Ayşen Gruda’dan Mehmet Pişkin’e “Kendimi İntihar Edicem”in Siyasal Sosyolojisi

Eski Türk filmlerinde çoğunlukla Ayşen Gruda tarafından kullanılan bir replik vardır: “kendimi intihar edicem.” Bu anlatım bozukluğundan kaynaklı olarak bir komedi unsuru ortaya çıkarır, zira “insan” zaten yalnızca “kendini” intihar edebilir, dolayısıyla bir kişinin “kendini” intihar edecek olduğunu söylemesine gerek yoktur. İntihar edeceğini söylemesi yeterlidir.
Sosyal medyanın paslaşma etkisinin kuvvetli oluşunun da etkisiyle, Mehmet Pişkin isimli bir “yeni orta sınıf” ya da “yeni küçük burjuva” olarak soyutlayabileceğimiz bir sınıfsal konumun üyesinin çektiği ve intihar edeceğini açıkladığı video hızla yayıldı ve gündeme oturdu. Bu olay türlü türlü yorumlar yaptırdı, sözler söyletti insanlara, ben de gördüğüm şey üzerine bir şeyler yazma gereksinimi duydum. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: psikolojik, psikiyatrik bir altyapıya sahip değilim ama meseleye yaklaşacağım sosyolojik boyut, zaten böyle bir şeyi mutlak düzeyde gerekli kılmıyor. Zaten yazı, kendini öldüren şahıs ile ancak bahsedeceğim bağlam çerçevesinde ilgili.
Meseleye yaklaşımım, bir kendilik sorununun sosyolojik kısmıyla alakalı. Mehmet Pişkin, çektiği videoda bizlere bir yeni orta sınıf/yeni küçük burjuvanın “kendilik” hallerinden birini özetliyor aslında. Bu bağlamda Richard Sennett tarafından yapılmış uzunca araştırmalar örnek gösterilebilir. Esnek kapitalizme geçiş ile birlikte önem kazanan, yüksek kültürlü ve eğitimli, profesyoneller-menajerlerden-tasarımcılar-sanatçılardan oluşan bu “yeni” sınıfın “esnek” çalışma ve “yeni” kariyer denilen iş yaşantısındaki dönüşümler sebebiyle içine düştüğü bir karakter aşınmasından bahseder Sennett. Esnek çalışma ve yeni kariyer, eskideki bürokratik kariyer olarak özetlenebilecek iş yapış biçiminin aksine, işçiyi sabit bir yerde tutmaz, sürekli yerini değiştirir, sürekli yeniliklerle tanıştırır, bir şeyi yıllara yayarak değil, hızlı “öğretir” ve genel ideolojik halenin etkisiyle, “yenilik ve farklılık arayışı” karakterin kendiliğini tasarladığı önemli unsurlardan biridir. Kişinin işi “yaptığı şey değil” artık kendisidir. CV dediğimiz mesele esasında budur. Kişi kendini kendinin dışında bir şey üzerinde inşa eder. Sertifika programları, atölyeler, öğrenilecek onca şey, kurslar, seminerler kendi başına şeyler değil, kişinin kendiliği üzerine giydiği bir kariyer yolculuğuna dönüşür. Kişinin en büyük projesi kendisidir artık. Kendisini inşa eder. İşte Sennett, bunun bir anlam yoksunluğu olduğunu söylüyor. Kişiler, geleneksel “zanaatkâr”da olduğu gibi, yılların birikimiyle tek bir işi, işe kendiliğini de katarak bir bütüne, bir anlam dünyasına dönüştüremiyordur artık. Sabit kalmanın, hep aynı şeyi yapmanın, ama daha derinleşerek, kişinin buna kendi benliğini de katarak yapmasının yerini, değişim, hız, farklılık almıştır. Bu kişi kendini bilemez, ne olduğunu arar. Bu arayış, yaygın tüketim kalıplarından birçok referansla anlatılabilir. Birkaç örnek verelim. Gitgide yaygınlaşan, hatta çoğu iş yaşantısı içinde “takım ruhu çalışması olarak” yansıtılmaya başlanan, sayıları gitgide artan çeşitli dans ve müzik kursları, birlikte “piknik” yapmalar, “eski” kapitalizmde yalnızca bir “burjuva” eğlencesi olan “partiler”, “kop kop”lar, “festivaller” ve elbette her zaman en çok satanlar listesinde bulunan bir kitap biçimi olan “evren-enerji inanışları” yeni bir anlam ve kolektivite arayışının yolları olarak karşımıza çıkar. İşte Mehmet Pişkin’i bu sosyolojik anlam yitişi hikâyesinin bir parçası olarak görüyorum. Daha öznel durumlar, psikoloji ve psikiyatrinin alanına girer.
Fakat bu durum bu kadarla sınırlı değil. Mehmet Pişkin’in durumu bize çok daha derinlikli bir sosyolojik hadisenin ipuçlarını veriyor. Baştaki “kendini” intihar etme alegorisine geleyim. Mehmet Pişkin, kendisini öldürür ve geriye bir video bırakır ve bunu milyonlarca insanın izleyeceğini bilerek yapar ki zaten amacı da bu gibi gözükmektedir, aksi durumda yalnızca tanıdıklarına ulaşabilmenin yollarını elbette ki bulabilirdir. Bunu yapar çünkü “kendinin” haberdar olmayacağı bir durumda dahi “kendisinin” dışarı tarafından nasıl görüneceği onun için önemlidir. Bu cümle, yine, esasında öznelliğin ötesine geçerek düşünülmesi gereken bir durum. Bu, yukarıda sosyolojik tespitini yapmaya çalıştığım sınıfların ve o sınıfların uzantılarının genel ideolojik yapılarıyla anlaşılabilir. Kişi “kendimi intihar edicem” cümlesindeki gibi kendini kendinin dışında görüyordur artık. Yukarıda “kişi kendisinin projesidir” derken bunu kastediyorum aslında. Ben kendimi göremiyorum, ama “görünüyorum”. Artık birer “görüntüyüz”, tıpkı Mehmet Pişkin’den “bize” kalan son şey gibi.
Daha da açıklayıcı olmaya çalışayım. Foucault, bu görünme-gözetleme halinin “merkezîleştiği”, bir teknolojiye, bir genel akla dönüştüğü süreci anlatabilmek için bilindik Panopticon örneğini verir. Panopticon bir hapishane modelidir. Bu hapishanenin ortasında bütün hücrelerin gözetlenebildiği ama mahkûmların kendilerini gözetleyeni göremediği bir durumun varlığından bahseder. Bu durumda mahkûmlar, kendilerinin “görünebilecekleri” bilgisine sahip olduktan sonra, gözetleyenin varlığı ya da yokluğundan bağımsız olarak, “uygun mahkûm” olurlar. Yani bir kendileri vardır, bir de olmaları gereken kişi. İşte modern toplumda kişinin kendiliği üzerinde yarattığı iktidar, tam olarak budur.
Şimdi kendilik tartışmasını bir kenara bırakarak, “görüntü” ve “madde” üzerine bir şeyler söyleyelim. Bu noktada da Marx’a başvuruyoruz. Marx “meta fetişizmi”ni yazarken basit bir ekonomik çıkarım yapmıyordu, Foucault’nunkine benzer, bir madde-görüntü ilişkisinin modern toplumlardaki tezahürünün kapitalizmle ilişkisini anlatıyordu. Özetle, kapitalizm yayıldıkça ve şeylerin kendilerine ait kullanım değerlerini (suyun susuzluğu gidermesi, ekmeğin karnı doyurması gibi) birer değişim değerine dönüştürdüğünden bahseder Marx (artık su yalnızca su değil, farklı maddeler karşısında bir değişim değeri olarak ifade edilebilir. Bir bardak suyun yarım ekmek etmesi gibi). Yani, artık şeyler basitçe kendileri değildir, başka şeylerle kurdukları bir madde ötesi ilişkiye dönüşürler. Zira kapitalizmin dominasyonu her şeyi değişim değerine indirgemeye meyillidir, zira ana mantığının altında bu yatar. Su artık yalnızca su değil, fiyatıdır, markasıdır, görüntüsüdür. Yukarıda anlattığım yeni orta sınıf/yeni küçük burjuvazi için de aynı şey geçerlidir. Kişi artık kendisi değil, piyasada varlığını sürdürebilmesi, oradan oraya geçebilmesi, değişebilmesi için özetle CV’de kişileşmiş “kendisi dışındaki şeylerdir”, girdiği sınavlar, bildiği dil, kullandığı programlar, kendisi dışındaki “şeylerdir.” Kişi kendisinin görüntüsüdür.[1]
Şu ana kadar anlattıklarımın burada konu ettiğim özel durumla ne alakası var. Evvela, Foucault’da panopticon’un bir gözetleme teknolojisi olduğunu hatırlarsak ve “teknolojinin” gelişmesi sonucu, devletin-siyasetin gündelik olanın konularının gelişmesi ve derinleşmesi sebebiyle, gözetleme teknolojilerinin yayıldığından bahsedelim. Öte yandan gözetleme teknolojileri, Marx’ın anlattığı kapitalist ilişkilerin genişlemesiyle paralel belli kesimler üzerinde hâkim bir ideolojiye de dönüşmüştür. Esnek kapitalizmde yukarıda uzunca değinmeye çalıştığım üzere kişi kendisinden kopmuş dışarıya nasıl göründüğüne dönüşmüştür. Giyimi, bilgisi, eylemi, facebook sayfası, twitter hesabı, instagram geçmişi kişinin kim olduğunu değil, nasıl göründüğünü anlatmaya başlar. Yani gelişen gözetleme teknolojileriyle ilişkili olarak karşılıklı gelişen ve birbirini besleyen bir “görünmek isteyen”, “görünür olmaya ihtiyacı olan” kişinin de yaygınlaşması söz konusudur. Bu durumda soru şuraya geliyor, düğümleniyor. Böyle bir çağda “karakter aşınması”nın uç noktası nedir? Kişinin kendini öyle bir yaratmasıdır ki “kendisinin görüneceğini fark etmeyecek olmasına rağmen” (bu durumda öldükten sonraki andan bahsediyorum), “kendisini milyonların izleyeceğini bildiği düşüncesinin imgesini hayal ederek video çekmektir.” Bu benim de türlü şekillerde etkisi altında bulunduğum bir ideolojinin en uç ifadesidir. Hayatımız “kendimi intihar edicem” cümlesindeki anlatım bozukluğudur. Kendimiz kendimizin dışında bir eyleyen haline dönüşür. Dışarıya nasıl göründüğümüz, kendimizden daha önemli hale gelmektedir. Anlam savaşımız bununladır, görüntülerimizi değil, birbirimizle “gerçek” “maddi” ilişkilere girmek, “kullanım değerleri” üzerinden ilişkiye girmek ana çözüm hattı gibi durmaktadır, ruh halimizin sorumluları ise yazı içinde belirtildiği üzere açıktır.
Fırat Konuşlu
Dipnot
[1] Bu tartışmayı Türkiye bağlamında daha da derinleştirmek isteyenler, ''Boşuna mı Okuduk?'': Türkiye'de Beyaz Yakalı İşsizliği (İlknur Üstün, Aksu Bora, Necmi Erdoğan, Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2011) ve Vitrinde Yaşamak: 1980'lerin Kültürel İklimi (Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1992) isimli kitaplara bakabilirler.

3 yorum:

Emrah dedi ki...

Bir katkı "“görünebilecekleri” bilgisine sahip olduktan sonra, gözetleyenin varlığı ya da yokluğundan bağımsız olarak, “uygun mahkûm” olurlar. " hekim olarak bazen bunu kullanıyorum da. Örneğin sigara bırakmada, burakma günü belirleyip o gün sizi arayacağım dediğimde bir gözetleme durumu oluyor.

arb dedi ki...

Durkheim'ın sosyal anemi kavramı, günümüzde başdöndürücü hızda değişen dönüşen toplum ve dünya içinde eskisinden daha etkili oluyor olabilir insanlar üzerinde. Devamlı değişen dönüşen iş, devamlı ona ayak uydurmak zorunda olmak, vitrinin, insanın kendisinin önüne geçmesi, o vitrine ayak uyduramamak yabancılaşmak. Sadece iş de değil, arkadaşlıklar sevgilililer ideolojiler de hızla değişiyor ve anlam yitmeleri belki de artıyor. Ancak şunu da belirteyim, pekçok insan kendi hikayesini bir şekilde diğerleriyle paylaşmak ister - roman, müzik, belki de viral bir intihar notu ile.

muhlise dedi ki...

Gözetleme ve kendini teşhir etmeyle ilgili, sosyal medyayı da içeren yeni gözetim biçimleriyle ilgili tartışmaların bulunduğu bir kaynak olarak Zygmunt Bauman'ın "Akışkan Gözetim"ine de bakabilirsiniz. Ellerinize sağlık