Akdevlet ve Kürdistan

Çözüm Hakkında Yayılan Düşünce
Ne diyor bu düşüncenin sahipleri? Diyorlar ki; “Maalesef bugün halkımız zalim Türk Devleti’nin elinde rehin kalmıştır, tamam orada, güneyde, bir Kürdistan doğuyor ve olağan koşullarda ortak hayalimizin düşmanı olan Türk Devleti’yle işbirliği yapmamamız beklenir, ama biz burada, Türkiye Kürdistan’ında olağan koşullarda yaşamıyoruz, bizim koşullarımız farklıdır, halkımızın sorumluluğu omuzlarımızda, bugün eğer bu masaya tekmeyi basarsak, halkımızı Türk Devleti’nin yakıcı gazabına terk etmiş oluruz, ateşe atmış oluruz, uyuyan hücreler devletin tek bir işaretiyle uyanır. Sırtında küfe taşımayanlar, bizi anlayamazlar.”
Hafızası içine işlemiş bir halkın üzerinde geçmişin korkunç hayaletlerini her sabah yeniden gezdiriyorlar. Bir korku toplumunu böyle yönetiyorlar. Kimi doğrudan “darbe mekaniği” diyor, kimi de biraz alttan alıp “90’lar mekaniği”.
Söylenen özetle bu, değil mi?
Şimdi, adım adım düşünelim, gerçekten de durum böyle mi?
Kürt Sorunu
Yani gerçekten de, Kürt sorunu diye, 90’ların, 2000’lerin, 2014’lerin, velhasıl tüm zamanların kanatları üzerine taşınarak, içi adına “90’lar” denen standart malzemeyle doldurulabilecek bir şey mi var? Aktörlerin aniden hunharca ya da anlayışlılıkla davranmaya karar verdikleri, zamanın kendine has yüklerinden kurtulmuş bir canavar masalı mı bu?
Msela, iki Erdoğan; melek ve şeytan?? Çiller mi Erdoğan mı?..
Herhalde böyle düşünmek, 2009’dan itibaren ufak ufak, 2011’de ise resmen Oslo masasını kurarak dümeni içeride Kürtlere doğru kırmış olan Akdevlet’e fazladan bir iyi/niyet ihsanı olurdu. Daha da ötesi, oturup Yeşilçam filmi seyretmek olurdu. İç barışa ehemmiyet veren milli takıntılardan asude bir takım müslüman demokratlıklar!.. (Vaziyetin Kürt basınınca uzun bir süre böyle telaffuz edildiğini anımsarsınız herhalde)
İdealizm
Tarihi, maddî güçlerin o anda ellerine geçirdikleri nispeten en uygun çeşitli hukukî biçimler altında cereyan eden bir çatışma değil de, görüşlerin, düşüncelerin karşılıklı efelenmelerinden ibaret sayan matrak idealizm. Oysa aslında hepimiz için için biliriz ki, düşünce tarihi, düşüncenin tarihi değildir.
Peki o zaman bu “açılım” lafı, neden 2009’a tarihlendi? Neden 1995’e değil mesela? Neden 2002 değil? Neden Çiller döneminde değil?
Çünkü dönemlerin adını yanlış koyuyoruz da ondan; 90’ların adı “Çiller dönemi” değil, “Kuzey’de Kürt Otonomisine Doğru Giden Süreci Engelle Dönemi” idi. Adına “önleyici tedbirler” diyebileceğimiz bir dönem yani. (De facto bağımsızlık Ekim 1991 - Bölgesel hükümetin kuruluşu 4 Temmuz 1992)
2005’te ise çok çok önemli bir şey oldu; nihayet Kürdistan Bölgesel hükümeti resmen ilan edildi.
2006’da, ABD, KBY’yi resmen tanıdı ve sırasıyla şimdiki koalisyon güçlerinin hepsi.
Ve Türkiye’de “Açılım” başladı.
Çünkü “önleyici tedbirler” dönemi sonuç vermemiş, bölgesel yönetim uluslararası toplum tarafından tanınarak resmen ilan edilmişti. Ortada önlenebilecek bir şey kalmadığına göre, şimdi yapılacak olan, bu süreci Türk Devleti açısından avantaja çevirebilecek performansı sergilemekti. Böylece “önleyici tedbirler” dönemi kapandı ve “süreci yönetici tedbirler” dönemi açıldı. Açılım!..
Üstelik bu ilanlar, bu uluslararası tanımalar, açılımlar da, tıpkı zaman ve saat arasındaki dramatik ilişki gibi, neden değil birer neticeydi. Öğlenin nedeni, saat 12’yi vurduğunda tahta kuşun zemberekten fırlaması değildir.
Neydi peki? Elbette Erbil bir günde bu hale gelmedi. Yüzlerce Çok Uluslu Şirket ve 40 adet petrol şirketi, daha 2000’lerin başından itibaren hızla Erbil'e üşüşmeye başlamışlardı. Yani Erbil’in güneşi, 2006’ya gelindiğinde, zaten tam tepedeydi ve biz aniden tahta kuşun sesini duyduk.
Çözüm
Ya “çözüm masası” lafı? O, neden 2011’e tarihlendi?
Açılımın ete kemiğe bürünmesi olarak “ÇÖZÜM”, ya da “The Süreç”. Çünkü bu tarih, herkesin ağzına birer meme verir gibi (“meme” diyorum çünkü Rice, “yaratıcı kaos” demekten asla vazgeçmedi), Körfez devletlerinin, Kürtlerin ve Türkiye’nin (vekillerin) eline “üç koridorlu” planını tutuşturulduğu tarihti. Meşhur Şii Arap, Sünni Arap ve Sünni Kürt koridorları.
Böylece Türk Devleti, acıyı bal eylemeye karar verdi. Eğer yeterince dikkatli davranırsa, İhvan’ın Türkiye şubesi olan AKP ile yapacağı bir koçbaşı harekâtı ona bu kapıyı açabilirdi. Ergenekon budur, Dolmabahçe mutabakatı budur. Problemli olanlar ayıklandı. TSK ve AKP, yüzyılın seferi için, büyük doğu harekâtı için birbirine en lazım olan iki şey olarak, iç içe geçti, bütünleşti.
Hedef belli; Suriye’nin kuzeyinden, Irak’ın kuzeyine, oradan da Türkiye Kürtlerine kadar uzanan bir coğrafyada, ama bu kez dışarıdan içeriye doğru bir basınçla, içeriyi dışarıyla kuşatarak, milli kimliğin elden geldiğince silikleştirildiği, Sünnilikle (dinle) seyreltilmiş bir “ılımlı” Kürt koridoruna toptan hamilik. Kâhyalık. Neyse ki, koridor boyunca, Kürtlerin dinle arası zaten daima çok iyiydi. Sırrı Süreyya gibi Said-i Nursî talebelerinin yıldızının parladığı tarihlerdir.
Şahsen hiç şüphem yok ki, bu dindar Kürtlük bahsinde, Kürtlüğün dinle seyreltilmesinde, Kerry ile Davudoğlu, daima hemfikirdi. Şimdi bile öyle. Onların şimdiki kavgası hamilik bahsinden.
Öyleyse bu harekât için en temelde şu 3’ü gerekliydi;
1) İçeride, bilhassa Kürtleri de kapsayacak çok genel bir Sünnici/İslamcı iklimlendirme hamlesi. Öyle ya, laik bir devlet, Sünnileştirilmiş bir coğrafyanın nasıl hamisi olacak? Misal, Çiller’in toplumunun… Katar şeyhleriyle, ÖSO tugaylarıyla ortak bir savaş dili kurması mümkün mü? (Böylece AKP, 2011 yılından itibaren “birden” değişti. Biz buna “fabrika ayarlarına geri dönmek” deyip geçtik.)
2) İç Kürtlerle çatışmasızlık, genel stabilizasyon ve PKK tabanının “HDP” ile iklimlendirilerek, ara kademe yöneticilerin yeni doğrultuya entegrasyonu- entegrasyona müsait olmayanların elenmesi (KCK operasyonları- burada o tarihlerde yüzlerce BDP yöneticisinin adliye önlerinde kuyruğa girip rızaen teslim olduğu fotoğrafları hatırlatırım. Bir önceki dönemin şartlarında, serhıldan sebebi sayılacak bu denli çaplı bir operasyon, Öcalan’ın ve Kandil’in talimatıyla gönüllü tutuklamalara dönüşmüştü. PKK’nin ne denli katı bir biçimde yukarıdan aşağı askerî komuta zinciri içinde örgütlenmiş olduğunun en dramatik örneklerinden biridir kanımca. Adliye önlerinde sıraya girip teslim oldular.)
Elbette PKK’nin bütün bunlara neden “evet” dediğini araştırmamız gerekiyor. Zayıf istihbarat ya da “yanıltılma” diyemeyecek kadar PKK ile birlikte büyüdüm. O, Türk Devleti’nin bu planına “evet” dedi, çünkü net bir biçimde görüyordu ki, ABD ve bölgedeki petrol şirketlerinin izlediği yol haritasında onun geçmişteki “isyankâr” dünyasına yer yoktu. Bu, aynı zamanda büyük bir barzanîleştirme, erbilleştirme operasyonu olarak da yürüyordu çünkü. Bulunduğu güzergâhlarda yer alan kuyular, petrol şirketlerinin kontraktörü oldukları özel güvenlik şirketlerinin baş edilemeyecek kadar donatılı silahlı ordularınca korunuyordu. Sadece bu şirketlerin bölgede konuşlandırdığı “mercenary” (paralı asker) sayısı 2 milyona ulaşmıştı, Türk ordusunun yaklaşık 2 katı. Bağımsızlıkçı bir hareket, zaten hayaldi. Öte yandan, içinde bulunduğu coğrafya, artık ne Kandil, ne Diyarbakır, 1980’lerin politik referanslarına sahip değildi. Bütün aktörlerin düşüncesi, hızla hareketini sağlayan maddenin diline kavuşuyordu. Barzani tabanı ile kendi tabanı arasındaki ayrımlar oldukça silikleşmişti. Ya ABD çığının altında bunca yılın semeresi, siyasî cisimciği yok olup gidecekti ya da bir aktör olarak varlığını Türk Devleti’nin (o günlerde ABD ile ortak) sağlam görünen planına emanet edip, hiç olmazsa fizikî mevcudiyetini başka biçimler altında sürdürmeyi deneyecekti. Budünya tarafından düşmanıyla aynı mindere itildi. Zaten bizim gördüğümüz öcülerle, yöneticilerin gördüğü öcüler her zaman başka olmuştur. Böylece PKK de, radikal demokrasi- Murray Bookchin-sufîler dönemi başladı. “Ilımlı” sözcüğünün bir anahtara dönüştüğü coğrafyada, bu da PKK’nin ılımlı’sı idi. Bu sürecin başlangıcında, ortasında ve sonunda, planla birlikte doğrudan Türk Devleti’ne eklemlenen aktörler dahi var. Kanımca, başta Öcalan. (Bütün bu yazdıklarıma kanıt olarak ileri sürebileceğim, onlarca röportaj, yazı, olgu, kayıt, PKK yöneticileri tarafından sarf edilen cümleler de var arşivimde. Fakat hepsine ayrı bir link verebilir miyim ? Böyle bir yazı biter mi ? Kuru bir anlatı olarak kalmasına razıyım.
Ayak izlerinin daima taze olduğu asıl yer şurası ki; Türk Devleti şakacıktan değil, sahiden kapitalist bir devlet. Kapitalist devlet ne demek?
İktisadî Arka Plan
Sermayenin yedi düvelde izini süren, koklayan, arayan, bulan, yolunu açan öncü devlet demek. Ve de eğer küresel sermaye hareketi lafından bir parça bir şey anlamış idiysek, Türk Devleti’nin, tıpkı emsalleri gibi 2000’lerin ortasından itibaren dümeni neden bu coğrafyaya kırmakla mükellef olduğunu da ıskalamamış oluruz.
Böylece zaten 2000’lerin başında mırıldama düzeyinde başlayan sermaye akışı, 2000’lerin ortasına gelindiğinde, Erbil merkezi yoğunluklu olmak üzere, adeta atak yaptı. Bugün ise, gözden çıkarılamayacak denli büyük rakamlarla, rekor seviyesinde. Olan oldu ve bu masaya ülkenin cebinde ne varsa yatırıldı.
Yatırılan bu kalemlere sırayla göz atmakta fayda var aslında, neden gözden çıkarılamayacağını anlamak için;
1) 2014 tarihi itibarıyla, Erbil şehir merkezinde ofisi bulunan Türk petrol şirketlerinin listesi şöyle; Genel Energy, Petoil, Doğan;
2) İstanbul Sanayi Odası’nın, büyük planın boşa çıkmasıyla birlikte duyduğu büyük tedirginliği ve Kuzey Irak’taki yatırımların merkezî önemine işaret ederek, “yeni şartlara uyumun gerekliliğinin” altını çizdiği Haziran 2014 tarihli rapor; Türkiye’nin Almanya’dan sonra ikinci büyük ihracat pazarı olan Irak’ın tamamında bin 550 civarında Türk firmasının faaliyet gösterdiğine ve yatırımların Kuzey Irak Kürt Bölgesel yönetiminin elinde bulunan Erbil’de yoğunlaştığına dikkat çeken Bahçıvan’ın sözleri şurada.
3) Ceyhan’dan dağıtımı yapılan kaçak Kürt petrolü ve Barzani ile yapılan anlaşma ve Türk Devleti’nin bu kalemden sağladığı gelir; Konuyla ilgili Temmuz 2014 tarihli notum aşağıda.
FED kararları sonrasında, Mayıs-Eylül ayından sonraki beş aylık dönemde Türkiye 24 milyar doların üzerinde cari açık verdi, 10.7 milyar dolarlık sermaye girişi oldu, geriye kalan 13 milyar dolarlık cari açık finansmanı, ödemeler dengesi literatüründe “BORÇLANMA VE NET HATA” dedikleri enteresan bir bütçe kaleminden karşılandı, buna “nereden geldiği açıklanmayan döviz girişi” diyorlar. “Net hata ve noksan kalemi” nedir diye sorulacak olursa da, en genel planda bütçe muhasebesine dâhil edilen “kayıt dışı unsurlar” diyebiliriz. Bazı gelirlerin kayda girmemesi ya da finansmanın kayıt dışı olarak gerçekleştirilmesi gibi... Ve de Erdoğan devleti dillere pelesenk olan cari açığı epeydir ülkeye giren kaynağı belirsiz gelirlerle karşılıyor. Mesela en son şu Barzani ile yapılan anlaşmayla Kerkük-Yumurtalık hattına çekilen kaçak borudan Ceyhan terminaline hırsızladıkları petrol paraları gibi, Halk Bankası’nda bir hesaba aktarılıyordu paralar, hatta ki Haziran ayı başında Türkiye üzerinden yabancı alıcılara satılmak üzere sevkiyatı yapılan bu ilk kaçak Kürt petrolüne alıcı bulunmadıydı da, petrolü taşıyan United Leadership tankeri yükünü boşaltamayıp okyanuslarda kaldıydı, konu Irak Devleti tarafından tahkime taşınmıştı, fakat sonradan bir Amerikan firmasının bu petrolü satın aldığı yazıldı.
Neticede linkte yer alan Mahfi Eğilmez çalışmasından anlıyoruz ki, Türkiye, bu net hata ve noksan dedikleri “kaynağı açıklanamayan gelirler” kaleminden epey bir ekmek yiyor, oransal büyüklüğü itibariyle örnek ülkeler arasında 5. sırada, 2011 yılında 11,4 milyar dolarla rekor kırmış hatta, neyse ki 2012 yılında 4 milyar dolara (ve şimdi TÜİK’in turizm sektörü tahminlerine ilişkin yaptığı düzeltmeyle 1,8 milyar dolara) düşmüş... Ama her halükarda şu bir gerçek; Irak petrolleri arenasında at koşturan Doğan Holding'e kadar sektörlerde belirgin biçimde kâr oranları hızla düşerken, üstelik TSK’nın mevzuya yatırımı bu kadar büyükken, öyle muhtaçlar ki dış talana ganimete, dereyi geçerken asla at değiştirmek istemeyeceklerdir. 4) Suriye ve Ortadoğu hamlesine tahsis edilen Örtülü Ödenek rakamları;
5) Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütçedeki payı (2014 de 21,8 milyara ulaşarak, %57 arttı);
Alt açılımları bir yana, belli başlı bu 5 ana kalemin Türk Devleti için ne ifade ettiğini iyi anlamak gerekiyor. Çeşmesine deresine kadar satılıp savılmış ve sürdürülebilir olmadığı aşikar bir morgıç ekonomisinin sübvanse edileceği nefes borularıdır bunlar; Dış talan. Bunlar olmadan içerisi, içerisi olmadan da bunlar olmaz. Türk Devleti’nin, “tamam plan yürümedi, şimdi başa dönüyoruz, hopp 90’lara” diyecek durumu yoktur. Zaten bunun ne iktisadî ne politik koşulları mevcuttur.
ABD ensesinde, üsleri aldı, koridoru açtırdı. Biraz daha karikatürleştirirsem, şöyle dedi sanırım; “Gerzek gibi davranmayı bırak Türkiya, unut o Kürtlere hamilik mamilik hayalini, ben Kürtlerle kendi işimi görürüm. Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler tıpkı kararlaştırdığımız gibi barzanileştirilecek, seyrelteceğiz şimdiki vaziyetlerini, renklerini açacağız. Millici, bağımsızlıkçı, içe kapanmacı, korporatist, anti-emperyalist vırt zırt baasvari sekt yönelimlere biz de izin vermeyiz, lakin bunu senin hamiliğin olmadan halledeceğiz, Barzani neyse sen de osun, kendi Kürtlerinin hamisi olarak geliyorsan gel, fakat Barzani’nin kâhyası sen değilsin, senin boyun fazla uzadı, havalandın, benden gizli işlere bile dolandın, hadleri aştın, ben buradan atıyorum makası, işine gelirse, Suriye’den güle güle.”
Kobani

Ve Salih Müslim dize gelinceye kadar, uçaklar öylece bekledi. ABD Kobani’yi ölümün elinde rehin etti. Gerisini biliyoruz. Ve şunu açıkça artık söyleyebilmeliyiz ki; bu son girişimiyle ABD, PYD’yi PKK’den koparmış ve Barzani’ye iri bir düğümle bağlamıştır. Her şeyden önce, artık bir ruhsal figür olarak kullanmamız gereken Erbil olgusuna bağlamıştır. Daha da ötesi, Suriye’nin ılımlı İslamcı güçlerine. Blackwater’la birlikte resim tamamlanmıştır. Yeni sürece adapte olanlar olacak, olmayanlar, tıpkı Felluce’deki gibi, faili meçhuller mezarlığına.
İşte şimdi, tam da bu şartlar altında, PKK tamamen yalnızdır, Rojava kozunu o da kaybetti ve konumunu Barzani’ye kaptırdı. Yanında yöresinde, bir tek aynı coğrafyayı paylaşmak nedeniyle kaçınılmaz olarak bitiştiği Türk Devleti kaldı. Evet plan boşa çıktı, Türk Devleti Barzani’nin hamisi olamadı belki, belki bu yüzden gelecekte Kuzey Irak parlamentosunda ona vadettiği ayrıcalıklı yeri sağlayamayacak. Hatta ki, bu Kürt meselesinde, dışarıdan içeri doğru, Türk Devleti fena halde köşeye sıkıştı. PKK de pekâlâ biliyor ki, şu an çözüm masasına tekmeyi bassa bile, Türk Devleti silahlarını eski kudretiyle kendisine doğru ateşleyemez. İç Kürtleri, dolayısıyla dış Kürtleri cepheden karşısına alamaz. Çünkü böyle bir hamle, yukarıdaki 5 kalemin kesin olarak kaybedilmesidir.
Lakin yine de, 90’lar riski olmasa bile, o masaya tekmeyi savuramaz PKK, çünkü kurulacak yeni bir devlette ya da güçlü bir otonomide bir gıdım siyasî cismi olsun istiyorsa, esamisi için bile, bunu artık sadece Türk Devleti aracılığıyla yapabilir. Onun oradaki temsilcisi olarak. Neticede Diyarbakır sermayesi, KURSİAD dediğin de, Erbil’e Suriye’ye ihracatını TC bandırasıyla yapıyor öyle değil mi? KURSİAD, “aman ha çözüm” diyor, ha keza altını çize çize MÜSİAD da, hele ki TÜSİAD da… Ve de… “Diyelim gelecekte başkent Erbil'de kurulacak yeni bir Kürt parlamentosuna gidip vekil olarak Davudoğlu oturacak değil ya! Türkiye'nin çıkarlarını kim temsil edecek orada? Öcalan kurulacak, yahut da Kandil’den birileri” diye konuşup duruyorlar aralarında, kozmik odalarda şurada burda. Zaten Kandil bir askerî üs olarak cılız, aylardır İran ablukasında. Bu yazdıklarımın izini, Barzani gazetelerinde veya Rızgarî gibi daha mesafeli yayın organlarında, PKK’yi bu nedenle hainlikle suçlayan millici Kürt kalemlerin açıklamalarında sürebilirsiniz. Bütün satır aralarıyla. Böyle bir külliyatı linklendirmekse imkânsız, öyle dağınık ki, her biri ayrı bir pasajda.Belki bir ara, sırf database veren bir metin hazırlamalıyım.
İşte böylece iki güçsüz, şutlandıkları yerlerden kuyruğu kıstırıp aynı mindere sıkıştı yeniden. Çözüm minderine.
Ama tabii siyaset bu, mümkün mertebe renk vermeyecekler, kendi aralarında başka, tabanlarına başka konuşmaya devam edecekler. Çakallıkların, örtmecelerin, bugün “beyaz” dediğine yarın “siyah” demelerin ardı arkası kesilmeyecek. Biri Kürtlere veryansın edecek, genel seçime millici harçlar karacak, öteki; 90’lar hayaletiyle, maddesinden koparılmış muhayyel bir “ırkçılık” öcüsüyle, şununla bununla yolunu bulacak. 2 milyon Kürt inşaat işçisine iki el kanda olsa bulaşmayacak.
Çünkü “çözüm” denilen, PKK açısından, artık bir “çatışmasızlık” vaadi değil. Zaten çatışamazlar, isteseler de yapamazlar.
Çözüm dedikleri, sonuçları atide derlenecek bir siyasi destek vaadidir.
Akdevleti düştüğü yerden kaldırma, ayakta tutma işidir.
Sibel Danende

Hiç yorum yok: