Kölelik ve İslam

IŞİD’in İslam Devleti iddiasıyla ortaya koyduğu uygulamaları, İslam tarihinin ve hukuk anlayışının da bir özeleştiriye tabi tutulması açısından müslümanlara tarihî bir sorumluluk yüklemektedir.
IŞİD'in zalimane uygulamaları, bazı gerçeklerin doğru zeminde tartışılmasına da olanak vermemektedir. İslam’da kölelik, sürekli bir şekilde tüm çağdaş ideolojiler tarafından eleştiriye tabi tutulmaktadır ve bu eleştirilerin (kendi içinde haklı olarak) dozu artmaktadır.
“Sizinle savaşanlara karşı siz de Allah yolunda savaşın, fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden, siz de onları çıkarın. Fitne ise, adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle orada savaşmadıkça, siz de onlarla Mescid-i Haram yanında savaşmayın. Ama savaşırlarsa siz de savaşın. Kâfirlerin cezası işte budur.” [Bakara 190-191]
Öncelikle IŞİD'in cihad ilanı, hem Kur'ân'a, hem de Hz. Peygamber'in (S.A.V) sünnetine uygun değildir. Bakara 190 ve 191. ayetlerde de görüldüğü üzere, ancak ve ancak saldırıya uğramak ve yurtlarından kovulmuş olmak sûretiyle savaşa izin verilmiştir. Bu savaş da, yalnızca insanları yurtlarından kovan ve Müslümanlara saldıran egemen sistemi ile mücadele etmeyi gerekli kılmıştır ki, bu sistem günümüzde emperyalizm üzerinden saldırılar gerçekleştiren kapitalist sistemdir. Oysa IŞİD, zaten kendisi emperyalizmin kıskacında yaşam mücadelesi veren halkları yurtlarından kovup, onları öldürerek, emperyalist düzenin bölgedeki dolaylı ya da dolaysız temsilcisi konumuna gelmiştir. Bu durumu da, Bakara 85. ayet üzerinden ifade etmeye çalışmıştık.
“Şimdi siz yine birbirini öldüren ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkaran kimselersiniz. Onlara karşı kötülükte ve azgınlıkta birbirinize arka çıkarsınız. Onlar size esir olarak getirildiklerinde ise fidyelerini verip onları kurtarırsınız. Oysa onları yurtlarından çıkarmak da size yasaklanmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden kim bunu yaparsa, onun cezası dünya hayatında rezillikten ibarettir; kıyamet gününde de onlar azabın en şiddetlisine uğratılır. Allah, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.” [Bakara 85]
O açıdan IŞİD’in İslam Devleti uygulaması, Kur'ân'a ve Rasûllullâh'ın anlayışına göre meşru değildir. Bu birinci tespitin her zaman aklımızda bulunması önemlidir. Detayları için geçen haftaki hutbemize bakılabilir.
İkinci meselemiz ise; savaş esirleri ve onların köle edilmesidir. Kur'ân ayetlerinin iki boyutu vardır. Birincisi Allah tarafından idealize edilen boyutu, ikincisi ise insanların uygulamalarında pratize etmeye çalıştıkları boyutudur. Yani evrensel değerler ile tarihsel uygulamaların örtüşüp örtüşmemesi durumu...
Kabaca ayıracak olursak; Mekkî ayetler dediğimiz, Mekke döneminde inen ayetler evrensel değerlere, yani İslâm’ın ideal tasavvuruna; Medenî ayetler dediğimiz Medine döneminde inen ayetler ise; Hz. Peygamber'in ve Müslümanların tarihsel pratiğine yöneliktir.
Örneğin; savaş kararının alınması, Müslümanlara saldırıların ve yurtlarından kovulmaları durumunun dayattığı tarihsel koşullara, yani zorunluluklara yöneliktir ve savaşı konu edinen ayetler ondan ötürü inmiştir. Yani aslında savaşmak niyetinde olmayan bir topluluğun, yaşamlarını sürdürebilmek adına zorunda kalışlarıyla savaşa girilmiştir.
Aynı şekilde, esirlik-kölelik tartışmaları da Medenî ayetler de geçmektedir, yani yine tarihsel koşullara tâbidir. Tabii ki bu tarihsel olanı meşru görmek için ortaya atılmış bir sav değildir. Tarihsel olanda dahi, birçok yanlış uygulamalar ve hukukî düzenlemeler İslam Tarihi içerisinde vücud bulmaktadır. IŞİD'in beslendiği kaynaklar da bu tarihsel hukuk kaynaklar ve bu hukukî dayanağa zemin oluşturan mezhepsel yorumlardır.
İslam hukuku denilen hâdise, Hz. Peygamber ve 4 halife döneminden sonra açığa çıkan mezhepler tarafından yorumlanarak, o dönemde oluşturulan saltanatçı devlet yapılarına meşruiyet kazandırmak için kullanılan birer araçtır. Emevîlerle birlikte yeniden açığa çıkan meliklik anlayışı, İslam tarihine egemen olmaya başlamış ve Abbasî ve Selçuklularla devam etmiş; Osmanlılar da ise bu, hanedanlığa dönüşmüştür. Bu süreçte devletlerle uyumlu olan mezhep yorumları kabul görülmüş, uyumsuz olanlar ise sapkınlıkla tekfir edilmiştir.
Bir örnek verecek olursak; erken dönemde İmam-ı Âzam Ebu Hanife, Abbasî melikinin kadılık teklifini kabul etmemiş, iktidara karşı getirdiği sert eleştiriler sebebiyle zindanlara atılmış, sonrasında da öldürülmüştür. O yüzden her zaman demeye çalıştığımız; İslam’ın mücadelesi, Allah'a inananlarla-inanmayanlar arasında değil; Allah'ın melikliği (sahiplikten doğan otoritesi) ile yeryüzü melikleri arasındadır. Bu tarihsel gerçeklikleri de zihnimizin bir köşesinde saklı tutmamız gerekmektedir.
Şimdi asıl meselemize dönecek olursak; kölelik İslam’ın evrensel mesajında tümüyle ortadan kaldırılmıştır. Aynı zamanda ilk dönem Müslümanların kendi pratiklerinde de kaldırılmıştır. Hicretten sonra Medine’de Hz. Peygamber “Muahat” (kardeşlik sözleşmesi) prensibini getirmiştir. Önce köleler azâd edilmiş, sonra azâdlı köleler ile hür olanlar arasında bu kardeşlik sözleşmesini uygulamıştır.
Örneğin azâdlı köle olan Bilal b. Rebah ile hür olan Halid bin Ruveyha; yine azâdlı köle Zeyd bin Harise ile hür Hamza Bin Abdulmuttalip ve yine Zeyd bin Haris ile Hz. Ebu Bekir arasında bu sözleşme uygulanmıştır. Tüm azâd edilen kölelerle, doğuştan hür olanlar kardeş kılınmıştır. Bu kardeşlik, hem mülkiyette hem de mirasta da ortaklığı kapsamaktadır. Yani toplumsal ve ekonomik olarak da eşitlenmişler ve kardeş olmuşlardır.
Sonra yurtlarından kovulmaları ve saldırıya uğramaları gerekçesiyle o dönemin köleci egemen sınıfıyla savaşlara girilmiş, bu savaşlar içerisinde Müslümanlar esir edilmiş ve köle edinilmiştir. Buna mukabil Hz. Peygamber ve arkadaşları savaş koşullarındaki esirlik-kölelik ilişkisini mütekabiliyet (karşılıklılık) esasına yönelik olarak, sadece bu meşrû savaş koşullarında uygulamıştır. İslam hukukunda dahi kölelik, sadece bu meşru savaş koşullarında müşriklerin Müslümanları esir-köle edinmesiyle birlikte mütekabiliyet (karşılıklılık), diğer bir deyişle “mukabele-i bil misil” ilkesi gereğince meşru görmektedir. Oysa ki Kur'ân’da, savaş esirlerinin bile köleleştirilebileceğine yönelik hiçbir ayet yoktur.
Muhammed sûresi 4. ayet bu konuda oldukça açıktır:
“Savaşta kâfirlerle karşılaştığınız zaman, hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp koşulları hafifleyip savaş bitince de, onları ya karşılıksız olarak ya da fidye ile salıverin. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.”
Öncelikle yukarıdaki bir tanımlamaya açıklık getirmek gerekiyor. Boyunlarını vurun olarak kullanılan tanımlama “fe darber rikâb”, yani “boyunlarını darb edin” demektir. Rikab, Beled süresinde de de geçen “fekku regabe” (kölelere özgürlük) ve kölelik olarak da kullanılan regabe (boyunduruk altındakiler) kelimesiyle aynı kökten geliyor ve “kontrol etmek” anlamında kullanılıyor. Boyunduruk altına almak gibi... Darb ise kesmek demek değil, tabiri caiz ise bu bağlamda karantina altına almak anlamındadır. Dolayısıyla “boyunlarını vurun” diye yapılan çevirilerde asıl vurgulanması gereken, “boyunduruk altına alın” şeklinde olmalıdır. Yani Kur'ân'a göre esir almak demek, etkisiz hale getirmek demektir. Onları öldürmeden, savaşmalarına engel olmak temel niyettir. Zaten ayetin devamında da, “savaş bitince bir şekilde serbest bırakın” diye emrediliyor.
Bu ayetten de anlaşılacağı üzere; savaş koşullarındaki esir ve kölelik kavramı iç-içe geçmiş durumdadır. Burada meşru savaş koşullarında “mütekabiliyet” esasına dayalı, esir-köle durumu bir mülkiyet hakkı değil, saklama ve koruma hakkıdır. Hem esir olunanları, hem de esaret altındaki Müslümanları karşılıklı korumak niyeti taşımaktadır.
Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü adlı çalışmasında ne güzel demişti: “Müslümanlıkta köle almak köle olmaktır.”
Peki, esirlerin öldürülmesi konusu ile ilgili kaynaklara bakacak olursak, Peygamber’in esir öldürdüğüne dair bilgiler de mevcuttur. Bunlardan biri Ukbe bin Ebu Maid'dir.
Mekke döneminde Müslümanlara çok ağır işkenceler ederek ölümlerine sebep olduğu için, Bedir Savaşı esnasında esir alınmış ve sonra da asılmıştır. Bu adamın dışında Hz. Peygamber, savaş sona erince bütün esirleri serbest bırakmıştır.
İkinci olarak ise Uhud Savaşı’nda esir edilen Ebu İzzer el-Cemhi’nin idamı söz konusudur. Bedir Savaşı’nda esir düşüp serbest bırakıldıktan sonra, Uhud Savaşı’nda bir kez daha Müslümanlara karşı savaşırken esir düştüğünden ötürü kendisine idam cezası uygulanmıştır.
Esirken öldürülme gerekçeleri, ancak katil olmaları veya sözünden dönerek Müslümanlara karşı savaşa devam etmeleri ile ilgilidir. O dönemde Müslümanların tek bir topluluk oldukları gözden kaçırılmamalıdır. Doğal olarak ilk dönem Müslümanlık anlayışı, günümüzdeki gibi heterojen değildir. Burada Müslümanlardan kasıt, aynı zamanda o dönem yurtlarından sürülen ve haksız yere öldürülen topluluklarına verilen özel bir tanımlamadır.
Son olarak, kadınların ve çocukların köle olarak alınıp-satılması ya da cariyelik gibi müesseseler, ne Kur'ân'da ve Hz. Peygamber'in yaşamında bulunmakta olduğunu belirtelim.
Câriye kavramı, egemen köleci anlayışın bir izdüşümüdür ve maalesef saltanatçı yapının yazdığı İslam hukukunda yer edinmiştir. Ayetlerde, câriye ya da köle olarak çevrilen kavram “alâ mâ meleket eymâne-hum”, yani “elinizin altındakiler” anlamına gelmektedir. Savaş koşullarında kocaları ölmüş, destekten yoksun kalmış, kötü niyetli kimselerin kölesi ve cariyesi olabilecek insanlara, nafakaları (geçimlikleri) olmayanlara yardım etmek niyetiyle yapılmış bir tanımlama ve uygulamadır.
Bir hadiste de Peygamberimiz (S.A.V) “Elinizin altındakilere yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin” buyurmuştur. Nitekim yine savaş bitiminde kadınlar ve çocuklar serbest bırakılmış ya da azâd edildikten sonra Müslüman olanlarla kardeşlik sözleşmesi yahut mehir hakkı tanınarak evlendirilmiş ve hep birlikte eşitlenilmiştir.
Şimdi biz de, hem Kur'ân ayetlerinden, hem de Hz. Peygamber'in uygulamalarından yola çıkarak bir yorumda bulunuyoruz, bugüne kadar gelerek kurumsallaşmış mezhepler, anlayışlar da benzer ayetler ve Hz. Peygamber'in uygulamaları üzerinden çıkarımlarda bulunuyorlar. Burada oluşan farklılık, bakış açılarıyla alâkalıdır.
Örneğin; genel ittifakla mezhepler, savaş esirini, onun öldürülmesini ya da serbest bırakılmasını karşılıklılık esasına dayandırırken, bir de bunun yanına emirin kararını da prensip olarak koymaktadır. Yani bir esirin öldürülmesi nihai olarak en tepedeki karar sahibine, günümüzde devlet otoritesine, IŞİD ve benzeri oluşumlar açısından ise halifeye bağlanmıştır. İşte bu yorumların esasını teşkil eden şey Kur’an ve Sünnet değil, egemen devlet anlayışıdır.
Burada amaç, İslâmî ve Peygamberî duruştan ziyâde, otoritenin devamlılığıdır. Burada melik, kendini Allah yerine koyarak, O'nun adına, O'na ait olmayan bir uygulamaya kalkışmaktadır. İşte bunun adı şirktir. Bu maalesef, çok temel îtikâdî bir mesele olmasına karşın es geçilmiş ve otoriteyi meşru gören din anlayışları, Ebu Hanife örneğinde olduğu gibi, birçok otoritenin dışında yorum yapan insanları ya da toplulukları yok etmiştir.
Şimdi eğer emir ya da halife, “Müslümanların huzuru için bir İslam devletine ihtiyaç vardır, onun için de çevrenizde halifeye biat etmeyen her kim varsa bilin ki onlar Müslüman değildir ve onları bulduğunuz yerde öldürün, boğazlarını keserek etrafa korku salın, kadınlarını ve çocuklarını pazarlarda köle olarak satın, istediğiniz zaman da onlardan istifade edin” derse, mezhepler açısından buna “hayır” demek imkânsız hâle gelmektedir. Çünkü bu fikre uygun yorumlar, ne yazık ki tarihsel olarak da kendine dayanak bulabileceklerdir. Çünkü din, Nemrud’dan, Firavun’dan, imparatorluktan, Meliklerden, devletlerden beri hep egemenlerin çıkarları için kullanılmıştır. Peygamberler, zaman zaman bunun önüne geçebilmiş ama bu sefer de dinin içerisinde onların anladığı anlamıyla yer almayan dayanaklarla, bu egemenlik yeniden türetilmiştir.
İşte bu yüzdendir ki; Allâh’ı, Kur’ân’ı, Peygamber’i ve tabii İslâm’ı anlamak için salt bilgi yeterli değildir. Bu bilgiyi anlamlı kılacak olan asıl anahtar, bu bilgileri bir bilince dönüştürecek bakış açısıdır. Tabii ki zaman zaman bilgi de çarpıtılmıştır ama o bilgileri de çarpıtan, tarihi kendi çıkarların uygun olarak yazan ve yansıtan mülkiyetçi egemen sınıflardır. İşimiz zor ve yolumuz uzun, bunun farkındayız. Ama kendimiz başta olmak üzere herkesten ricâmız, ortak akılla, hezeyanlara kapılmadan, bagajımızda yer alan bilgilerin dayattığı yanlışlıklara düşmeden, gerçekten anlamaya çalışarak, sabır ve sakinlikle meseleleri ele almayı bir alışkanlık haline getirebilmemizdir.
Kapitalizmle Mücadele Derneği

Hiç yorum yok: