Tiyatro ve Siyaset: Kefenli AKP’liler Üzerine

“Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği"
[Antonio Gramsci]
Yeni Şafak kaynaklı bir haber yine: “Başbakan Erdoğan’a Kefenli Karşılama” (23 Aralık 2013).
Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi, müthiş bir mizansen ve -“yaratıcı” olmasa bile- İngiliz’in dediği türden “ilginç”, teatral bir hareket… Başbakan’ın kendi kişisel liderlik kültüne muhalefet edenleri “tiyatroculuk”la suçlamasını bir an unutursak her şey son derece normal hatta.[*]
Kefenliler, samimi bir (politik-dinsel) adanmışlığın nişanesi olarak sunmalarına rağmen, içten içe (politik) bir oyun oynadıklarının farkındaysalar, bu fotoğrafta tam olarak theatrum mundi ruhunun canlanmasıyla karşı karşıyayız demektir.
Meşhur “dünya bir tiyatro sahnesidir” deyişinde dile gelen theatrum mundi geleneği, “dünya”nın, (ve dünyanın esaslı bir temsili olarak) “politika”nın, (politikanın temel aldığı) “toplumsal ilişkiler”in bir tiyatro sahnesine benzediğini ileri sürer.
Bu geleneğin Batı siyasi düşüncesindeki ilk izlerini arayacak olursak, Antik Yunan'da politikanın tragedya (ya da genel olarak drama) aracılığıyla "sahne"lendiğini, tiyatronun ortaya çıkışı ile antik demokrasi arasında yakın bir ilişki olduğunu, hatta kökensel olarak demokrasinin görsel bir muhtevasının bulunduğunu, mesela tiyatroların sahnelendiği amfilerin politik kararların alındığı çok amaçlı fiziksel mekânlar olarak tasarlandıklarını ya da (sonradan) bu işlevi kazandıklarını hatırlayabiliriz.
On yedinci yüzyıl Fransa’sında bu "klasik" geleneği temellük etmeye çalışan (klasisist) akımlardan/girişimlerden dolayıdır ki, "le public" (kamu) ilk defa “tiyatro izleyen topluluk”u tanımlamak üzere kullanılmıştır.
Theatrum mundi geleneğine bakarken ya da ondan yararlanırken, bu geleneği toplumsal ilişkileri “gerçekliği”nden sıyırıp estetize etme amacına matuf bir biçimde kullanan sosyoloji okullarının varsayımlarını paylaşmamız gerekmez. Birbirinden farklı sosyolojik ve siyasi geleneklerin/ekollerin theatrum mundi’den çıkardıkları farklı sonuçlar vardır doğal olarak. Fakat kendi amaçlarımız açısından bu geleneğin meramını şu şekilde ifade edebiliriz: Politikaya Heidegger'in "sahicilik/otantisite" etiği açısından yaklaşırsak "politik olan"ın (sahicilik versus sahtelik gerilimi dışında anlaşılması gereken?) mahiyetini kavrayamayız. Esasında onu (Heidegger’in) biricik âşığı, Arendt'in kanaatler alanı açısından kavramak daha anlamlı olacaktır. Zira politika, kurgu ile hakikatin içiçe geçtiği, siyah ve beyaz ya da doğru ve yanlıştan ziyade "gri"nin hâkim renk olduğu bir kanaatler alanıdır; birincil dünyanın sahicilik, hakikat ya da kesinliğinin bulunmadığı bir alan. Arendt’in klasik kaynağı olan Aristoteles’te bulduğumuz tanım da budur. Birincil ilişkilerin "otantik" dünyasının aranamayacağı (ki Heidegger'in kastettiği manada bir radikal sahicilik etiği açısından, birincil ilişkilerin dahi kavranmasının zor olduğu düşünülebilir, düşünmeye değer), aranırsa doğasının kavranamayacağı bir ikincil ilişkiler dünyası ve en nihayet bir "sahne"dir politika...
Şimdi bütün bunlar üzerine düşünmeye devam edebiliriz; politikanın mahiyetini kavramak adına elzemdir de bu düşünme faaliyeti ama bir noktalı virgül koyarak meselemizin somut kısmına gelelim.
Esasında politikanın (2003'ten itibaren, en azından) otantik hakikatin alanı olduğunu, hatta daha da ileri giderek Tanrı'nın yeryüzünden geçmesi biçiminde kavranabileceği, gerçekten de dünyayı yöneten ruhun (Hegelci "tin") ölümlü Tayyip Erdoğan’da somutlaştığını ve onun eylemlerinde gerçekleştiğini düşünen, buna ek olarak Tayyip Erdoğan’ın Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eden kefenli tayfanın yapıp ettiklerinin de aslında bir kurgu olduğu, her şeyin bir tiyatro sahnesinde vuku bulduğu... Yanlış mı? Bir kere, bu mizansenin AKP gençlik kolları tarafından nasıl (mesela bir 10 gün evvelinden) tertip edildiğini, üzerinde çalışıldığını, bunun bir teatral organizasyoncu "zekâ" ile sahneye konulduğunu düşünmek zor değil.
Buradaki amacım, o yanlış ikilemin bir tarafına düşüp bütün bunların sahici olmayan hareketler olduğunu iddia etmek değil, böyle olsa bu kadar laf etmez; ya “dangalak herifler” ya da “samimiyetsizler” der çekip giderdim. Ama asıl amacım şu: kefenli tayfanın düşünce dünyasında paternalizmin önde gelen bir siyasal ilke olduğunu biliyoruz ki, esasında paternalizm, tam da theatrum mundi geleneğine aykırı giden bir harekettir: Politikacı ile kitle arasındaki ilişkinin bir tiyatro sahnesinde kurulduğunu değil, ailenin sıcak/sahici/otantik/hakiki alanındaki (bütün bunlar bile tartışılabilir demiştim: birincil ilişkiler dahi radikal sahicilik etiğinin düşündüğü manada/kadar bir "doğallık" alanı olmayabilir) ilişkilerin dünyasının dolaysız bir tercümesi olduğunu, özel olarak da baba-oğul ilişkisinin sahiciliği bozulmamış bir devamı olduğunu anlatır.
Aslına bakarsanız, politikanın bir tiyatro sahnesi olduğunu en iyi kavramış olan yaratıklar bunlar; bütün bu paternalizme rağmen. Bunu sağlayan kefenlilerin dillere destan pragmatizminin belli bir veçhesi. Mesela Tayyip Erdoğan bir numara yaptığında onun numero olduğunu biliyorlar ve şöyle diyorlar: "Burası politika (alanı), yapacak tabii". Hatta çok derinde "van minüt"ün dahi bir mizansen olduğunu düşünenleri var... Fakaat bu kefenlilerin yapısının sökülmesi gereken söylemi, bütün bunlara rağmen bir hakikat politikası programını sürdürmeleri; bütün bu sezgisel farkındalığın bilinç/söz alanında tam tersinin vuku bulması.
Said Hamid Topçuoğlu
[*] Erdoğan, Mersinli çiftçiye, o çok iyi bildiğimiz “ananı da al git” lafını demeden önce şunlar yaşanmıştı aslında: Çiftçi yurttaş, ellerini sertçe tutmaya çalışan korumalara “elim acıyor, elim ameliyatlı” demiş; sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’ndan aynen şu sözler işitilmişti: “İyi bir sanatçısın, artistik yapma” (ardından da şunlar: Çiftçi: “Tarım bakanının anayasayı ihlal ettiğini biliyoruz. Başbakan: “lan bana anayasayı öğretme, terbiyesizlik yapma”. Çiftçi: “Lan mı? Lan mı? Canın sağolsun”…) Bu çiftçi diyelim ki, bir oyun oynamış ya da teatral hareket etmiş olsun; yine de iktidarın oynadığı oyunlarla ezilenlerin oynadığı oyunlar arasında bir ayrım yapmazsak, bu sadece adalete aykırı olmaz aynı zamanda sosyolojik ve politik gerçekliği de ıskalar: Hepsi aynı tiyatro değil bunların. Nasıl ki, “küfür burjuvazinin ağzında lağım çukuru; işçi sınıfının ağzında çiçek” (Can Yücel) ise, bu da böyledir ama bu meseleyi temellendirmek bu yazının konusu değil…

1 yorum:

Felsefeci Tepki dedi ki...

Kefeni gerektirecek herhangi bir tehlike yok.Onun için kefenle gelinebiliryor.
Haydi evinize... ayıp değil mi.. sami amca varken size iş düşer mi..