Gaye Yılmaz-Selim Yılmaz Söyleşisi

İştirakî: Öncelikle sizi tanımayanlar için kendinizden biraz bahseder misiniz?
Gaye Yılmaz: Bir yandan bilimsel çalışmalar yürüten biri olmakla birlikte ben kendimi her zaman öncelikle bir aktivist olarak tanımlıyorum. Hoşuma gitmiyor “akademisyen” demek ama Boğaziçi Üniversitesi’nde eleştirel iktisat dersleri veriyorum. Asıl olarak da herhâlde son 20 yıldır bir aktivist olarak emek ve doğa konularında çalışmalar yürütüyorum. Suyla olan ilişkimi bence öncelikle kendimi tanıtırken burada anlatmam iyi olur diye düşünüyorum. Doktora tezimi suyun metalaşması üzerine yazdım. Suyla kurduğum ilişki benim esas olarak buradan geliyor. Sadece su değil, sonrasında tezin ardından, suyun metalaşmasının yanı sıra soluduğumuz havanın metalaşması konusuna, karbon ticaretine de girdim. Gaye Yılmaz özetle bu.
İştirakî: Yaptığınız hem doktora çalışması hem de onunla ilgili yayınladığınız bir kitabınız var, Suyun Metalaşması: Kıtlığın Nedeni Kıtlığa Çare Olabilir mi? (Evrensel Yayınları, 2013) başlığıyla. Özellikle o kitabınızda da çok vurgu yaptığınız bir husus var. Suyun metalaşmasının sonuçları, diğer ürünlerin metalaşmasından daha farklı olacak diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Gaye Yılmaz: Su, bütün diğer metalardan farklı olarak, insanlar tarafından yapılan üretim var olalı beri bütün üretimlere o veya bu oranda dâhil olmuş bir girdidir. Hiçbir üretim söyleyemezsiniz ki bu yapılırken içinde su olmasın. Öyle bir üretim yoktur ve bu, bir tek su için doğrudur. Benzer bir durum hava için de kısmen geçerlidir ama suyu görüyoruz, doğanın içinde bir unsur ama hava bizi sardığı için onu ayrıca “şudur” diye gösteremiyoruz. Neden onun metalaşması diğer ürünlere göre farklı olacak? Kendisi bir girdi olarak üretime giriyordu, metalar üretilirken kullanılıyordu. Fakat ilk defa suyun kendisi bir meta hâlini alıyor. Tüm metaların ortak özelliğinden dolayı suyun metalaşması farklı sonuçlara yol açacak bir şeydir. Farklı toplumsal biçimlerde insanın çalışmasının iki tane sonucu olabilir; bir tanesi üründür.
Şuan sizinle yaptığımız şey bir ürün üretmektir. İnsanlık için yararlı bir şey yapıyoruz. Yaptığımız öyle bir şey ki; dünyada yedi milyar insan var ve bu çalışmayı kime götürürseniz götürün, bu bir fayda ifade eder. Biz buna ekonomi politikte kullanım değeri deriz. Bunun karşılığında bir para ilişkisi, piyasayla kurulan bir ilişki yoktur. Bunda “gereğinden fazla, ihtiyaçtan fazla, çok miktarda yapalım” diye bir gayret yoktur. Aynı üretim bir başka biçimde de yapılabilir. İşte o zaman nicelikler, miktarlar girer devreye. Eğer para karşılığında yapıyor olsaydık şu yaptığımız şeyi çok daha fazla miktarlarda yapma çabası içinde olurduk. En azından bize bunu yaptıran patronlar öyle bir gayret içinde olurdu. Değişim değeri üretmek, meta üretmek bunu gerektirir. Şöyle bir soyutlama yapalım: suyun metalaşması dediğimiz anda, bir-iki tane kapitalistten bahsetmiyoruz, kâr odaklı bir üretimden bahsediyoruz. Su kaynağından alınacak, belli merkezlerde depolanacak, piyasada satılacak, kanallarla bir yerlere gönderilecek... Böyle bir sistemden söz ediyoruz. Bunda kâr olduğunu gördüğü anda, arılar gibi binlerce, on binlerce kapitalist o alana üşüşecek. Dolayısıyla bu soyutlamayı yapmadan suyun metalaşmasının sonuçlarını tahlil edemeyiz, hayal kuramayız, nasıl bir şey olacağını düşünemeyiz. Bir tek nehirden mi söz ediyoruz. Binlercesi aynı anda o nehre üşüştüğünde bir sene sonra o nehir yok, boş bir nehir yatağı var ve belki küçük küçük kendine havuzcuklar, barajcıklar yapmış olan binlerce kapitalist var. Ama o barajların da ömrü yok. Nehir kuruduktan sonra barajın kuruması an meselesidir.
Doğanın kendi çevrimi öyle bir olay ki; bir tahammül derecesine kadar hiçbir şey yokmuş gibi doğa bize vermeye devam ediyor. Ama her doğa parçasının tahammül derecesi de farklı. “Standart”, “onda beş” diyeceğiniz bir şey değil. Hindistan’da büyük bir nehir üzerine altı tane baraj yapılıyor. Nehirde hiçbir sorun yok, debisi bile değişmeden gürül gürül akmaya devam ediyor. Yedinci baraj yapılıyor, baraja su tutuluyor. Su tutma işlemi bitip baraj dolduktan sonra bir bakılıyor ki artık nehir yok. Nehir kurumuş, içinde yürünebiliyor. Yürünen bir nehrin ortasında yedi tane baraj gölü var. Bu bir tek nehir üzerinden anlatmaya çalıştığım bir örnek.
Suyun metalaşması dediğimiz anda bütün su varlıklarına bu hücum yaşanacaktır, hatta yaşanmaktadır. Mesela biz Suyun Ticarîleştirmesine Hayır Platformu’nda bildiri dağıtırken Karadenizlilere rastladığımız da oluyordu. Verdiğimiz bildirileri "biz de sular öyle çok ki, hiç bitmez” diyerek almak istemiyorlardı. Hâlbuki HES’lerden (Hidroelektrik Santrallardan) sonra Karadeniz’de kuruyan derelerin aynısı şu anda Ege’de ve Akdeniz’de de var. HES’lerin ve barajların aşırı olarak yapıldığı her yerde bu kurumayı, çölleşmeyi, azalmayı görüyoruz ve bu kaçınılmaz.
Kitapta kullandığım başlık şuydu: “Kıtlığın Nedeni Kıtlığa Çare Olabilir mi?” Televizyon kanallarında insanî kullanımı eleştirenleri görüyoruz. “Suyu korumak için dikkat edin, dişlerinizi fırçalarken musluğu açık bırakmayın, haftada beş kere duş alınmaz, bir kereyle yetinin. Çamaşırlarınızı idareli kullanın, on beş günde bir çamaşır makinasını kullanın...” vs. Herkes de kendini suçluyor. Benim seksen yaşındaki annem klozeti az açıp oradan su tasarrufu yapmaya çalışıyor mesela... Bilmediğimiz şeyler var çünkü.
1960 yılında OECD[1], OECD ülkeleri içindeki su kullanımlarını analiz ediyor. 1960’daki su kullanımının sadece %12’si sanayiye ait. 2000 yılındaki verilere göre ise; sanayinin toplam tüketim içindeki payı %60. Yani toplam tüketimin %60’ı halka değil, endüstriye ait. Ben bunu söylediğimde insanlar hemen, “Ama endüstride bizim için üretim yapıyor” diye karşılık veriyor. Hayır, öyle bir şey yok, bizim için üretim yapılmıyor. Eğer endüstri bizim için üretim yapsaydı, markete gittiğimizde satın almak, para ödemek zorunda olmazdık. Dolayısıyla sadece parası olanın erişebildiği üretimler yapılıyor. Kaldı ki ülkelerin ve halkların tepesinde patlayan bombalar bizim için mi üretiliyor? Silâhlar, tanklar, tüfekler halklar için mi üretiliyor? Ağır sanayi dediğimiz olay ihtiyaç mıdır? Değil! Dolayısıyla endüstri dediğimiz zaman, evet, insanların ihtiyacı olan bir şey de var, gene de ihtiyacı aşan bir üretim söz konusu. Mesela bugün fiyatı beğenilmeyen veya son kullanım tarihine kadar satılmamış olan şeyler imha ediliyor ama dünyada açlıktan ölen bebekler var, biz biliyoruz. Dolayısıyla kapitalizm bizim için üretmez, halk için üretmez, kâr için üretim yapar. Bu yüzden endüstriye ve sanayiye yönelik böylesi bir eleştiri geliştiriyorum.
Bambaşka bir üretim olabilirdi. Ne olabilirdi? Her şey ürün olarak üretilirdi, yani sadece kullanım değerleri üretilirdi. Kim ihtiyaç duyuyorsa o kullanım değerlerine hiçbir bedel ödemeden, ondan bir karşılık beklenmeden sahip olabilirdi ve ihtiyacını giderirdi. Böyle bir durumda ne hırsızlık olurdu, ne kıskançlık, ne de açlık. Başka bir şey tarif ettiğimi biliyorum. Bile bile yapıyorum bunu ve insanlar buna “ütopya” dese de aslında değil. Olabilecek, hatta bugünkü şizofrenik sistemden çok daha fazla olabilecek bir şeyden söz ediyorum. Yani “şu olmaz sistemi” bile normalleştirmişiz, hatta sanki “başka türlü bir şey olamaz” gibi düşünüyoruz. Benim söylediğim, çok daha olabilir bir şey. Neden olmadığına şaşırmak lazım, “nasıl olacak?” diye kara kara düşünmek değil de, “neden olmuyor?”u düşünmek lazım.
İştirakî: Su bitmek bilmeyen bir doğal kaynak ve suya bir bedel ödemediğiniz zaman onu çok daha fütursuzca kullanıyoruz” söylemi sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Bu söylem, “suya bir şekilde bedel koymalıyız ki...” cümleleriyle devam ediyor. İzahı zor olan; yaşadığımız sistem içerisinde, bütün değerlere para verip alma gibi bir alışkanlık içerisinde, su kıtlığından söz edildiği anda herkesin, “ben o zaman suyu az kullanmalıyım. Hem böylelikle az para ödeyeceğim” deyip, bir tasarruf önlemi alma yanlışına düşmesi.
Gaye Yılmaz: Aslında toplumun algıları o kadar köreltilmiş durumda ki; mesela “bir şey alıyorsam bedelini ödemek zorundayım” diye düşünen aynı toplum, bedelini ödediği şeyi neden alamadığını sorgulamaz.
Şunu kast ediyorum; hepimiz her şeyde vergi ödüyoruz. Vergilerimizi ödüyoruz ama karşılığında hiçbir şey almıyoruz. Şimdi bu da, “bir şey alıyorsam bedelini ödemek zorundayım” düşüncesinin aynısı. Öyle değil mi? Bedelini ödüyorum karşılığında hiçbir şey almıyorum. Neden? “Yol yapıyoruz” diyemezler, yoldan geçerken para ödüyorum. “Köprü yaptık diyemezler”, köprüye para ödüyorum. “Enerji üretiyoruz” diyemezler, enerjiyi parasıyla satın alıyorum. Attığım çöpe bile para ödüyorum. Atık suyum için bile para ödüyorum. “Eğitim yapıyoruz” diyemezler, ona da para ödüyorum. “Ama sağlık” diyemezler, onu da parayla satın alıyorum. “Biz şunu yaptık da o yüzden bu vergiyi aldık” diyebilecekleri hiçbir şey yok ki… Ama ben para ödüyorum ve sorgulamıyorum; “ben bu parayı ne için ödüyorum? Karşılığında bana hiçbir şey verilmiyor” demiyorum. Ama konu su olduğunda, “alacaksam bedelini ödemek zorundayım” diyorum. Bu, çok ters, çarpık bir mantık. Halkın önce bunu anlaması lazım. Önce “ben o vergiyi ne için veriyorum?”u sorgulaması lazım. “O kadar vergi ve karşılığında hiçbir şey verilmiyor” demesi lazım. Ve gerçekten hiçbir şey verilmiyor. Üstelik de ödediğimiz vergiler bize TOMA suyu, gaz bombası, gerçek bomba, silâh mermisi olarak, ayakkabı kutularındaki paralarla başkalarına aktarılarak geri dönüyor. Yani insanlığa zarar vererek kullanılıyor. Sadece bize bir şey verilmemekle kalmıyor, bir de zarar veriliyor. Para ödeyerek zarar görüyorum. “Beni biraz dövsene” deyip para vermek gibi bir şey bu. Bizim verdiğimiz vergiler aynen böyle. “Ben çıkarıp size para veriyorum, beni biraz döver misin?”
Dünyada bugün insanların ödediği vergilerin tam karşılığı bu. Şimdi üstelik başka bir şey daha var; eğer herkes ihtiyacı kadar olan suyu alabilseydi ve kullanabilseydi, su kıtlığı diye bir şey olmazdı. İddia ediyorum, olmazdı. Ben bir iktisatçı olarak iddia ediyorum, su kıtlığı olmaz. Ama neyi kastediyorum? Su sadece onu kullanım değeri olarak kullanacaklara verilecek. Böyle bir kriteri var. Çok basit bir cümleyle, bu, aslında kapitalizme bir reddiyedir. Bu dediğimin olabilmesi için bir alt-üst oluş gereklidir. Su kaynaklarımız var. “Nasıl bir su yönetimi?” diye bir soru soruyorum.
“Su; sadece onu kullanım değeri olarak kullanacak olanlara ihtiyacı kadar verilecek” dediğim anda hiçbir şekilde kâr için üretim yapan şirketlere su vermezsiniz, veremezsiniz; kullanım değeri üretme şartı var. Suyu nasıl bir yere verirsiniz? Kâr için üretim yapmıyor, bir imalat var -halkın ortak, komünal üretim alanı orası- halk için üretim yapıyor, ihtiyaç olan, gerekli olan neyse onu üretiyor; bomba değil, silâh değil; gıda, tekstil, enerji veya ilâç üretiyor. Ama bu üretimi kâr için yapmıyor. Üretilen hiçbir şeyi aşırı miktarda da üretmiyor. Parayla da satmıyor. Kullanım değeri böyle üretilir; para olmayacak, piyasa olmayacak, ihtiyaçtan fazlası üretilmeyecek. Ben halkım; içmek, temizlenmek, hijyen için benim de suya ihtiyacım var. Ne kadarsa, ihtiyacım kadarı bana da verilecek. Böyle bir durumda ne su kaynakları kurur ne çölleşme olur ne de kuraklık yaşanır. Çok uçuk bir şey söylediğimin farkındayım ama bu aynı zamanda bir gerçekliktir.
İştirakî: Su yönetimi konusunda iyi uygulamaların başında sayabileceğimiz bir Dikili Belediyesi örneği[2] var. Fakat gelinen süreçte Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven için çok ciddi davalar açıldı, kaldı ki kendisi şu anda görevde de değil. Yeni dönemde de aday gösterilmeyen bir belediye başkanı… Dikili’de neler oldu?
Gaye Yılmaz: Yanılmıyorsam, 2009 yılında Zaragoza’da alternatif bir su forumu yapıldı. Forumda 12 Eylül Cehenneminde Dikili Ütopyası başlığıyla bir sunuş yaparak Dikili’yi anlattım. Sonrasında uluslararası kitaplara konu oldu ve Dikili olayını daha detaylı yazdım. Uluslararası su konusunda mücadele yürüten örgütler, dernekler Dikili örneğini dünyada tek olarak tanımladılar. Dikili, su yönetiminde dünyada en iyi örnek olarak görüldü. Kerala Eyaleti başta olmak üzere Hindistan’da bir sürü örnek var. Çeşitli yerlerde su yönetimi ile ilgili örnek alınması gereken güzel uygulamalar var. Dolayısıyla Dikili bu anlamda tek değil. Ama bütün bu güzel örnekleri bir araya getirdiler ve dediler ki, “Dikili’den daha ileri bir örneğimiz yok”. Uruguay’da, Venezüella’da su bir insan hakkı olarak anayasada tanımlandı. Güney Afrika’da çok ciddi mücadelelerin sonucunda anayasada tanımlanmakta kalmadı, Dikili’ye benzer bir uygulama başlatıldı. Düşük miktarda, bir ton su, bedava olarak verilecek.
Fakat Dikili’nin farkı, bunu çok erken, daha suyun metalaşması bile gündemde değilken, su henüz sadece katkı payı ödeyerek edindiğimiz, hâlen kullanım değeri özelliklerini üretim açısından koruyan bir durumdayken, Dikili’de bunun başlamasıdır. Dikili Belediyesi, 12 Eylül’ün hemen ardından, 1983’den başlayarak, tam askerî darbenin bütün ağırlığıyla hissedildiği dönemde yalnızca su alanında başlatmadı bunu, sağlık alanında da başlattı. Bu yüzden de davalar açıldı. İzmir Tabip Odası’yla ilişkilendi ve her hafta sonu tabip odasından hemşire ve doktorlar geldi. Doktorlara dediler ki, “biz size iki yarım gün tatil olanağı verelim, siz de bize o iki yarım gün halka bedava tarama, sağlık ve ilâç temini vb. hizmetleri verin.” Tomografinin fiyatı 1 Lira, ultrasonun fiyatı 1 Lira gibi... Dikili bunu 1983’ten beri yapıyor. Toplu taşımayı da parasız hâle getirdi. Hayatımda hiç böyle bir şey görmedim; belediye otobüsüne biniyorsunuz ve iniyorsunuz. Bilet yok, akbil yok, hiçbir şey yok. Dolayısıyla bunları bir bütün olarak görmek lazım. Yalnızca su konusunda değil. Orada halkçı bir yönetim anlayışı mevcuttu, onun için de örnek oldu.
Aynısını yapmak büyük metropollerde çok kolay değil. Ama imkânsız hiç değil. DSİ’de ilerici-devrimci bir yönetim olsaydı, Gaye Yılmaz olarak benim de şöyle bir önerim olurdu; Dikili gibi belli bir ton suyu halka bedava vermek… Bütün sanayii şirketlerine yüksek fiyatlama yapmak, yüksek fiyatlamayla sanayi şirketlerinin her birini atık sularını arıtarak kullanmaya zorlamak, tarıma bedava veya çok düşük katkı fiyatıyla vermek. Çiftliğin büyüklüğüne göre… Geçimlik tarım yapana bedava vermek, kâr amaçlı tarım yapana yine piyasa fiyatıyla vermek. Bu tarz bir dengeleme devreye sokulabilir. Kapitalizm içi, sistem içi bir şeydir bu önerdiğim. Lüks malikânelerin havuzları bedava olmamalı. O da konut suyu, evsel kullanıma girer ama havuz suyu kullanımı bedava olamaz. Dolayısıyla halkın kişi başına su tüketimi sınırlanacaksa, gecekonduda yaşayan kişiyle en lüks semtte, malikânede yaşayan kişinin toplum gözünde bir farkının olmaması gerekir. Sabancı da ayda beş ton su alabilir, gecekonduda yaşayan bir ailenin de ayda beş ton hakkıdır ve bir bedel ödemeden kavuşabilmelidir. Bunun üstünde su talep edenlere piyasa değerinde, hatta mümkünse daha üst bir fiyata verilebilir. Daha üstü dediğim, yapay fiyatlama olsun, piyasanın üstünde fiyatlandırılsın; asıl bu caydırıcı olacaktır, asıl tasarrufu zorlayacak olan budur.
Ben bir sosyalistim. Bana düşmez, sistem içi öneri yapmak. Ama eğer DSİ’ye bir öneri yapacaksam, sistem içinde kalmak zorunda olduğumun farkındayım. Bu dediğim de sistem içinde kalarak yapılmış bir öneri. Yani bu ütopya değil, tam tersine yapılabilecek bir şey. Enerji şirketlerine su temini: yani HES’ler için su ancak enerji bir kullanım değeri olarak üretilecekse, kabul edilebilir. Onun dışında hangi bedeli öderlerse ödesinler, kendilerine hiçbir şekilde su tahsisatı yapılmamalı. O enerji kullanım değeri olarak üretilecekse, verilecek su ve piyasa fiyatından verilecektir. Çünkü bu üretim, kâr amaçlı bir üretimdir. Benim önerilerim naçizane böyle olurdu ve böyle bir durumda su kıtlığı, çölleşme, kuraklık olmazdı. İddia ediyorum olmazdı.
İştirakî: Türkiye’de alternatif olarak (alternatif su forumu tartışmaları da yaşandı ama son durumda karşı bir su formu gerçekleşti) Karşı Su Forumu gerçekleşti. Karşı Su Forumu sürecinde Dünya Su Forumu diye bir yapılanmayla da tanıştık. İlk o dönemde, meslek odaları, STK’lar su mücadelesi ile ilgili daha ciddi, kamuoyuna ses getirecek çalışmalar yapmaya başladılar. Öncelikle dünya su forumları nedir, neye hizmet ederler ve Türkiye’de yapılmasının Türkiye özelinde nasıl bir anlamı vardır?
Gaye Yılmaz: Kapitalizmin 1966 yılı içinde girdiği, kâr oranları düşüş eğilimi dediğimiz ciddi bir krizi var. Bu krizden çıkma adına, gerek temiz havanın, gerekse suyun metalaşmasının ilk adımları altmışlı yılların sonu, yetmişlerin başlarında atılıyor. Mesela dünyadaki ilk ciddi su kurumu diyeceğimiz IWRA - Uluslararası Su Kaynakları Birliği 1972’de kuruldu. Temiz havanın metalaşmasının ilk önermesi, 1968 yılında Kanada’da bir akademik makalede yapılıyor: “Temiz hava da diğer mallar gibi alınıp satılabilir” deniyor. Bunun hemen arkasından, yetmişli, seksenli yıllarda Birleşmiş Milletler’in çeşitli kurumlar, konseyler üzerinden, su ile bağlantılı attığı adımlar var. Ama 1996 yılında IWRA’dan Birleşmiş Milletler’e bir öneri gidiyor. 1972’de kurulan IWRA Birleşmiş Milletlere diyor ki, “Derhâl bir dünya su konseyi kurmanız lazım”. Ve WWC diye bildiğimiz Dünya Su Konseyi 1996’da kuruluyor. Kurulduğu yılda bir forum oluşturuyor. Çünkü forumlar, dünyada halklar tarafından kendilerine yakın, onlar için çalışan yapılar gibi görünür. Dünya Su Konseyi, kendisini konsey olarak sunmak yerine bir forum olarak sunmayı tercih ediyor ve kendi içinde bir forum oluşturuyor. Bu forum Dünya Su Forumu adını alıyor. Gerçekten de pek çok sivil toplum kuruluşu (Non Governmental Organization-NGO dediğimiz yapılar), bunu iyi bir şey zannederek Dünya Su Forumu’nun içinde yer alıyor. Çeşitli forumlarla, üç yılda bir düzenlediği uluslararası toplantılar yapıyor (2009’da İstanbul’da yaptı, ondan öncesi de var).
Forumun amacı, kamuoyunda suyun metalaşmasını destekleyen bir algı, bir onay yaratmak. Bunu büyük ölçüde başarıyorlar. Çünkü çok büyük forum kampanyaları, aylar öncesi reklamları, duyuruları başlıyor. Televizyon, medya ve yazılı basın onlara açık... Bu çok gerekli, kaçınılmaz, zorunlu bir durummuş gibi halkın ve toplumun algısı ilk olarak değiştirilmeye çalışılıyor. Şirketlerle uğraşmıyorlar, çünkü şirketler şunun farkında: suyun metalaşması istisnasız bütün şirketlerin çıkarına olan bir durum. Sadece su şirketlerinin değil, bütün sektörlerin, bütün şirketlerin çıkarına...
Dolayısıyla Dünya Su Forumu böyle bir işleve sahip. Önemli bir yapı. En büyük forum yöneticilerinden biri, Fransız şirketi Suez. Son derece ilginç girişimleri var Suez’in. Mesela yenilenebilir enerjide öncülerden biri bu şirket; HES, RES (Rüzgâr Enerji Santrali), GES (Güneş Enerji Santrali) bunların kurulumunda öncü ama Suez aynı zamanda en kirli üretimlerin de öncüsü. İkisini eşzamanlı olarak yapıyor. Çünkü Suez şunun farkında; eğer atmosfer kirletilmeye devam etmezse, atmosfer gerçekten temizlenirse, Kyoto’nun “hedefine” ulaşılırsa, elindeki karbon kredileri birer tuvalet kâğıdına döner, değer kaybeder. Değer kazanabilmesi için kirliliğin artarak sürmesi gerekiyor. Onun için Suez bir yandan yenilenebilir enerji yatırımı yapıyor, karbon kredilerini kasalarına dolduruyor, öte yandan o karbon kredileri değersizleşmesin diye kirleten yatırımlar yapıyor. Suez gibi devasa firmalar bu forumun başındalar. Sadece Suez değil, onun gibi bir sürüsü var. Türkiyeli firmalar da giderek büyüyüp bunların içine dâhil oluyorlar. Forum yapıları önemli. Bunların çabalarının teşhir edilmesi de çok önemli.
Selim Yılmaz: Karşı forum – alternatif forum ile ilgili ben bir iki şey söyleyeyim. Küreselleşmeye karşı çalışma grubunu oluşturan ekip olarak Türkiye’de Beşinci Dünya Su Forumu yapılacağını öğrendiğimiz anda Su Politik diye bir çalışma grubu oluşturduk. Bu oluşumda sendikalar, meslek odaları, siyasal parti ve oluşumlar, dergi çevreleri de yer aldı. Bu oluşumla 2008 yılının Mart ayında su mücadelesi yürüten on iki ülkeden on sekiz vatandaşın katılımıyla üç günlük bir sempozyum gerçekleştirdik. On sekiz vatandaşın içerisinde Oscar Olivia[3] bile vardı ama son dakikada anarşist diye hakkında tutuklama kararı çıktı ve bu sebeple uçak biletini almamıza rağmen gelemedi. Bu arada biz böyle bir süreci örgütlemeye çalışırken DİSK, KESK, TMMOB, TTB ile görüşmeler yaptık ve süreci birlikte yürütmek istedik. Ülkemin koca koca örgütleri bu işe çok sıcak bakmadılar. Ama gerek TTB’den gerek DİSK, KESK ve TMMOB’dan, konfederasyon olarak olmasa da, çeşitli katılımlar gerçekleşti. Örneğin Birleşik Metal’in genel başkanı ve SES genel başkanı geldi. TMMOB’a bağlı 23 tane oda bu oluşumun içinde yer aldı. Tabii bu ilginç bir durum yarattı. Düşünün; DİSK’in çok sayıda sendikası oluşumda yer alıyor ama DİSK yok, TMMOB’a bağlı bir sürü oda var ama TMMOB Genel Merkez yok. Biz böyle bir çalışmayı gerçekleştirince, Türkiye’de sol camiada, odalara, sendikalara, siyasal yapılara su ile ilgili bir gündem meselesini getirmiş olduk.
Yapılan toplantılar neticesinde, yürütmesinde TMMOB, DİSK, KESK, TTB ve Su Politik çalışma grubunun da olduğu bir platform oluşturuldu. Bence çok iyi bir deneyimdi. Platform içerisinde emekten yana olduğunu düşündüğümüz tüm yapılar; siyasal partiler, dernekler, dergi çevrelerinin içerisinde olduğu bir yapı oluşturulmuş oldu. Biz Su Politik olarak bu platformun içine girdiğimizden beri su mücadelesinin antikapitalist mücadele olarak görülmesi gerektiğini, mevcut sistem aşılmadan su sorununun çözülmesinin mümkün olmadığını yurtdışında yaptığımız yazışmalarda da saklamadan dile getirdik.
Gaye Yılmaz: Ancak bunu dile getirirken, “siz de bu ruhla bunu yaparsanız biz de sizinle ittifak yaparız” demedik. “Biz böyleyiz, ama mücadele noktasında sizinle ittifak yaparız” dedik. 15 Mart’ta Kadıköy’de yapılacak yürüyüşe üç gün kala dünyadan bir mesaj geldi. Bu bütün yazıştığımız örgütlerin en önde geleni şöyle bir not yolladı: “Bütün dünyadan 300 kişi olarak oraya geliyoruz ama gördük ki sizin antikapitalist bir perspektifiniz var, biz mitinginizde sizinle yürüyemeyiz biz antikapitalist değiliz. Bunun iyi bir durum olmadığını düşünüyoruz.” Bunun ardından ben de bu epostayı diğer örgütlere yönlendirerek, “böyle bir eposta geldi, toplamda yüz küsur örgütsünüz, hepiniz mi böyle düşünüyorsunuz?” diye sordum. Sadece beş yerden cevap geldi. Ardından sansür uyguladılar ve bize başka cevap gelmedi. Beş cevap veren ülkenin dördü, “evet biz de böyle düşünüyoruz” dediler ki bu ülkeler Kanada, Amerika, Hollanda ve Almanya idi. “Bugün değilse ne zaman antikapitalist olacağız!” diyen tek bir ülke vardı: Güney Afrika.
Bu 300 örgüt hakikaten buraya geldi. Ama ne yaptılar? Bu üç yüz örgütün iki yüz-iki yüz elli tanesi resmî foruma (Dünya Su Forumu’na) katıldı. Elli tanesi göstermelik olarak bizim çalışma gruplarımıza (workshop) geldiler ama konferansımıza katılmadılar. Hatta patron ilişkileri o kadar gelişmiş ki, Bolivyalı ve Filistinli arkadaşlara, “yarın bizim konferansımızda sizden de bir sunuş gerekiyor, rica etsek yarın sunuma katılsanız?” dedik. “Önce patrona sormalıyız” dediler, şaka yapıyorlar zannettim. Sonra baktım, biri bir Alman’ı çağırdı, diğeri bir Hollandalıyı ve katılıp katılamayacaklarını sordu. Patronlarının “hiçbir yere ayrılmıyorsunuz, bize lazımsınız” dediğini ilettiler. Çünkü onların yol ve otel paralarını Alman ve Hollandalı ödemiş, dolayısıyla gelmediler, gelemediler.
İştirakî: Emek hareketleri neden bu işle doğru dürüst ilgilenmiyor? Bir grup bunu salt çevreci bir hareket olarak görüyor?
Gaye Yılmaz: Bu konuda benim eleştirim hem çevre hareketine hem de emek hareketine yönelik olacak. Her iki taraf da şu hataya düşüyor; emek hareketi, “çevre konusu yan konudur, yani evet ilgilenirim” diyor ama kerhen. Böyle demese de böyle yapıyor. Çevre hareketleri, “en önemlisi çevre mücadelesidir” diyor ve “emek hareketiyle ittifak kurmak, ilişkilenmek mümkün” diyor ama kerhen. Çok yanlış bir yaklaşım, iki taraf için de çok hatalı.
İnsanın kendisi de doğanın bir bileşenidir. İkisi arasında bir üstünlük ilişkisi kurulamaz. Ama şöyle bir gerçeklik var: insan doğayı koruyabilir ama doğa emeği koruyamaz. Emek doğayı koruyabilir. Sistemi alt üst eder, değiştirir, dönüştürür ve doğayı koruması altına alır. Farklı bir toplumsal sisteme geçerek… Bunu bir tek emek yapabilir. Ama doğa aynısını yapamaz, emeği koruyamaz. İşte bu yüzden ikisi arasında bir hiyerarşiyi reddediyorum. Yoktur böyle bir hiyerarşi… İkisi de aynı yerin üyesidir, ikisi de doğanın içinden çıkmıştır. İkisi de doğadır. Ama bunun görülmemesi, bunun anlaşılmaması; hele emeğin bu konuyu önemsiz, konjonktürel bir mesele gibi ele alması ve çevrecilerin de aynı şekilde “öncelik bendedir, hiyerarşide ben önde gelirim” demesi... Benim çok eleştirdiğim bir durumdur.
Nitekim bugün çevreci harekette de inanılmaz bir mitoz bölünme var. Çevreci hareket özellikle su mücadelesinde çok kötü bölünmeye uğradı. Bu, önce dünyada oldu. Dünyadaki çevrecilerin azınlığı dedi ki: “Eyvah! Su kaynakları sermayeye gidiyor, fiyatlanıyor, piyasaya açılıyor ve metalaşıyor. Buna karşı bir şey yapmak lazım...” Geri kalan büyük bir çoğunluk dedi ki: “Bir dakika durun! Bu iyi bir şeydir, ancak fiyatlanırsa tasarruflu kullanılır ve insanlar su kullanımına dikkat eder.” Hareket bu şekilde ortadan ikiye bölündü.
Çevre örgütleri, bizim ülkemizde de ancak üç sene sonra HES’lere karşı gelmeyi kabul ettiler. Hâlâ RES’e ve GES’e karşı değiller. Diyorlar ki: “Bu yenilenebilir enerji bizim üzerinde durduğumuz zemindir, bize ‘hayır’ dedirtemezsiniz.” Ben de diyorum ki; 60’lı, 70’li, 80’li yıllarda; hatta 90’larda hepimiz savunduk. Elbette kirleten enerjiye karşı yenilenebilir enerji savunulmalıdır. Ama o zaman savunduğumuz şeyle bugün yaşadığımız şey aynı şey değil. Bugün yenilenebilir enerjinin kendisi metalaşıyor. Savunduğumuzda böyle değildi. Biz, bir kullanım değeri olarak savunmuştuk. Bu olmadığı için bugün karşı çıktık. “Sizin alternatifiniz ne?” deniliyor. Kullanım değerlerini en basite indirgeyerek de anlatsak; anlatmayı beceremiyoruz. “Olmaz öyle şey” diyorlar ve onlar yenilenebilir enerjiyi savunmaya devam ediyorlar. Bugün HES karşıtlığı yavaş yavaş yükseldiği için, artık açıkça HES’i savunamıyorlar. Eminim ki kısa bir süre içerisinde; mesela Neodimyum duyulduktan sonra, RES’e de karşı çıkacaklar.
Neodimyum, kanserojen bir elementtir ve onu kullanmadan rüzgâr santrali yapmanın başka bir yolu yoktur. Rüzgâr santralinin mıknatıs kısmında kullanılan inanılmaz kanserojen bir elementtir. Bugün Çin’de kitlesel ölümler başlamış. Neodimyum çıkarıldığı bölgeye de kanser saçıyor, neodimyum rüzgâr santrali için çıkartılıyor ve de rüzgâr santralinde kullanılıyor. Dolayısıyla yalnızca arıların ve kuşların ölümü için değil, insan ölümünde de çok etkili bir duruma yol açacak, rüzgâr santrallerin artması. Bizse meseleye şöyle bakıyoruz: bugün 5, 10, 100 tane rüzgârgülü görüyoruz. Ama metalaşmak; değişim değerleri üretim nicelikleri ile ilgilidir. Bunlar yüz binlere ulaşacak ve başımızı çevirdiğimiz her yerde olacak. Şirketler karbon kredilerini aldıkça, bunun üretimi çok cazip hâle gelecek ve zaten gelmiş durumda. Rüzgâr ile yağmur bulutları taşınır. Rüzgârgüllerinin tepelerde olması, gökdelenler; rüzgârın yönünü değiştirmede, etkisini azaltmasında, onu kesmesinde hiç mi etkisi yok? Ve sonra biz hâlâ yağmur duası diyoruz… Yanlışsam düzeltin; yağmur bulutları buharlaşma ile oluşur ve en büyük buharlaşma dünyanın en sıcak bölgelerinde olur. Afrika Kıtası gibi… Ama yağmur bulutları gider, buharlaşmanın en az olduğu yerlere dökülür. Norveç gibi… Dolayısıyla Afrika Halkları, Norveç’ten alacaklıdır. Çünkü Afrika’da buharlaşma olmasa Norveç’te o kadar yağış olmaz. Norveç’te buharlaşma mı var? Nereden gidiyor oraya yağmur bulutu? Benim bulutum gidiyor, oraya yağmur döküyor. Dolayısıyla, insanlığın ve doğanın tamamının yağış olan bölgelerde hakları vardır. Bu haklar uluslararası kurumlar nezdinde bir şekilde organize edilebilir. Nasıl ki Karbon Ticaret Üretimi’ni Kyoto ayarladı, organize etti; bunu da pekâlâ organize edebilirler. Kanada’daki yağmurlarda Sudan’ın, Zimbabve’nin, Gana’nın hakkı vardır. Türkiye’nin çölleşen bölgelerinin, Ortadoğu’nun hakkı vardır.
Selim Yılmaz: Biz 70’li yıllarda termik santrallerle tanıştık; Tunçbilek, Soma gibi… Bu termik santrallerin macerası şudur: Almanya, Polonya’ya (Polonya o dönemde sosyalist bir rejimle idare ediliyor) dedi ki; “senin termik santrallerin benim ormanları mı mahvediyor, bu termik santralleri kapat.” Ama teorik olarak şöyle bir durum var: kapitalist dünya ve sosyalist dünya… Parayla işi çözdüler! İşin çözülme şekli şu oldu: Almanya, Dünya Bankası’na, Polonya’daki termik santrallerin sökülüp Türkiye’ye getirilmesi için kredi verdi. O kredi, Dünya Bankası üzerinden Türkiye’ye geldi ve Türkiye o krediyle (borçlanarak) Polonya’nın termik santrallerini aldı. Almanya kendi ormanını kurtarıyor ama senin ormanlarını mahvediyor; Yatağan’ı, Gökova’yı biliyorsunuz.
Şimdi Güneş Tarlaları’ndan bahsediliyor. Paneller en ucuz Çin’de üretildiği için, oradan dağılıyor. Elektrik Üretim A.Ş.’nin web sitesinde, Türkiye’deki Güneş Enerjisi tarlalarının nereler olacağı yazıyor. Üstelik 38,5 paralelinin altında 39 tane vilayet var. Bu vilayetlerin hepsinde ne kadar güneş enerjisi üretilebileceğinin hesapları yapılmış. Birinci sıraya Konya’yı, ikinci sıraya Van’ı koymuşlar. Şimdi düşünelim: Güneş Enerji Panelleri dediğimiz, bütün toprağı örten bir şey. Yani evlerimizin çatısındaki masum şeylerden söz etmiyorlar. Bunlar Endüstriyel enerji için…
Güneş Enerji Santralleri’nin, en fazla %3 eğimli yerde yapılması gerekiyor. İki vilayet açısından (Konya ve Van) %3 eğimli arazileri düşünelim. Aslında mesele, 1. sınıf tarım arazisinin ötesinde. Bu santraller 5. sınıf olsa bile bütün toprağı örtüyor. Konya Türkiye’nin tahıl ambarı açısından önemini korurken, Van ise hayvancılık açısından önemli bir konumda yer almakta. Van’da bütün meralar, Konya’da bütün tarım arazileri güneş enerji panelleri ile önümüzdeki yıllarda kaplandığını düşünelim. Toprağın güneşle ve yağmurla ilişkisi kopacak. Çatımızdaki birkaç tane panel değil bunlar, kilometrekarelerce alanın bu panellerle dolduğunu düşünün. Amerika’da yeni yapılan, dünyanın en büyük güneş enerji santralini inceleyebiliriz. Orada o kadar büyük bir ısı açığa çıkıyor ki, aynı reaktör gibi. İnanılmaz olaylar var; kaya gazı gibi... Bizim Emek-Doğa isminde, tam çalıştıramadığımız, yürütemediğimiz ama yürütmeye çalıştığımız bir portalımız var. Orada kayagazı ile ilgili bir yazımız mevcut.
Örgütlerdeki sorun bu! Başka hiçbir çaresi yoktur. Sistem aşılmadan ne kuraklık, ne atmosferdeki sera gazı salınımları meselesini çözebilirsiniz. Kyoto Protokolü imzalandığından bu yana sera gazı salınımındaki artış bakımından Türkiye Çin’den sonra Türkiye ikinci sırada. Artış %120 oranında. 1990 yılında 170 milyon ton iken şu an 400 milyon ton.
O dönemde “Kyoto’yu imzala” diye bütün örgütler sokağa dökülmüşlerdi. Evet, “Kyoto’yu imzala” dedik. Avusturalya ve ABD imzalamadı. Kyoto Protokolü imzalandığında dünyadaki sera gazı salınımlarının üçte biri ABD’ye, %5’i Çin’e aitti. Bugün toplam sera gazı salınımlarının dörtte biri Çin’e ait. ABD’yi %1-2 gibi geçti. Şimdi bilhassa şöyle düşünmek lazım: “Köylünün arazisi gidiyor, köylü HES yapılmasını istemiyor.”
Kırsalda yaşayan nüfus oranının %20 olduğu bir ülkede oradaki HES, RES vb. çalışmalara karşı olan mücadeleyi o nüfusa yıkıp biz burada rahat yaşayamayız. Yani dolayısıyla bütün siyasal yapılar, bütün örgütlü yapılar ya da her ne ad altında olursa olsun, bu oradaki nenelere dedelere bırakılamayacak kadar vahim bir konu. Gerçekten vahim ve bu anlamında da yaşamı yok eden bir şey. Bu anlamda da emek mücadelesi verenler, bu konulara el atmadıkları müddetçe, bu konuları birincil gündemleri yapmadıkları takdirde hiçbir şekilde başarılı olma şansı bulunamaz ve yoktur.
İştirakî: Biz su üzerinden konuşuyoruz, işi çevreciliğe indirgeyip, ya da işi emek örgütlenmelerine ve emek eksenli siyasete hapsettiğimizde meseleyi bağlamında koparıyoruz. Su üzerinden yaklaştığımızda bile bu böyle ortaya çıkmaktadır. Ama mesela sanki sendikal mücadele için mesele çok farklı. İşi ekonomizme kilitlediğinizde ve bütün toplumsal tabakaların sosyal sorunlarından yalıtıp farklı bir alana çekildiğinde o steril alan seni hakiki Marksist kılabilir. Ancak böyle bir durumda diyalektik düşünce bir kenarda atılmaktadır. Bu anlamıyla Gezi Direnişi bağlamında, Solun konumlanması gereken yer neresi olmalı tam olarak?
Gaye Yılmaz: Önce şunu söylemem gerek; hiçbir doğa parçası emek sömürüsü olmadan metalaştırılamaz. Önce emek sömürüsü başlamalı ki o doğa metalaştırılabilsin. Başka türlü olamaz. Çünkü doğanın metalaştırılması ne demek? Doğa üzerinden bir artı değer üretimi başlamış demek. Artı değeri doğa kendi kendine üretemez. Emek sömürüsü önce olmalı ki, doğayı kullanarak o emek sömürülecek, yeni bir üretim yapılacak onda da artı değer olacak. Bu kadar iç içedir bu ikisi. Bu yüzden Gezi sürecinde emek örgütleri bence sınıfta kaldılar. Sosyalist sol örgütler, sol partiler sınıfta kaldılar. Bunu hepimiz açık yüreklilikle teslim etmek zorundayız. Bu ilişkiyi kuramadıkları, orayı ilk üç gün önemsemedikleri, üç gün sadece “çiçek böcek çevrecisi” diyerek küçümsedikleri gençlere bıraktıkları için. En başından itibaren mesela TMMOB’un çalışması vardı. Çok da haklı olarak diyorlar ki, “Biz üç senedir biliyorduk, basın açıklamaları yapmıştık”. TMMOB’un da eksiği bu mücadeleyi tüm işçi sınıfının meselesi hâline getirmeyi başaramamış olmasıydı. Gezi bir çevre meselesi olarak sınırlandı. O yüzden de TMMOB sürece geniş kitlelerin katılımını sağlayamadı. Diğerlerinin eksiği ne? Belirttiğiniz gibi, emek konusunu o kadar yalıttılar ki; emeği sadece işliklerde artı değer olarak sınırladılar, “çevre” denen meselenin, “doğanın metalaşması” denen meselenin emekle ne kadar ilintili olduğunu görmezden geldiler. Açık söyleyeyim, görmeleri de mümkün değil.
Niagara Şelalesi orada yüzyıllardır akıyor. On yıl öncesine kadar, “bu şelalenin değeri şu kadar milyar dolar” diye bir laf duymuyorduk. Çok güzel bir şelaleydi, akıyordu, resimlerine bakmak güzeldi, gidebiliyorsak gidip yanında durup ıslanmak güzeldi. Ne zaman ki su metalaştı, Niagara’yı artık dolarla birlikte anmaya başladık. Bu şu demektir; bir veya bin kapitalist Niagara Şelalesi’nde bir iş üstlenecek. Kapitalist, tek başına yapmayacak bunu. İşçileri, teknikerleri, mühendisleri olacak. Artı değer üreten bir dizi emekçisi, üreticisi olacak. Onlarla birlikte ya bir içme suyu tesisi orada kuracak; işçilere diyecek ki, “burada bana şişe suyu imal edin” ya da bir tanesi gelecek, bir HES kuracak “bana enerji üretin” diyecek mühendislere, teknikerlere, işçilere. Bir tanesi gelecek, “baraj yapın, bana su biriktirin” diyecek. Dolayısıyla bu, sadece emek sömürüsü ile mümkün. Mesele, Niagara Şelalesi’nin dolar ifade eden bir sermayeye dönüşmesi. Başka türlü mümkün değil zaten.
İştirakî Dergisi
Sayı: 2
Dipnotlar
[1] İktisadî Kalkınma ve İşbirliği Örgütü.
[2] Dikili’de hane başına aylık 10 ton su, insan hakkı olduğu için bedava verilmekte. Hane eğer 10 tonluk kotayı aşarsa, kullandığı suyun toplamını normal tarifeden ödemek zorunda. Böylece su tasarrufu yapılırken, yoksul kesim de mağdur edilmemiş oluyor. Bu yöntem, suyun fiyatını artırarak yapılmaya çalışılan su tasarrufundan çok daha etkili ve âdil. Bu sayede Dikili’de daha önceden büyük bir problem olan su yetmezliği büyük oranda çözülmüş durumda.
[3] Oscar Olivia, Bolivya’daki su mücadelesinin öncü silâhşörlerinden biridir.

Hiç yorum yok: