Kobanê Direniyor

1
Kobanê’de pazartesi günü doğu cephesinde IŞİD saldırıları çok fazla artmıştı. Tepelerde gözle görülür derecede hareketlilikleri vardı. Çok yoğun bombardımanla, doçka ve havan toplarıyla Kobanê’yi vuruyorlardı. STK tankları tepelerde sıralanmış şekildeydi.
Özedönüş Hareketi, Sulh ve Adalet Hareketi, savaşın çıktığı ilk günden beri sahada yardım çalışmaları yapıyorlardı. Özellikle de yardımın ulaşmadığı alanlara ulaşıyorlardı. Urfalı arkadaşların bölgeyi iyi bildikleri düşüncesiyle, onların konvoyuyla sınır boylarında, Kobanê köylerinden sınırın bu tarafına göç etmiş aileleri ziyaret ettik. Sınırın her tarafı günlerdir endişeli bir bekleyiş içerisinde olan insanlarla doluydu. Sloganlarıyla savaşan Kürt güçlerine destek veriyorlardı. Kimi on günden beridir orada, bir ağacın altına serdiği battaniyesinin içerisinde uyuyarak sabahlamıştı. Mütevazı bir lokma ekmek, domates yetiyordu. Yeter ki Kobanê düşmesin.
Türkiye, onların orada bulunmalarının tehlikeli olacağı düşüncesiyle sürekli onları dağıtmayı ve orantısız gaza boğmayı gelenek haline getirmişti. Onlar yine de tehlikeye ve gaza rağmen oradan ayrılamıyorlardı…
8 Ekim 2014
2
Özedönüş Hareketi, topladığı kurbanları kavurma yapmış ve yaklaşık 5 kiloluk ambalajlara doldurmuştu. Önemli bir kısmını yardımları devamlı kılmak için soğuk hava deposuna bıraktı. Koçberi bir günlük değil ki. Sınırda terk edilmiş harabe evlere yerleşen aileler kendi topraklarından uzaklaşmak istememişler. Yardım dağıtan arkadaşlar, giyecek, yiyecek dağıtıyorlardı. Bizimle birlikte gelen bayanlar, onların yanına gidip, içinde olduğumuz savaşın gerekçesini, hakikatini ve ne yaşadıklarını onlardan dinliyorlarken, harabelerin içinde yaşadıklarını bize anlatan yaşlılar, IŞİD cinayet şebekesinin vahşiliklerine dair rivayetler aktarıyorlardı. Onlara göre, Türkiye hem IŞİD elemanlarının geçişini sağlıyordu ve hem de onlara her türlü teçhizatı, lojistik desteği veriyordu. Yardım adı altında gelen tırlarda ve sınırın sıfır noktasında kısa aralıklarla duran tren, devamlı olarak onlara yardım ulaştırıyordu. Böyle düşünüyorlardı ve bundan dolayı Kürdistan’ın ve hatta batı şehirlerinin buraya taşınmış insanları IŞİD’e yardım edilmesini engellemeye çalışıyorlardı. Gece nöbetleriyle, sürekli sahada sloganlarıyla buna engel olabildiklerini düşünüyorlardı. Şüphelendikleri araçları durdurup, orada olmalarının gerekçesini soruyorlardı.
Doğrusu bu ya, toplama ve ısmarlama bir gücün bir anda bu kadar büyümesi herkesi hayretlere düşürmüyor da değil. Her ülkeden insanların, eski Baas rejimi özel eğitimli güçlerinin ve hatta JİTEM tetikçilerinin bu yapılanma içerisinde söz sahibi olduğu söyleniyor. Ve hatta özel harekât timlerinin IŞİD içindeki gücünün, 30 yıl boyunca yapamadığını Kobanê’de yapmaya çalıştığını da söylüyorlardı. Kurşun sesleri, havan topları, obüsler, uzun menzilli toplar, yer yer patlayan kısa menzilli silahların sesini bastırıyordu.
Tehlikedeydik aslında, IŞİD, orada bulunan insanların tamamına düşmandı. Uçaksavarlarını bize çevirse, neler olacağını tahmin edebiliyorduk…
8 Ekim 2014
3
Orada belli bir süre savunma savaşına katıldıktan sonra, sınırın bu tarafına gelmiş olan orta yaşlı biriyle konuşuyoruz. Birbirimizin dilini anlıyoruz. Az bir şive var ama Kürtçe. Kobanê’de yoğun saldırıların artması üzerine, tecrübesiz savaşçılar tahliye edilmiş. Daha fazla insan ölümünü engellemek için sivilleri ve tecrübesiz savaşçıları sınırın bu tarafına göndermişler. Sınır dediğime bakmayın. Aynı aileden olan insanların arasını ayırmak için emperyalistlerin uydurduğu sınırlar. Kimine göre kutsal, kimine göre kırmızı çizgi ve kimine göre de aynı soydan olan ailelerin arasını ayırmak için icad edilmiş bir zulüm kaynağı.
O sınırların hemen arkasında yoğun bir çatışma var, insanlar içi yanarak izliyorlar.
Kalabalık bir şekilde, yardım dağıtmak insanların onurunu incitebilir düşüncesiyle, kafileden ayrılmak istiyoruz. İzin istiyoruz ve iki tarafın yoğun bir şekilde çatıştığı yere yakın olan köye doğru hareket ediyoruz. O köyün boşaltıldığını ve kimseyi oraya sokmadıklarını söylüyorlar. İnsan Hakları Örgütü çalışanları olarak oraya girmeye çalışacağız. Suruç köylerindeki halk endişeyle ve kimi zaman da acı içerisinde olanları izliyor. Toprak yollardan bahsedilen köye doğru gidiyoruz, ondan önceki köyde jandarmanın bizi o köye bırakmayacaklarını söylüyorlar. Biz de orada duran kalabalığa karışıyoruz. Arkadaşlar, bir fırsatını bulup o hengâmede namazlarını kılmışlar, ben abdest alıp namaz kılıncaya kadar, gitmek istediğimiz köyde yoğun bir askerî hareketlenme oluyor. Askerî panzerler, orada duranlara yoğun bir gaz bombası saldırısı yaparak, onları dağıtmaya çalışıyor. Sonra sıra köy camisinde. Rüzgâr var, gaz bulutunu alıp Kobanê’ye doğru götürüyor. Biz biraz uzaktayız, bize karışmayacakları hayallerimizi boşa çıkarıyorlar ve daha uzaktan bizim tarafa gaz atmaya başlayınca, insanlar araçlarıyla oradan uzaklaşmak için koşuşturuyorlar. Mezarlık, köy ve caminin avlusu bir anda gaz bulutu arasında kayboluyor. Üç arkadaşımız kendilerine araca ulaştırıp, oradan ayrılıyorlar. Kendimizi caminin misafirhanesine atıyoruz. Orada yatıp kalkan Kobanêliler var. İçeriden hemen kapının arkasına bez parçaları yerleştiriyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla burada kalanlar her gün gaza maruz kaldıkları için, tecrübe elde etmişler.
IŞİD saldırıları yoğunlaştırdıkça, asker de o tarlalarda duran halkı dağıtmaya çalışıyor. Ancak fayda vermiyor, gaz dağıldıktan hemen sonra yeniden aynı yerde toplanıyorlar. Gaz arasındaki esaretimiz bittikten sonra arkadaşlarımızla buluşuyor ve Van’dan gelmiş olanların bulunduğu alana doğru hareket ediyoruz.
9 Ekim 2014
4
Van’dan gelenler Boydi Köyü’nde duruyorlar. Durdukları yer ile sınır telleri arasında sadece bir fıstık bahçesi var. Fıstık bahçesi sahipleri neredeyse bir aydır oradaki kalabalığa tahammül ediyor. Toprak yollardan, sapa köy yollarından Boydi Köyü’ne varıyoruz. Yol boyunca çatışmaların sesi daha fazla duyulmaya başlanıyor. Neredeyse hafif silahların sesi bile karanlıktaki sessizliği parçalıyor. Köye vardığımızda Van’da tanıdık simaların önemli bir kısmı orada. Büyükşehir belediye başkanı, ilçe başkanları, gazeteciler, yazarlar, aydınlar hepsi orada. Meşhur olan büyük soba semaver olarak kullanılıyor ve her saat çaylar demli. Çay muhabbeti esnasında çevredeki silah sesleri çok fazla artıyor. Bize dönük patlamalar da oluyor. Doçkaların sesleri üzerimizde yankılanıyor. Hafif silahların üzerimizden geçtiğini hemen fark edenler, duvarların arkasına sığınmamız gerektiğini söylüyor. Kalabalık oraya doluşuyor. Bu esnada panzerlerden yine anonslar yapılıyor. Bununla yetinilmiyor, hemen aşağımızda nöbette olan başka şehirden insanların üzerine yoğun gaz sıkılıyor. Gaz bombalarının sesleri, çatışma seslerine karışıyor.
Birileri durumun acil olduğunu söylüyor. “Kobanê düştü ve oradan çıkmak isteyen siviller sınırda bekletiliyor. Onları kurtarmazsak, hepsi gözlerimizin önünde katledilecek. Bize düşen, acil bir şekilde sınıra yürümek ve ölmek pahasına da olsa onları kurtarmak.” Gecenin karanlığında kim bu haberi getirdi, kim böyle bir karar aldı, belli değil. Çatışmanın şiddetine bakılırsa söylenenler doğru gibi... Aklıselim, “Kardeşim böyle bir şey mi olur, gece karanlığında kimin dost ve kimin düşman olduğunu nasıl anlayacağız? Provokatörler böyle bir zamanda boş durur mu? Acılara yeni acılar katmak isteyenlerin oyununa gelebiliriz. Böyle bir demokratik eylem yapılacaksa da gündüz vakti yapılmalıdır.” şeklinde çıkışlar yaptı. Ancak herkes tedirgin ve endişeli bir bekleyiş savaşı unuttururcasına acımasız. Haber üstüne haber geliyor. Kobanê tamamen düştü… Katliam var… Sınıra gelenler içeri alınmıyor... Bu sonu hazırlayanlar da adeta seyrediyorlar. Ölümleri umursamaz şekilde demeçler veriyorlar. Herkes “Kobanê düşmemeli” derken, onlar düştüğüne dair psikolojik savaş yürütüyorlar. Onlara kalsa şimdiye kadar on kez düştü. Bu psikolojik savaş sinirleri gerdikçe gerdi.
Kaosu, savaşı, hareketi kontrol ve idare etmek gerçekten zordur. Özellikle böyle bir zamanda. Bir taraftan savaşın tam ortasında kalmış gibi silahların üzerimizden uçuşan kurşunları, yakın yerlere düşen patlama sesleri, diğer yandan kaynağı belli olmayan eylem talepleri var. İkilem içerisinde kalmak böyle bir şey olsa gerek. Aklıselim devreye giriyor ve Ankara’da mültecilerin alınması için üst düzeyde görüşmeler yapıldığı ve eğer bir eylem de yapılacaksa, gündüz vakti demokratik sınırlar içerisinde olacağı söyleniyor.
Ancak savaş, orada durmayı zorlaştırıyor… Savaş insanları katletmek üzere planlanmış, bunun içerisinde bizim olmamız bir şeyi değiştirmez. Geren karamsar haberlere ilaveten, artık IŞİD’in Suruc’a da girebileceği endişesi hâkim.
9 Ekim 2014
5
Bir tarafta canilerin Kobanê saldırısı, diğer yandan egemenlerin bize gaz bombalarıyla reva gördüğü yaşam tarzı… Boydi Köyü’nde çaresizliği, zihnin körelmesini yaşayarak görüyoruz. Her şey bitti. Belki de son anlar böyle bir şey. Tel örgünün arkasından sivillerin bağırışları yükseliyor, bu taraftan da akreplerin içerisindeki güvenlik güçlerinin onlara Türkçe küfretmesi. Daha önceki gelişimizde yine bu akreplerden tel örgünün gerisindeki insanlara, Kürtçe anonslar yapılıyordu ve onların tel örgülere yanaşmaması isteniyordu. Dilin gerginleşmesi, aslında yaşamın da bir gerginliğe doğru sürüklendiğinin göstergesiydi.
Dokuza kadar silah sesleri bütün yoğunluğuyla devam ediyordu. Herkes bir an önce orayı terk etme zihinsel hazırlığı içindeymiş gibi duruyordu. Gece 21,30 sıralarında uçak sesleri duyuldu, ancak daha önceki uçak seslerinde göstermelik bazı hedeflerin vurulması algısı hâkim olduğundan kimse umursamadı. Bombardıman başlayınca IŞİD canilerinin saldırılarının ve vurulan hedeflerin ciddiyeti daha iyi anlaşıldı. Ciddi hedef vuruluyordu, silah ve top sesleri kesilmişti. Sadece bombardıman vardı. IŞİD’i İslam’la eşdeğer gören, ruh, beyin ve vicdanı körelmişlerin bu konuyla ilgili atılan mesajlardan rahatsız olduklarını düşünüyordum. Onlar aslında, tamamen IŞİD’in vurulmasından rahatsız olmuyorlardı gerçek anlamda. Kobanê’de süren insanlık direnişinin IŞİD tarafından imha edilmemiş olmasından dolayı bilinçaltındaki ırkçı savrulmaların ruhsalı onları hırçınlaştırıyordu, saldırganlaştırıyordu, öfkelerinden adeta içten içe kuduruyorlardı.
Bütün dünyanın gözleri önünde imha edilmeye çalışılan bir halka, yine dünyayı kana bulayan ABD gibi bir ülkenin yardım eder gibi durması ne kadar acı verici bir hal. Bütün dünyanın gözleri önünde imha olan bir kenttin başka çaresi var mı? Türkiye, sertleşmeden önce sürekli olarak “kardeşlerimiz” dediği Kürt halkı katlediliyor ve onlar tepelerde zırhlı araçlarında bunu seyretmekle kalmıyor, demeçleriyle adeta bu kesimi kışkırtmak için ellerinden geleni yapıyordu. ABD, babasının hayrına binlerce dolarlık bombaları buralara bırakmazdı. Herkes bunu iyi bilir.
Gece yarısına doğru orta yerde bulunan samanların kenarına battaniyelerimiz serip uyumaya çalıştık, ancak soğuktan, uçak seslerinden ve yakın yerden gelen bomba seslerinden uyuyamadık. Saat 4,30 civarı sesler kesilir gibi oldu. Ondan sonraki süreçte sadece çevre köylerinden yükselen ezan sesleri ve toprak üzerinde, battaniyeleri üzerinde namaz kılanların hareketliliğinin sesi hâkimdi. Saat 6.00’da bombardıman yeniden başladı. Biz de uyuyacak bir yer bulmuştuk ve hemen derin bir uykuda adeta kaybolduk. Dünya ile ilişkimiz tamamen kesilmişti.
Sabah, aydınlık ve akşamın puslu kâbusu dağılmış gibiydi. İnsanın, insanlık düşmanı bir emperyalist gücün bombardımanına sevinmesi mümkün mü? Kuşatmayı, başka şekilde kırmanın bir imkânı olabilir miydi? Olurdu, eğer Erdoğan, olaylara hayalleriyle ve tahayyül ettiği dünyanın sanal argümanlarıyla hareket etmemiş ve oradaki güçleri IŞİD ile vurma gibi bir hataya düşmemiş olsaydı, bu sevince de gerek kalmazdı. Kim bilir, Allah’ın bir zalimi başka bir zalim ile imha etmesi de hayatın içinde gerçekleşiyordu. ABD’nin göz yumduğu, uşaklarının beslediği IŞİD yine bu ABD tarafından vuruluyordu. Ne yaman çelişki! Ne şekilde olursa olsun, emperyalistlerin bu topraklar üzerindeki her türlü girişimi kabul edilir değil, eğer bölgenin ırkçı rejimleri buna meydan vermeselerdi, bugün ABD savaş uçakları üzerimizde dolaşır olmayacaklardı.
Güneşli bir gün, sınır boyunca bekleyenler sevinç içindeler. Tepelerden bombardımanı seyrediyorlar. Telefonlarıyla savaşın içindekilerle bağlantı kuranlar da var. Biri yaptığı konuşmadan sonra bize açıklama yapıyor: “Dün birkaç yere asılan IŞİD bayrakları PYD tarafından asılmıştı ve onları tuzağa düşürmek için bunu yaptılar. Onlardan birçoğu bu oyuna geldi ve öldürüldüler. Şimdi yine o bayraklar aşağı indirildi. Kobanê çevresinde, kimsenin tahmin edemeyeceği savunma teknikleri var, IŞİD bundan dolayı başarılı olamıyor. Moralleri yüksek ve kesinlikle kazanacaklarını söylüyorlar.”
Konuşmaları, açıklamaları devam ediyor. Ya kimyasal silah tehlikesi… Ama ben oradan ayrılıp Kobanê’ye bakıyorum. Gazze kadar, Herat kadar, Bosna kadar mazlum duruyor. Zulüm çevresini sarmış ve tıpkı Afgan mücahitlerinin ABD yardımını beklemesi gibi derin bir paradoksun tam da orta yerinde zihinsel bir çaresizlik yaşıyoruz. Gördüklerimizle olayı anlamaya çalışıyoruz. Ancak mümkün mü? Bölgedeki dengeler, uluslararası dengeler, emperyalistlerin bölge üzerindeki hesapları. Anlamak gerçekten zor. Atılan her adımı bile ancak ortaya çıktıktan sonra anlamaya çalışabiliyoruz. Yani sadece sonucun neticeleriyle ilgileniyoruz. Oysa o sürece gelinceye kadar ne merhaleler, hazırlıklar geçirdiğini ve olgunlaştırıldıktan sonra sahneye konulduğunu çok da göremiyoruz. Özellikle, oluşturulmaya çalıştırılan algının perdelediği gerçeklere ulaşabilmek bazen gerçekten zor.
Geriye doğru hareket etmemizi birkaç saat öne alıyoruz… Orada bulunan tanıdıklarla vedalaşıp, yola çıkıyoruz. Sağda asfalt yol, Kobanê önünden geçiyor. Kimseyi o yöne bırakmıyorlar. Sivil Toplum Örgütü olduğumuzu söylüyoruz, kendi aralarından konuştuktan sonra önümüzü açıyorlar. Ya o sınırlarda biriken halkla uğraşmaktan bıktıklarından veya “ne halleri varsa görsünler!” edasıyla önümüzden çekiliyorlar. Hava bombardımanıyla birlikte, IŞİD’in doğu cephesinden saldırısı da kesilmiş değil, uçaksavar ve toplarla şehri adeta yerle bir etmek için saldırıyorlar. Tepeyi aştıktan sonra hemen yol kenarında patlamamış bir havan mermisinin başına toplanmış birkaç asker var. Askerî eğitimin marifetini burada görebiliyorum, birkaç er basit bir nesne inceliyorlar gibi büyük bir mayın mermisinin başında adeta hayranlıkla bakar gibi duruyor. Eğitim almış askerler bunu yapmaz. Çünkü o merminin patlamayacağına dair hiçbir garanti yoktur. Onun direkt sınırın bu tarafında sınır kenarından geçen yola atıldığından kuşku yok. Askerlerin hayranlıkta izledikleri o merminin patlaması durumunda, ne olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. O merminin bir gün sonra fünye ile patlatıldığını, medyadan öğreninceye kadar hep o merminin masum insanlara zarar vermesinin endişesini yüreğimin bir köşesinde taşıdım. Savaş bütün acımasızlığıyla 100-200 metre sağımıza kadar etkiliydi. Savaşın şiddetinden ambulanslar bile 1-2 km gerilere çekilmiş, binaların arkasında bekletiliyordu.
Araçtan inip bir süre oracıkta izledik. Tıpkı tepelerde zırhlı araçların içerisinde, insanlığın ölümünü seyredenler gibi değil ama… Savaşı, ölümü, saldırganlığı neden izlediğimizi tarif etmek mümkün değildi.
O çevrelerde bizden başka kimse yoktu. Orayı geçip Suruç’a doğru hareket ettiğimizde herkesin bize hayretle veya merakla baktıklarını görmüyor değildik. Herkes bir anlam yüklüyordu bizim bu gelişimize. Ama biz ölümü yakından görmüştük. Yolumuz üzerinde Sulh ve Adalet Hareketi’nin çadırı var. Savaşın yoğunlaştığı son günlerden beri Süleyman Kurşun ve Abdulkahhar hoca orada yardım çalışmaları yapıyorlar. Biraz oturduktan sonra hareket ediyoruz. Oradan Süleyman Camii’nin yakınına kurulmuş Öze Dönüş çadırına yöneliyoruz. Kocaman yüreğiyle Mehmet Pala bizi karşılıyor. Oturuyoruz, gölgede yaşananları ve son günlerde ne olduğunu anlamak için muhabbet ediyoruz. Sürekli hazır olan çay, Kobanê göçmenlerine ikram ediliyor. Semaverin üzerine su alınıyor, biz kaynayıncaya kadar hemen yakında olan camiye gidiyoruz. İçeride mülteci dolu. Bir iki tanesi elindeki bilgisayarla olayları takip ediyor, diğerleri ya uyumaya çalışıyorlar veya endişeli bir bekleyiş içindeler.
Çadırın yanında çay muhabbetinde, sistemle bütünleşen çevrelerin çarpıklığını, pastayı kaybetmekten endişelerini, çarpıklıklarını, yalan ve hile üzerine bina ettiklerini politikalarını, savaşı, çaresizliği, Türkiye’nin değişen yüzünü konuşuyoruz. Azadi, Sulh ve Adalet hareketlerinin, Öze Dönüş’ün, Mazlumder’in mazlumiyet karşısında sürekli sahada olmasının takdir edilir bir duruş olduğunu konuşuyoruz. Adil, onurlu, özgün, özgür bu duruşun tam da inandığımız değerlerin kendisi olduğunu sahada görebiliyoruz.”
13 Ekim 2014
Yakup Aslan
Van Mazlumder Başkanı

Hiç yorum yok: