Uzun Ortaçağ

Belki sıkıldınız bu mevzudan ama, ben sıkılmamayı öneririm. Çünkü buna takılmamın nedeni, “PYD ÖSO'ya ‘he’ dedi, davayı sattı” herzesi değil. Hiç değil. Bu konuda bir hayal kırıklığı yaşamış değilim. Takılmamın nedeni, şimdi hareket eden bu şeylerin, çatışan, yan yana gelen, gün gün, saat saat yer değiştiren tüm bu grupların, devletlerin bir ortak yanı olup olamayacağını merak ediyor olmam. Hem gruplarda hem devletlerde tekrar eden ve görünürde karşıt ya da yandaş olsunlar, birbirine oldukça benzeyen bazı ortak karakteristik çizgiler belirmeye başladı çünkü.
“Albay Akidi'nin Kobani'ye girdiğini/gireceğini söylediği ÖSO güçleri...” yalanlandı, kısmen yalanlandı, öyle değil böyle dendi vs vs...
Şimdi, bugünün 2 adet haberi; Peşpeşe okuyalım:
1) Fehim Taştekin, bugün Al-Monitor'e yaptığı değerlendirmede özetle; Erdoğan'ın Kobani'ye karşı önce peşmerge kartını, şimdi de Arap kartını oynadığını; Abdulcabbar Akidi'nin İD’e karşı Kobani'ye 1.300 asker gönderme teklifinin PYD tarafından kabul edildiğini öne sürdüğünü; Akidi'nin 2013’te ÖSO Halep Askerî Yüksek Konseyi Komutanlığı’ndan ayrıldığını ; ÖSO adına konuşamayacağını; kimin adına konuştuğunun da belirsiz olduğunu; haberin hem SUK hem PYD yetkililerince yalanlandığını; Akidi üzerinden gündem oluşturmasının kötü çağrışımlar yaptığını; (şöyle ki) Akidi'nin, ÖSO içinde PYD ve YPG’ye en net tutum sergilemiş bir isim olduğunu; Ağustos 2013’te Halep’te bir toplantıda ‘PKK’ diye andığı YPG’yi “Acıma olmayacak. Eğer imkânımız olursa köklerini kurutacağız” diye tehdit ettiğini; Amerikan yardımlarına mazhar olan YPG’nin yanında durmanın silah ve para getireceği hesabıyla hareket etmiyorsa, Akidi’nin Kobani için heveslenmesinin İD ile savaştan daha öte anlamlar taşıdığını; Bunu Erdoğan'ın iki yıldır dillendirdiği “PYD'nin tek taraflı orada özerklik ilan etmesi kabul edilemez” çıkışıyla birlikte düşünmek gerektiğini söylemiş. Diğer linkteki yazıda ise, özetle; zaten Suriye'de ÖSO diye bir şey kalmadığını yazmış (haklı olarak).
2) Kobane Komutanı Polat Can’ın Gazeteci Mutlu Civiroğlu’na verdiği mülakatta bilhassa şu iki paragraf;
Uzun bir süredir ÖSO ile birlikte savaşıyorsunuz. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları vardı '1.300 ÖSO üyesi Kobanê’yi gidecek' diye. Nedir bu olayın aslı?
Polat Can: Birkaç noktada belirtmek istiyorum: Biz, YPG ve ÖSO olarak, Suriye’nin birer parçasıyız. Aramızda ittifak oluşturup beraber çalışıyoruz, bu bizim kendi işimiz, yani Suriye halklarının işi bu, Erdoğan’ın meselesi değil. Onun ÖSO adına konuşması doğru değil. Çünkü ÖSO'nun kendi sistemi, kendi komutanları var, onlar konuşabilir kendi adlarına. Hukuki olarak da yabancı bir ülkenin cumhurbaşkanının kendi ülkesindeki rejime karşı savaşan bir ordu hakkında açıklamalar yapması, kararlar alması doğru değil. İkinci bir nokta, Kürt halkını kabul eden, Suriye’de insan hakları ve demokrasi için savaşan bir ordunun destekçisiyiz biz. Efrin’de, Halep’te, Kobanê’de ve daha birçok yerde müttefikliğimiz devam ediyor. Bildiğiniz gibi, bundan iki ay önce Fırat Volkanı’nı kurmuştuk. ÖSO’nun bu grupları hâlâ Fırat Volkanı adı altında Kobanê’deler ve şehit verdiler, yaralıları var. Beraber direnmeye devam ediyoruz. Fakat Erdoğan’ın açıklamalarından sonra Halep Askerî Konseyi Başkanı Zahir Es Sakid böyle bir kuvvetlerinin olmadığını açıkladı. Hatta rejime karşı çok kuvvetli iken cephelerini, Halep’i terk edip de Kobanê’ye savaşmaya gelmeyeceklerini söylediler. ÖSO onlardan haberlerinin olmadığını söyledi.
Evet, açıklamasını bizler de okuduk.
Polat Can: Yine bahsedilen bu kişilerin hepsi bir-iki yıldan uzun bir süredir Türkiye’deler. ÖSO ile hiçbir resmî, hukukî ilişkileri yok. Kimdir ÖSO üyeleri? Suriye’de olup da rejime karşı savaşanlar. ÖSO'dan olup da Türkiye’de olacaksın ve rejime karşı tek kurşun sıkmamış olacaksın, böyle olur mu? Bunu açık bir şekilde ifade ediyoruz: ÖSO ile hiçbir sorunumuz yok, kardeşiz ve demokratik bir Suriye için de mücadelemiz devam ediyor. Sadece Rojava’da değil, Suriye’nin tamamında çalışmalarımıza devam edeceğiz. ÖSO’dan olup Kobanê’nin yükünü hafifletmek isteyenler varsa da Efrîn’de, Halep’te onlarla beraber cepheler açmaya hazırız. Kobanê’nin batısında, yani Minbic, Bab ve Cerablus mıntıkasındaki cephelerde savaşırsak, IŞİD’in Kobanê’deki kuvvetinin yarısı ortadan kaldırılmış oluyor. Bu şekilde Kobanê’deki YPG ve ÖSO daha iyi bir mücadele sergilerler. Zaten Serêkaniyê’de de YPG ve ÖSO grupları var, onlar da doğudan bir cephe açıp Tilebyed’e doğru gelebilirler. O zaman yükümüz hafiflemiş olur ve beraber daha iyi bir şekilde çalışabiliriz. Truva atı meselesi gibi, herkes ÖSO adı altında kendi emellerini gerçekleştirmek isteyebilir fakat ‘ben ÖSO’yum’ diyen herkes ÖSO değil. Bu da iyi bilinsin istiyoruz, Nusra Cephesi de uzun bir süre 'biz ÖSO’yuz' diyordu, yine bugün IŞİD’e katılan birçok grup da aynı şeyi ifade ediyordu. Fakat sonradan ÖSO olmadıkları ortaya çıktı.”
Özetle, Komutan Polat Can, her adımda “ÖSO” ifadesini kullanmış. Kastettiği her kimler ise hepsine birden “ÖSO” adını vermiş. “İki yıldan beri zaten beraberiz, Suriye'nin birer parçasıyız” demiş. Akidi'nin ise bu dezenformasyona dayalı hamlesiyle kendi birliğini truva atı gibi Kobane'ye sokmak istediğinden, bunun kabul edilemeyeceğinden söz etmiş. “Aslında geldiler de”, demiş. “Kabul etmiyoruz” demiş. Akidi kim? Onun birliği “ÖSO” değilse hangisi, bunları belirtmemiş.
Ben de bu iki açıklamaya (ve tabii buraya uzamasın diye almadığım, son 1 haftanın erişebildiğim bütün karşılıklı açıklamalarına) bakıp, bazı sorular sormak istedim. Sorularım ve ulaşabildiğim cevaplar şöyle;
1) Soru: Kimdir bu Abdulcabbar Akidi?
Cevap: (Eski) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Halep Askerî Devrim Konseyi komutanlarından Albay Abdulcabbar Akidi.
2) Soru: Halep! Peki Halep'te 2011 den itibaren yapılandırılan Halep merkezli en güçlü cihadist grubun adı ne?
Cevap: Liva el Tevhid (Liwa el-Tevhid ya da el-Tevhid Tugayı ya da Türkiye de yaygın adıyla Tevhid Sancağı). 2011’den beri bütün sol gazetelerde MİT'in kurdurduğu yazılıp söylenen, hafızanızı biraz çalkalarsanız, Türkiye'den Suriye'ye giden cihadistlerin sık sık beraber fotoğraf çektirip Facebook’ta paylaştığı grup yani. Tabii “MİT kurdurdu” dediysek, dünya basınını falanı filanı geriden bugüne doğru taradığınızda, belli ki CIA’e rağmen değil, CIA ile beraber. Neticede bu bir işbölümü, kimi grupları CIA eğitip donattı, kimilerini Türkiye, kimilerini de öte beri... mevzunun izini sürebileceğiniz 2 temel link şunlar (Link1 ve Link2).
Burada Tevhid grubuyla ilgili altını çizmek istediğim temel birkaç nokta:
i) Bütün kaynaklar, Tevhid Tugayı’nın Türkiye finanslı olduğunu yazmakta.Tevhid Tugayı’nı en yakından izleyen yerli ajansımız, Haksöz Haber.
ii) Tevhid Tugayı Komutanı Abdulkadir Salihi “2013 Kasım” ayının başında öldürülmüş. Bu haberi Haksöz ekibine doğrulayan isim, o tarihte yine, o zamanki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Halep Askerî Devrim Konseyi komutanlarından Albay Abdulcabbar Akidi'dir.
iii) Abdulkadir Salihi öldürüldükten hemen sonra, yerine Abdulaziz Selami geçmiş. Abdulaziz Selami, Salihi ile birlikteyken yaralanmış, Kilis'teki üste Türk Devleti tarafından tedavi edilmiş ve cepheye geri dönmüş.
iv) Bu tarihten sonra Tevhid Tugayı, aşağıda takip eden maddelerde de görüleceği üzere, Abdulcabbar Akidi ile birlikte hareket etmeye devam etmiş. Lakin, yine aynı tarihlerden itibaren (2013 ortaları) esaslı şekilde İhvan'ın uzantısı sayılan bu grup, İhvan'la (siz bunu Türkiye ile diye okuyun) birlikte Ortadoğu sahasında gözle görülür biçimde güç kaybetmeye de başlamış. Çünkü bu tarihler, hatırlanacak olursa, Mısır'da Sisi ile başlamak üzere, İhvan'ın sistematik tasfiyesinin ve İhvan liderlerine karşı "cadı avının" başladığı tarihlerdir. En sonunda Katar'dan da kovuldular. Böylece Tevhid Tugayı alabildiğine güçten düştü.
4) Bu geniş Tevhid parantezinden sonra, Abdulcabbar Akidi hikâyesine kaldığımız yerden devam edelim.
Soru: Peki, Akidi, hangi tarihe kadar ÖSO Halep Askerî Devrim Konseyi komutanı olarak kalmıştı?
Cevap: 4 Kasım 2013.
Neden? Çünkü bu tarihte “görevinden” istifa etti.
Hangi gerekçeyle istifa etti?
Şu: “Akidi, internet sitesi YouTube'da yayınladığı konuşmasında, istifasının başlıca sebebinin, ‘ÖSO'ya bağlı birlik komutanlarından bazılarının, Es-Sefira bölgesinde Suriye ordusuyla çatışmaya giren diğer birliklere yardım etme çağrısına kayıtsız kalması ve bölgenin kontrolünün kaybedilmesi’ olduğunu bildirdi. Ülke dışında muhalefeti temsil eden kişi ve heyetlere ağır suçlamalar yönelten Akidi, ‘Ülke dışındaki temsilcilerimiz, bağlı oldukları odakların özel gündemlerini icra etmek için makam peşinde koşuyor ve Suriye'de akan kanı gözardı ediyorlar. İçerideki devrime yabancılaştılar’ değerlendirmesinde bulundu. Suriye'deki iç savaşın başlamasının ardından ‘prenslerin koruması altına girdiğini’ iddia ettiği İslamî eğilimli hareketleri de eleştiren Akidi, söz konusu hareketlere, ‘Liderlik yarışından vazgeçme ve savaş meydanlarına geri dönme’ çağrısı yaptı.”
5) Peki istifa ettikten sonra ne yaptı?
Zaten birkaç aydır hazırlandıkları şekilde, şunu:
Eylül tarihli linkteki haberde sözü edilen bu bölünme, 27 Kasım 2013 tarihinde, Türkiyeli cihadist forumlarda da büyük heyecan yaratan 13 imzacılı İslami Cephe'nin kuruluşuna denk geliyor. Yani bu imzacı gruplar, içinde Tevhid Tugayı da yer alacak şekilde, o tarihte SUK’tan (ÖSO) ayrıldılar. “SUK’un, ÖSO'nun içini boşalttılar” desek daha doğru olur tabii. Ve de elbette asıl neden, İran Hizbullah’ının sahaya dalıp hepsini, ÖSO denilen şeyi 2 senede duman etmesi. Örgütlerin dağılması ve yerelde daha küçük parçalar halinde mafyalaşması, cepheden uzaklaşması. Buna bağlı olarak da Esed’in yeniden güçlenmesi.
Habere göre, Akidi ile birlikte hareket eden bu imzacı gruplar şunlar; Nusra Cephesi, Ahrar Şam Tugayları, Tevhid Tugayı, İslam Tugayı, Şam Şahinleri Tugayları, İslami Fecr Hareketi, İslami Nur Hareketi, Nureddin Zengi Tugayları, Hak Tugayı (Hums), Furkan Tugayı, Emrolunduğu Gibi Dosdoğru Ol Birliği, 19. Alay ve Ensar Tugayı.
6) Bu durum, iç ve dış basında, “Batı'nın ılımlı İslamî projesi ÖSO'ya büyük darbe, 13 imzacı grup SUK’tan ayrılarak El Nusra'ya yaklaştı” ya da “ÖSO ve El Nusra şeriatta birleşti!” şeklinde haberleştirildi. Gerçekten de Mayıs 2013’te, kuruluş bildirgeleri olan “Misak Belgesi”ni yayınladılar.
Zaten bu tarihten sonra, anımsarsanız, ABD’nin Suriye politikasında ciddi bir dalgalanma oluştu ve Türkiye o günden itibaren düzenli olarak, Suriye konusunda, yandan yemeye başladı.
7) Peki, Akidi ve Tevhid, SUK ve SMDK'dan (kısaca, ÖSO’nun 2011’den bu yana ABD, Türkiye, Katar ve diğer müttefik Körfez devletlerince çeşitli düzeylerde yapılandırılan üst birliklerinden) ayrılmakla, gerçekten de, ABD ve Türk Devleti’nin mihmandarlığından da ayrılmış mı oldu ? Yolunu bu ikisiyle de ayırdı mı ?
Öncelikle bu işlerin ne ABD, ne Türkiye, ne de bu cinsten hibrit gruplar açısından, siyah-beyaz hattında yürümediğini görmek gerekiyor sanırım. Anahtar sözcük, her biri için daima; süreçlerin sürprizlerin yönetilmesi. Yani kimse kimseye ne tam sırtını veriyor, ne de tam dönüyor. Tek amaç, yapının hayatta kalması; surviving. Öte yandan, Türkiye dâhil, Koalisyon’un adı geçen her bir gruba 4 yıldır yaptığı milyon dolar yatırım var. Bu nedenle, sorunun cevabı hayır, Albay Akidi "misyonsuz" kalmamış, ABD, Türkiye ve Katar hattında mekik dokumaya devam etmiş. Hareketliliği, basında hakkında çıkan haberlerden dahi izleyebiliyoruz.
8) Bu tarihten, yani 2014 ün Ocak ayından itibaren, ABD medyası, Suriye'de çözüm için yeni bir ittifakın adını parlatmaya başlıyor; Hazm Hareketi. Grup, dağılan “ılımlı” ÖSO parçalarını yeniden birleştirmek, canlandırmak için kurulmuş ama bugün gelinen noktada diğer gruplardan sadece biri olarak kalakaldı. Hiçbir grubu otoritesi altında toplayamadığı gibi, Akidi'nin El-Cezire'ye verdiği o ilk demeçte, Kobani'ye destek gönderme kararının altına imza atan gruplardan sadece biriydi. Akid'nin beyanında sıraladığı gruplar şöyle: İslam Ordusu, Şam Tugayı, Suriye Devrimciler Cephesi, Beşinci Tugay, Hazm Hareketi, Mücahidin Ordusu. (Link1 ve Link2)
(WP Ortadoğu muhabiri David Ignatius, 2. linkteki haberi Reyhanlı'dan yazmış, Hazm Hareketi lideri ile mülakat yaparak yani, hem de Reyhanlı'daki CIA-MİT üssünden bizzat)
9) Yine Akidi'nin Ocak 2014’ten itibaren sık sık ABD’ye gidip geldiğini, Türkiye'nin poposundan hemen hiç ayrılmadığını da haber linklerinden rahatça izleyebiliyoruz. Belli ki kendisinin halen bir takım ciddi görevleri var, her ne kadar bu görevler artık “İhvan” çerçevesinde değilse de... Zaten başka türlüsü mümkün değil, zira bu iş öyle yerele yabancı, köylerde Amerikancı diye damgalanmış Hazm Hareketi’yle yürüyecek gibi değil (anlaşılan, herkesin yazdığı bu). Ortada 2013 Kasım'ından bu yana güçlenen bir İslamî Cephe gerçeği var ve bu İslamî Cephe, görünen o ki, aklımızın ermeyeceği çeşitli nedenlerle, şu anda IŞİD’le (bazı cephelerde) savaşıyor, savaştırılıyor. İçinde El-Nusra olsa bile) İşte bu yerellerden en önemlisi, 2013 sonundan bu yana düzenli bir biçimde Kobani çevresindeki çeşitli tepeler, köyler vs. Belli ki 1 senedir, IŞİD’e karşı Kobani yerelinde ve kantonların çevresinde fiilen İslamî Cephe kullanılıyor, konuşlandırılıyor. Çünkü başka kullanacak bir şey yok. ÖSO diye bir şey artık fiilen yok. Bitmiş. Zaten bu durumu Özgür Gündem vs. gazeteler de son bir haftadır sıkça işlediler. Fakat öte yandan Bugün YPG komutanı Polat Can, “ÖSO” olarak adlandırdığı bir takım gruplarla işbirliği yaptıklarını ifade etmiş oldu. “Seçtiğimiz gruplar zaten Burkan El Fırat Kumanda Merkezi’nin içindedir” dedi. Hatta Radikal’deki bu haberin altındaki yorumlara göz atacak olursanız, Kürt okurlardaki hayal kırıklığını yakından gözleyebilirsiniz. İki okurdan biri haberin gerçek olamayacağını, komutan Polat Can’ın böyle şeyler söylemeyeceğini sayıklıyordu. Ama söyledi. Demek ki PYD Komutanı Polat Can’ın; “Kobani'de 2 yıldır IŞİD’e karşı bizim seçtiğimiz laik gruplarla birlikte savaşıyoruz, Suriye muhalefetinin ortak unsurlarıyız” dediği gruplar, (ÖSO kalmadığına göre) aslında bunlar idi; İslamî Cephe’nin bir takım unsurları.
Zaten dün (28 Ekim’de) yazdığım “Acayip" başlıklı Bayan Psaki notu da, ABD'nin artık ÖSO adlandırmasını fiilen neyin yerine kullanmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Brifingde ne demişti Bayan Psaki? “Evet” demişti, “evet, biz ÖSO’nun Kobani'ye gelişin destekleriz.” ÖSO sözcüğü, anlaşılan artık bütün tarafların, kendi tabanlarında tepki çekebilecek bazı bulaşık durumları örtmek için kullandığı bir anahtar sözcüğe dönüşmüş.
“Hangi ÖSO, Bayan Psaki?” diye sormak lazım herhalde, mesela sizin desteklediğiniz (seküler) Hazm Hareketi mi? Hazm Hareketi’nin adı bugüne kadar PYD’nin saydığı ittifakları arasında bile (Burkan El Fırat ya da Fırat Volkanı) hiç mi hiç geçmedi. Sahi neredeyse Suriye'nin tek “ılımlı” (ABD denetiminde olduğundan nisbeten seküler) muhalifi olan Hazm Hareketi, neden Kobani Komuta Merkezi'nin üyesi değil de, onun yerine İslamî Cephe bileşeni 3 grup var? Tevhid Tugayı (Doğu Kolu?), El-Nusra’dan kopan Rakka Devrimcileri Ordusu ve İslamî Cephe'ci El-Fecir??
10) Peki, şimdi 8 numaralı notuma dönecek olursam, en kritik soruya yani, Akidi'nin “Kobani imzacıları” diye saydığı bu listede Tevhid Tugayı neden yok? Bu listeyi kafadan atıyorsa, artık hiçbir misyonu yoksa, misal, ABD’nin bilgisi dışında hareket ediyorsa, önce karındaşı Abdulaziz Selame'yi listeye alıp, mevzuyu köpürtmesi beklenmez miydi?
Yoksa, Akidi’nin en sevgili Tugayı, eski Halepdaşı, Tevhid Tugayı buharlaştı mı?
13.1.2014 tarihli bir haber: “Türkiye’ye açılan Suriye sınır kapılarının büyük bir kısmı, IŞİD’in kontrolü altında bulunuyor. Çatışmalar, sınır kapılarının bulunduğu şehirlerde yoğunlaşmış durumda. IŞİD, Karkamış sınır kapısını ele geçirmek isteyen Tevhid Tugayı Komutanı Ebu Cuma Abdulaziz Selame’yi, PYD’ye bağlı YPG’yle işbirliğine girmekle suçluyor.”
Bakın taa Ocak ayı...
Demek ki buharlaşmamış.
Çünkü zaten Kobani'de.
IŞID, bundan neredeyse 1 yıl önce, Tevhid Tugayı’nı PYD safına geçmiş olmakla suçlamış.
Hatta, Haksöz Haber Tevhid Tugayı’nı övücü yazılarına devam etmekle birlikte, artık hiç cepheden haber vermemiş. Tugay'ın tam olarak nerede savaştığını anlayamıyoruz, bir yerlerde IŞİD’e karşı savaştığını anlıyoruz ama.
11) Hemen ardından, Eylül başından itibaren PYD kaynaklarının Kobani ittihadı, Burkan El Fırat bileşenleriyle ilgili olarak verdiği listede bir isim dikkatimizi iyice çekiyor; Liva El Tevhid Doğu Kolu!
“YPG, geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklamayla, Liva El Tevhid Doğu Kolu, Liva El Siwar El Raka, Fecir El Huriye tugaylarına bağlı Şems El Şemal taburları, Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ), Seraya Cerablus, Liva Cephet El-Ekrad, Siwar Umunaa El Raka, El Kasas Ordusu, Liva El Cihad Fi Sebilillah örgütleriyle, IŞİD'e karşı Ortak Eylem Merkezi olarak adlandırılan 'Burkan El-Fırat'ı kurduklarını açıkladı.” (Etha)
Gerçekler ve Yalanlar?
Kim bu Kobani Komuta Merkezi'nin içindeki Liva El Tevhid Doğu Kolu?
“Doğu kolu” derken? Bildiğimiz Liva El Tevhid mi? Başka yok zaten... Ne kadar kurcalarsanız kurcalayın, bu ad altında başka bir örgüt yok. MİT tarafından kurulan var. Peki şimdi Doğu Kolu deyince şöyle mi oluyor? MİT’in kurduğu Tevhid örgütü bölündü ve doğu kolu Kürt tarafına geçti. Böyle mi? Bu konuda daha fazla konuşmasam en iyisi.
Ama en azından şunu söylemek isterim; Burada, her şeyden önce, devlet denilen şeyin, falan filan hükümetten bahsetmiyorum, bizatihi devlet denilen aygıtın, ne denli "insansız", gerçekte görünen ideolojisinden dahi azade, ne denli soğuk bir rasyo olduğunu umarım bir parça hissedebilmişizdir. Onların görünürdeki “ideolojileri” için “tarz yapmak” deyimi bir parça daha uygun. Hitler'in bir dünya görüşü yoktu, TSK’nın da yok, RTE’nin de. Onlar dünya görüşü falan değil, dünyayı istiyorlar. Hoffman'ın 21. yy'ın “örgüt devletleri” dediği, misal Ortadoğulu örgütlere de böyle bakmanızı öneririm. Onlar da “küçük dünyaları” istiyorlar. Kendi kitlelerine gösterdikleri millî ya da dinî istikametler, sadece bu yeni nesil hareketlerin tek cihazı olan “çılgın kitleleri”, “çokluk'u” seferber edebilmek için orada tutulan düğmelere dönüşmüş. Gerçekte sahip oldukları kitlelerin de, bu melezleşmiş organizmaya ne kadar uygun, ne kadar esnek olduğunu, ne denli hızlı şekil ve amaç değiştirebildiğini de görebilmek gerekiyor. Bunlara, bu insansız yapılara, insana ait duyusal özellikler yüklemek meğer ne saçma! Hele ki artık bundan sonra. Tersinden, şöyle düşünüyorum, bütün bu satıhı harekete geçiren mekanizma "ülkü" ya da dava" olmadığı için, biz (??) evdeyiz onlar sokakta.
Aklınız duracak gibi oluyor değil mi ? Ama durmasın. Çünkü bu mevzulara 30 yıl öncesinin 2. nesil, gayet de arkaik, siyah-beyaz “doktriner örgüt” mantığıyla bakarsanız; Suriye'de şu anda sayısı 600’e yaklaşan örgüt enflasyonunun (2011 tarihli bir listesi) altında kalırsınız.
Çünkü artık, geçmişin ideal politik savaş düzeninin, karşılıklı kamplara ayrılmış geleneksel "düşman" ya da "dost-müttefik" kavramları içinde düzenli biçimde hareket eden örgütleri, devletleri değil bunlar var. Onlara “1., 2., 3. nesil savaşlar” deniyordu. Şimdi ise 4. nesilden yepyeni bir hareket zemini ile karşı karşıyayız. Hem devletler tarafından hibritleştirilmiş (melezleştirilmiş), hem de bizzat devletlerin hibritleştiği, bir bakıma eski “governmental” sınırların söndüğü, imparatorluğun bu kez kendi altını “öngördüğü” biçimler altında baştan çözerek esneklik kazandığı, kastettiği bu çözülmeyi çok çok uzun bir zamana yaymaktan başka çare de bulamadığı, yeni bir derebeylikler, beylik örgütler, örgüt devletler, Ortaçağ şehir, kasaba, köy, hatta tepe savaşları düzenine girildiğini ufaktan anlamamız gerekiyor. Wikipedia'nın yukarıdaki listesinde gördüğünüz bütün bu örgütler, başlarındaki şeyhler kumandanlar, her biri birer lordluk, birer derebeylik olan bu yapılar sık sık birleşecekler, sık sık dağılacaklar, yön ve saf değiştirecekler, çünkü konu artık gerçekten de “politik istikamet”, “ülkü” ya da “dava” değil, saf surviving. Ortaçağ’daki “dinsel misyon görünümlü savaşlar”ın yerini “politik misyon görünümlü savaşlar” aldı diyebiliriz. Bu durumda aktörlerin altını üstünü sarıp sarmalayan aşırı dinsellik kaçınılmaz. Çünkü bir bakıma, en esnek, en kolay şekil değiştirebilecek, en kullanışlı kılıf. Aralarından bazıları yok olup gidecek, yerine yenileri gelecek, sonra ölen bir şey ertesi hafta tekrar dirilecek... Buna bir çözülme, bitme, tükenme, falanın filanın sonu, imparatorluğun dağılması gibi adlar takmak içinse, acele etmenizi önermem. Ergin Yıldızoğlu yerine, bugünlerde, Umberto Eco'nun Ortaçağ adlı eserini alıp okumanızı daha çok öneririm. “Uzunnn Ortaçağğ”.
Bir de hibrit savaşların karakteriyle ilgili ABD Savunma Bakanlığı’nın sırf bu amaçla kurduğu dev bütçeli Potomac Institute’ü takip edin derim.
Ve de son olarak Potomac Enstitüsü Başkanı Hofmann'ın konuyla ilgili şu makalesi: Hibrit Savaş.
Velhasıl; bu sefer cidden, çok ciddiyetle, çok okumamız, bakmamız, çok kurcalamamız lazım da derim. “Hibrit savaş” dedikleri, görünen yüzüyle baştan aşağı “tiyatro” demek çünkü. Oldukça entrik, alışılmadık biçimde. Bunu hissetmemiş olmak mümkün mü? Üstelik sıkça yapıldığı üzere, metafizik bir “Neden?” sorusuna değil, bu kez doğrudan “Nasıl?” sorusuna; hareketin, hareket eden her şeyin davranışına, izlediği yola odaklanarak bakmak. Bu defa Marx kesinlikle haklı değil çünkü. Yeni bir durum var ortada, eşya başka türlü bir yol izliyor. Filozofların yeterince anladığını ileri sürdüğü eski dünyadan öyle görünüyor ki, çıktık. Yeniden hareket edebilmemiz için, şimdi orada ne olduğunu, biraz durup, yani cidden durup, anlamamız gerekiyor.
Sibel Danende

Hiç yorum yok: