Şirket Olarak Devlet, Fethullah ve İslamî Hareket

Bizler, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak olayı haber bültenlerinden, TV’deki bize aktarılan görüntülerden hareketle tartışmaya başlıyoruz. Fakat bunlar neticede belli süreçlerin sonucu oluşan olaylardır, son noktadan kavranacak olaylar değildir. Siyasal olayları değerlendirirken bu olayları birbiriyle anlamlı hale getiren süreçlere odaklanmalıyız.
Bu konuda Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve zamanlamasının üzerine belli bir okuması, fikrî takibi olan insanlara göre, aslında dünya büyük bir dönüşüm yaşadı ve bu da bu dönüşümün bir ayağıdır. Bütün dünya 90’lı yıllarda Sovyet Bloğu’nun çözülmesiyle beraber yeni bir sürece girdi. O dönem tarihin sonu olarak da isimlendirildi. Kastedilen şudur: “Liberal ekonomik sistem tarihi sona erdirdi. Bundan sonra daha iyi bir sistem olmayacak, artık biz en mükemmeli bulduk, son problem de ortadan kalktı, blok da çözüldü. Artık bizi daha iyi, daha liberal bir dünya bekliyor.”
Bu fikir üzerinden bir dönüşüm başladı. Bu öncelikli olarak Doğu Avrupa’yı etkiledi, oradan Türkî Cumhuriyetler hatta Çin’e kadar gitti. Çin aslında Komünist Parti iktidarı tarafından yönetilmesine rağmen küresel ekonomik sisteme entegre olmayı kabul etti ve yeni sistemle dünyaya mesajlar verdi; MC Donalds’ların oraya yerleşmesi… Ortadoğu’ya ise 1. Körfez Savaşı ile 90’larda geldi. Bir süre ara verdi. Arap Baharı ile hız kazandı, tekrardan devam ediyor. Büyük dalgayı görmemiz lazım! “Her şey biz yaşarken oluyor” şairin dediği gibi ama bu tür dönüşümler 30, 50, 100 sene içinde tamamlanan dönüşümlerdir. Bu büyük dönüşümün içerisinde oluyor her şey.
Türkiye’nin ilişkili olduğu batı dünyasında da bir dönüşüm var. Yeni liberal ekonomi, devletlere şunu dayatıyor: “Devletler artık metafizik âletler olmaktan çıkıp birer şirkete dönüşüyor. Şirkete dönüşemeyen devleti de artık sistem taşımıyor.” Avrupa refah devleti idealinden bu noktaya gelmiştir. Devletler refah devleti yahut sosyal devlet değil artık; şirkete dönüşmüş birer organizasyon… Devlet bu dönüşümü yaşadığı zaman kendi içinde birtakım ayıklamalara gidiyor. Mesela devlete etki eden yapılar; mafyalar ya da birtakım cemaatler, mason locaları vs. Dönüşümün içindeki sistem artık ne mafyayı, ne mafya ilişkili siyasetçiyi, ne Mesihçi bir yapıyı taşır. Devlet artık daha rafine, rasyonel, bürokrasinin oturmuş, finans sisteminin belirleyici olduğu, hukukun finans sistemi üzerine inşa edildiği; siyaset, ekonomi hayatında bu tür boşluklara, kara deliklere izin verilmeyen bir sistemdir. İçinde yaşadığımız dönüşümü de belki bu açıdan değerlendirmek lazım.
Özal’ın henüz müsteşarken hazırlanmasında görev aldığı, Süleyman Demirel iktidarı döneminde 24 Ocak Kararları alınıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu dönüşüme ilişkin verdiği bir karardır bu aslında. Devlet 24 Ocak kararlarında şu kararı verdi aslında: İthal ikameci ekonomik programlarından, kalkınma programlarından veya sanayiyi gözeten programlardan artık dışarıyı, büyümeyi esas alan bir büyüme yörüngesi üzerinden yapılan bir tercih söz konusudur. Bu devletin yaptığı bir tercihtir.
Bizim artık sanayi ülkesi olma şansımız yok, zaten dünyada da bunun bir karşılığı kalmadı. Bu siyaseti de bizim uluslararası alana açılmamızı da engelleyen bir şeydir. Türkiye’yi bir finans ağının merkezi hâline getirip finans bizim ülkemizden akarken altyapıyı hazır hâle getirmeliyiz (bankalar). Bunun üzerinden, finans üzerinden bir kalkınma gerçekleştireceğiz. Devletin 1980’de vermiş olduğu bu karar 2013’ü anlayabilmemiz için önemli. Devlet bu andan itibaren kendini dönüştürüyor; önce 12 Eylül darbesiyle siyasal alanı temizliyor. İkinci olarak ‘istikrarı’ sağlıyor: Mevcut hükümetin hiçbir kanunî engele, mevzuata takılmaksızın coşkun bir şekilde kitleleri arkasından sürükleyeceği bir ortam sağlandı Anavatan Partisi’ne. 90’lara kadar gelen süreçte devlet siyasette yaptığı gibi diğer organlar içerisinde de temizlik yapmaya çalıştı. Avrupa’da da oldu; İtalya’da mesela, 90’lı yıllarda başlayan temiz eller operasyonu; mafya ile siyasetçi ilişkisini bitirmek… Türkiye’de mesela dönemin deniz kuvvetleri komutanı yolsuzluktan yargılandı, askerî mahkemede rütbesi söküldü. O döneme ait yazılmış müstakil kitaplar vardır:  Osman Metin Öztürk Vadi Yayınları’ndan çıkan kitabında (Anayasal Düzeyde Savunma ve Güvenlik Yapılanması) 90’lı yıllarda ordunun rolünün ne olacağı tartışılıyordu ve şu cümleye yer vermişti: “Artık yaşadığımız dönemde ordunun siyasete fizikî müdahalesi mümkün değildir, kimyasal olarak alana nüfuz etmesi lazımdır.”
Biz hâlâ bu dönüşümün içindeyiz. Bunun en büyük kısmı da AKP döneminde gerçekleşti;  2002-2013 yılında aslında bu dönüşüm büyük oranda yapıldı. Ama Türkiye’nin kendi özel durumundan kaynaklanan birtakım tortular, son hesaplaşmalar var. Bu son tartışmayı bu anlamda değerlendirmek lazım. İslamî camianın bu dönüşümün içerisinde aldığı pozisyon nedir?
Cemaatler düzeyinde bu dönüşüm başlamadan önce Türkiye’deki genel dindar camianın devletle kurmuş olduğu birtakım ilişkiler vardı. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile dindar camia arasındaki kurulan ilişki tarzlarından biri diyanet üzerinden tek tek bireyler olarak ulaştığı dindar kitle. Devlet diyanet üzerinden irtibat kurdu. Bir de Türkiye’nin sosyolojisinden kaynaklanan bir cemaatler gerçeği var; devletle siyaset üzerinden irtibatlar kuramadı. Adnan Menderes üzerinden dolaylı irtibatlar kurdu. AKP’nin ilk kuruluş döneminde de dolaylı irtibatlar kurdu ve bu siyaset üzerinden olmayan dolaylı irtibatlar çoğu zaman “derin devlet” üzerinden oldu: istihbarattaki abiler, emniyetteki abiler, bürokrasideki abiler üzerinden oldu. Bu anlaşılabilirdir; devlet size legal anlamda taleplerinizi aktarma imkânı vermediği için siz dolaylı olarak devletle birtakım ilişkiler geliştirmişsinizdir. Tabii bunun ideolojik boyutları da var. Devletin size dayattığı bir Türk-İslam sentezi üzerinden, bir ideoloji perspektifinden yürümüştür.
İslamcılık, sağcılık, muhafazakârlık, Türk-İslam sentezciliği birbirinden ayrılmamıştır, bir açmazımızdır. Cumhuriyete İslamî gelenek tevarüs edemedi, 1908’den sonra başlayan (meşrutiyet) süreç 1923’ten sonraya atlayamadı, 1924‘e gelindiğinde bunun Türkiye siyasetinde, entelijansiyasında bir karşılığı yoktur. İslamî siyasî talepler ya da cemaatlerin siyasî talepleri 1924’ten itibaren İslamcı aydınların, İslamcı hareketin, İslamcı kanaat önderleri üzerinden yürümedi. Bunlar büyük oranda muhafazakârlığın uhdesinde, muhafazakârlığın mecburen kullandığı İslamî motiflerin, argümanların süreç içerisinde siyasallaşmasıyla ortaya çıkmış bir şeydir.
Cumhuriyet dönemi İslamcılığı, muhafazakârlığın uhdesindeki İslamî taleplerin siyasete taşınmasıdır, yoksa İslamcılık değildir. Bunun başlıca iki ekolü vardır:
1.’si Büyük Doğu ekolüdür. Bu tamamen Cumhuriyet sonrası bir şeydir, hiçbir tarihi kökeni yoktur, ümmette karşılığı yoktur. 2.’si de “Cemaatler İslam’ı” dediğimiz Nurculuk, Süleymancılık vs.
Bu üç dönüşümü birlikte değerlendirmek lazım. 90’larda başlayan büyük dönüşüm, devletin kendi içinde başlattığı bir dönüşüm ve İslamî camianın da cemaat sosyolojisi anlamında kurmuş olduğu irtibatlar var. 2013 yılında geldiğimiz noktada İslamî camiada senelerdir konuştuğumuz konu, şu anda devletin, yani Recep Tayyip Erdoğan’ın inşa etmiş olduğu devletin içerisinde ki bu bir kapitalist, finans, şirket devletidir ve bu şirket devleti de doğası itibarıyla bu tür paralel devlet hikâyesini kaldırmaz. Çünkü kadroları da sistem belli bir liyakat sistemi üzerinden devşiriyor. 2.’si mevzuatı, uygulaması, icra ettiği fonksiyon itibarıyla rasyonel işlemesi, dünya tarafından izlenmesi gerekir. Devlete ait esas şeylerin masanın üstünde olması ve sermayenin bunlar üzerinden tercihte bulunması gerekir. Tüm dünyada bu böyledir. Masadan bir çekmeceyi kaldırırsanız bunun size bir maliyeti olur ve ödettirirler.
İslamî camianın açmazlarından biri de şu: AKP döneminde özellikle Diyanet teşkilatı müthiş güçlendirildi, ekonominin kayıt altına alınması gibi aslında İslamî camianın kayıt altına alınması çabasıdır bu. Bir noktadan itibaren Recep Tayyip Erdoğan’ın kurmuş olduğu sistem içerisinde cemaatlerin desteğinden de yavaş yavaş kopuluyor. Çünkü bu mekanizmanın en başında bu liyakat sisteminden devşiriyordu adamlarını. Cemaatlerin buraya nüfuz edebilmesi için bunun bir zemini kalmadı. Diğer cemaatler açısından da bu böyle; abiler üzerinden sisteme etki etmek mümkün değil. Bu denklem Fethullah Gülen cemaatinin devlete sızması olarak, yanlış bir yerden kurgulanıyor.
Aslında bu ilişki böyle bir ilişki değil, Fethullah Gülen devlete sızmadı, devlet Fethullah Gülen üzerinden İslamcı camiaya sızdı. Fethullah Gülen’in kendi otobiyografik bilgilerine bakıldığında 12 Eylül öncesinde Fethullah Gülen, Nur camiasının içerisinde kesinlikle bilinmeyen bir insanken, vaizken, cevval ve atak bir genç olduğu için Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde aktif rol oynamıştır. Milliyetçidir, İslamcı değildir. Kendisini hiçbir zaman da böyle tanımlamamıştır. Kendisine ’İslamcı’ dense hakaret olarak algılar bunu. O dönemde gönüllü olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulmasında görev almış, bununla ilgili pek çok ilişkilere girmiştir.
12 Eylül’den sonra Sovyet Bloğu’nun yıkılmasıyla, “Kafkas, Türkî Cumhuriyetler’de ortaya çıkan boşluğu Şiilere, Vahhabilere, Radikal İslam’a kaptırmayalım” diye Türkiye ve Amerika’nın ortak çalışmasıyla okullar üzerinden yürüdü, sonra bir cemaat ayağı oldu.  Fethullah Gülen görevlendirilmiş bir insandır, hiçbir zaman İslamcı camiada yer almamıştır, bununla da gurur ve onur duyar. Fethullah Gülen’i destekleyen bu devletdışı kadroların Soğuk Savaş döneminin devamı olan kadrolarıyla ilişkisi vardır. Bu kadrolar devletin gelmiş olduğu son noktada sistem arasında bir maliyet ortaya çıkarıyorlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın ekibi de bunları temizliyor.
Kürt Siyasî Hareketi ve Bu Konuda Devletin Tutumu
İhtiyattan kaynaklı bir ikircik söz konusudur.
Türk Devlet geleneğinde Selçuklu’dan itibaren Devlet, muhaliflere karşı hiçbir zaman sözünü tutmamıştır. Bunun tek bir istisnası yoktur. Ama bununla rehin alır. Kürt siyaseti öncelikle bunu görmeli, rehin alındığını görmeli. TC hükümeti verdiği sözü tutmayacak. TC hükümetinin düşüncesi; Kürt meselesini biz bölünerek değil, çoğalarak bir miktar Irak ve Suriye’ye yayılarak, hinterlandımızı genişleterek olacak. Bir Kürt devleti kurulacak. Bu Kürt unsuru (Sünni unsur) belki bir federasyon üzerinden bir Barzani’yi PKK’ya karşı güçlendirerek vs. bu şekilde çözülecektir. Yoksa Kürtler ve Türkler masaya oturup; yeni bir anayasa, toplumsal sözleşme, devlet gibi bir şey olamaz.  İki uluslu toplumsal bir sözleşme ile Türklerin ve Kürtlerin beraber yönettiği bir devlet yok. Bir Türkiye devleti var, bu Türk devleti Kürtler üzerinden Misak-ı Milli’yi sağlamaya çalışıyor.
Kürt siyaseti hükümetin birtakım beyanlarını yorumlayarak kendine yer açmaya çalışmakta, siyasette kendi adımlarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Çünkü şu anda Türkiye’den PKK’nın ayrılması gibi bir şansın olmadığının farkında. Şöyle ki; Türkiye sınırları dışında bir yere koşullanan PKK bizzat Barzani ile bir iktidar kavgası içine girer, iki ateş arasında kalır. O nedenle Türkiye içinde var olmaya çalışıyor mantıklı olarak, Barzani ile rekabet içine sokulmamak için.
Cemaat-AKP-Amerika Boyutu
Cemaat’in sistemden Amerika’nın desteğiyle ayıklanmasını istiyor Recep Tayyip Erdoğan. Gerekçesi şu: Bunlar sistem açısından problemdir. Tasfiye edilmeli. Bu sürecin sonunda Recep Tayyip Erdoğan’ın da kalma şansı yoktur. Çünkü hiçbir şirket bunların yönetimine izin vermez, Çünkü hesaplanamayan riskler taşır bu. Recep Tayyip Erdoğan da hesaplanabilir olmayan riskler taşıyan bir lider olduğunu gösterdi. Recep Tayyip Erdoğan, uluslararası bir ittifakla gelmişti, artık o ittifak ortadan kalktı. Bu şirketlere dönüşen devletlerin şu an korktukları tek şey halklardır.
İslamî Camianın Yüzleşmesi Gereken Şeyler Var
AKP tecrübesi, İhvan tecrübesi, Cemaat-i İslamî tecrübesinden İslam’a bakışın sorgulanması gerekir. Özellikle Cemaat-i İslamî de içinde bulundukları toplumun paralelinde bir paralel evren kurgusu vardır. Yaklaşımlarda “mevcut olan halktan kendi cemaatlerine insan devşirme, cemaat üzerinden kendini var etmek ve bu devlet kadrolarına adamlar devşirmek ve iktidara ulaşmak” düşüncesine dayalı bir model vardı. Bu model artık tıkandı, ilerlemiyor, devlet belli bir sisteme ulaştı. Küresel siyasetin devlet mekanizmaları üzerinde gelebilecekleri nokta belli bu sistemin karşısında durabilecek bir halk kitlesi var ama İslamî kitle yok. Sera ortamında yetişen bir İslamî kitle var, bu sera kalkınca tökezleme oldu.
Bu süreç Fethullah Gülen ve diğer cemaatleri bitirecektir. Devletin kendi içindeki dönüşümün kaçınılmaz sonucudur bu. Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet de kayboluyor. Recep Tayyip Erdoğan kalsın mı gitsin mi ya da yönetimi kalsın mı paradoksu yaşanıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın gitmesi durumunda şirket (devlet) durur, yönetim kadrosu da problem. İkisi yendiğinde ya da biri yendiğinde halk kazanmış olmayacak. Halklar açısından hesaplaşılması gerekiyor.

Hiç yorum yok: