Alevilerin dinleri dünyaları olmaktan çıkmaya, yani dünyaları dinleri olmaya başlar, işte o zaman Alevilik sağdadır ve Aleviler sağcılaşır. Bu perspektiften baktığımızda, modernlik serüveni, baş edemedikleri ve mücadele yerine uyumu seçtikleri ölçüde, mücadelenin de bir uyum süreci/biçimi olduğunu ihmal ettikleri ölçüde, Alevilerin sağcılaşma dönemidir. Aynı zamanda dünyalarının din haline gelmesiyle dinsizleşme dönemidir de. Bu dönem, sosyalist hareket ve dilin ‘barbar’ aşısıyla kesintiye uğrar. Çoğun iddia edildiği gibi, Alevilerin sosyalist dille konuşmaya başlamaları, dinlerini kaybetmeleri değil, dinsizleşme dönemi değil, tersine yeni dindarlaşma dönemleridir. 12 Eylül faşist darbesiyle kesilen bu dönem, yeniden dinsizliği ve sağcılaşmayı çağırır; üstelik bu kez devlet eliyle, devletin geliştirdiği özel politikalarla ve hukuk rejimleriyle; bir grup olarak riskli grup haline getirilmeleriyle. Bu dönem Sivas Katliamı ve dava süreciyle doruğa ulaşır. Ama 2000’li yıllardan itibaren, özellikle de Sünnicilerin ve Sünni devletin Aleviliği İslam dini içinde bir yol olarak tarif etme girişimlerinin büyük pay sahipliğinde, diriltilen ayinsel vasıflarıyla yeniden dindarlaşma dönemindeyiz, yani aslında yeniden ama farklı türden bir solculaşma dönemindeyiz. Zaten kavgada tam bu yüzden ve bunun üstünedir artık.
Yazıyı son bir notla bitirmek isterim, ilginç göründüğünü düşündüğüm son bir notla: Sünniliğin tarihini de aynı biçimde okursak, Sünnilik ne yana düşer ve niçin o yana düşmüştür? Yanıta dair imalarda bulunuldu ama bu soru, bize Alevi ve Sünni dünyaların birbirinin anti-tezi dünyalar olmak zorunda olmadığını, yürünülen yolların aynı yollar olduğunu ama yola verilen farklı yanıtların toplulukları birbirine göre nasıl farklılaştırdıklarını da işaretlesin diye yeniden hatırlatıldı. Son bir kez soralım: Sünnilik ve her soy ortodoksi bu yanıtla sınırlanabilir mi? Bu yanıtın mahkûmu mudur? Alevilik nasıl ki sağcılaşma imkânına sahipse, hiç kuşkusuz Sünnilik de kendini inşa eden yanıtın ezel-ebed kürek mahkûmu olmamak gerekir: Ama şu açık; Alevilik nasıl ki sağcılaştıkça, Sünni-Şii, bir biçimde ortodoksinin bir parçası olacaksa, (yani politik olarak sağcılaşmasıyla dinsel olarak ortodokslaşması arasında bir bağ varsa) Sünnilik de kendini inşa eden yanıtın yerine yeni yanıtlar ürettikçe ortodoksinin dünyasından kopacak ya da o ortodoksinin yeni sapkınları olarak tarihteki yerini alacaktır (yani tersinden solculaşacaktır). Ama Türkiye’de Aleviler, bir yandan yeniden dindarlaşırken, aynı anda da, tersine sağcılaşma çoktan yolu yarılamışken, ne yazık ki Sünni “sapkınlık” en fazlasından ısınma hareketleriyle karakterizedir ve bu açık ara dengesizliğin korkutucu olduğunu söylemeye gerek var mı?
Dipnotlar
[1] Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Prof. Dr.
Bu yazıda zorunlu kalmadıkça yani doğrudan alıntı yapmadıkça, yazıyı referansa boğmamayı seçtim. Bunun için de, yazıda görülebileceği gibi, çok özel bir literatüre başvurmak yerine, böylesi bir yazıya ilgi duyan okurun dilerse kolayca ulaşabileceği isimlerin metinleriyle kendimi sınırladım. Bunun ikinci bir nedeni daha var: Bu bilindik, yaygınlıkla tüketilen literatürün içinden hareketle problemin kendisinin ne menem bir problem olduğunu göstermenin kuşkusuz bir avantajı var ve ben bu avantajı kullanıyorum ama bu kolaycılığa kaçtığım anlamına gelmiyor; aksine bunun ciddi bir tehdit ya da tehlike olduğu da açıktır. Bu riski de göze alıyorum.
[2] Reha Çamuroğlu, “İslam’ın egemen olmadığı hiçbir coğrafyada Alevilik yoktur”, Röportaj, Röportajı yapan Ramazan Akkır, Dem Dergisi, Yıl 2, No 6, 2011, ss. 40-50. (Bu derginin -ki tümüyle Sünni bir yayın organıdır ve AKP yanlısı- adına da ayrıca dikkat çekmek isterim. Dem sözcüğü Alevilik içinden bir terimmiş gibi gözükse de, aynı anda bir kısaltmadır: Değerler Eğitim Merkezi. Tıpkı Cem gibi. Cem Vakfı ve yayın organlarının kullandığı bu sözcük de bir kısaltmadır: Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi. Her iki kısaltmanın da eğitim vurgulu oluşu ayrıca dikkate değerdir.)
[3] Reha Çamuroğlu, “Solcu olduğum için Alevi değilim, Alevi olduğum için soldayım…”, Express, Yıl: 1, No: 39, 22.11.1994, s. 8.

Hiç yorum yok: