Şirket Çökerken

Zamanında Başbakan Erdoğan ülkeyi “şirket gibi” yönettiklerinden bahsediyordu. 17 Aralık’ta başlatılan Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu, Türkiye’nin tarihini değiştirecek “10 gün”ü beraberinde getirirken “şirketin” ne kadar büyüdüğünü de ifşa etmiş oluyor bugün.
Erdoğan haksız da değilmiş hani, şirket benzetmesi konusunda. Soruşturmanın basına da yansıyan kısımlarından öğreniyoruz ki ‘ülkeyi şirket gibi yöneten Erdoğan’ inşaat camiasında “Büyük Patron” olarak geçiyormuş. Örneğin, soruşturmada adı geçen Ali Ağaoğlu’nun Bakırköy’de hayata geçirmek istediği “46” adındaki projesinde ortaya çıkan bürokratik engelleri aşmak için başbakanı nasıl devreye soktuğunu basına sızan tape’lerden öğreniyoruz. Buna göre Ağaoğlu, AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi Timur Soysal’a şunları söylüyor: “Orada bak orada şunu söyleyeyim, bak ben onu bakanlığa yaptırmadım açık da net de konuşuyorum… Başbakan’a yaptırdım. Yani yapmadınız yapmadınız… Kadir Bey bin kişinin önünde söz verdi, bu ay dedi, önümüzdeki ay dedi yapmadı. Ben de gittim sayın patrona söyledim. Büyük Patron’a, o da direkt bakana talimat verdi, halledin burayı dedi, yani o da gitmiş…”
Artık açıkça görüyoruz ki yola limited şirketiyle çıkan AKP, bugün holdingleşmiş, hatta holdingi küçük bir azınlığın aile şirketi haline getirmiş durumda. Şirketin ekonomi politikası ise “bağış ve armağan ekonomisi”ne dönmüş halde. Şirket, tüm ekonomi faaliyetlerinin kendi çıkarı için değil toplumun genel çıkarı olduğunu ikna etmek için tüm örgütlü enerjisini seferber etmiş görünüyor. Kendisini şirket bilinciyle algıladığı için diğer tüm siyasetleri de rakip düşman şirketler olarak görüyor. İçselleştirdiği “şirket kültürü” sayesinde siyasal alanı da, devletin geleneksel patrimonyal niteliğini de, toplumla kurulan patronaj ilişkisini de yeniden güncelliyor. Şirketin tüm kirli ilişkileri “güvensizlik” üzerine kurulu olduğu için hiyerarşik örgütlenme zamanla daha katı hale geliyor ve her şey piramidin en üstündeki patrona bağlanılarak kontrol edilmeye çalışılıyor. Sonuç olarak ortaya otoriter ve totaliter bir rejim çıkıyor.
Lakin son gelişmelere bakılırsa ülkeyi “şirket gibi” yönettiğini söyleyen Erdoğan’ın şirketi iflasa doğru gidiyor. AKP’den istifa edenlerin her geçen gün artması, hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet israfının giderek daha büyük bir istifraya dönüşmesi, şirketin çözülüşüne ve çöküşüne büyük işaret oluyor.
Şirket demişken, sanırım kastedilenin inşaat şirketi olduğunu da anlamış bulunuyoruz artık. Kendi benzetmelerinden yola çıkarsak, bu inşaat şirketinin müteahhitleri AKP’nin eski Milli Görüş’ten gelip neo-liberalizme müsait olmaya başlayan Neo-Milli Görüşçüleriydi ki en büyük patronları Erdoğan oldu. Şirketin mimarlığını ise kimi zaman liberaller, liberal solcular yaptı. Mühendisleri ise Gülen Cemaati’ydi. Menzilciler ve diğer cemaatler ise ya şirketin ortağı ya da taşeronuydular.
Şirket çok ihale aldı. Çok büyüdü. Tohum eker gibi yurdun dört bir yanına TOKİ ekti. AVM’ler dikti. Yetmedi Ortadoğu’ya açıldı. GOP ve Genişletilmiş GOP ihalesini aldı. İyi de kazanıyordu. Lakin işler zamanla pek de yolunda gitmemeye başladı. Şirkette herkes yolunu bulmakla meşgulken işler karıştı, şirket piyasasının dengeleri değişti. Öküz öldü ortaklık bozuldu.
Paralel Devletler, Paralel Şirketler
Şirket, kapitalizme “amin” diyordu, ama kapitalizmin kuralına göre oynamak yerine son zamanlarda kaçak oyunlara başvuruyordu. Oyun devam ederken kuralları değiştirmeye kalkınca en büyük şirket tarafından uyarıyı yedi. Şimdi sarsılıyor ve uzatmaları oynuyor sadece. Paralel devlet olarak gördüğü Cemaat aslında ayrı bir şirketti ama ilişki ağları bununki kadar dar değildi. Üstelik her alanda yetişmiş kadroları, altın nesilleri vardı ki bunlar senkronize çalışabilmekteydi, ortak bir ruhla hareket edebilmekteydi. Oyunu “şirket” mantığına göre kurmaya kalkan AKP, başka şirketlerin oluşmasına da vesile olduğunu çok sonradan fark etti. Paralel devletler kadar paralel şirketlerin de olduğunun acı faturasını bugünlerde ödüyor. Kimbilir belki Cemaat de ödeyecek. Zira ikisi de birbirlerinin Frankenstein’ı oldular/oluyorlar.
Öyle ki, başta ABD olmak üzere yurtdışından kendisine malzeme sağlayan tedarikçi firmaların pek çoğu şirketle anlaşmalarını ya askıya aldı ya da bozdu. Diğer taraftan şirketin emekçileriyle sorunları da hiç bitmiyordu. İnşaatın Kürt işçileri ile yapılan sözleşme yenilense de (müzakere süreci) iş güvenliği ve sosyal güvencesi olmayan bir ortamda yürüyordu bütün işler. Bugün de işlerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyoruz.
Şirketin tüm hesapları da tüm ilişkileri de “sıfırlanmış” görünüyor. Ya yeni bir isimle yola devam etmek isteyecek ya da aynı isimle yeni ihaleler almaya çalışacaktır. “Darbe” söylemi, “Mısır gibi yapmak istiyorlar”, mağduriyet savunması, şirketin toparlanmasına, halkın teveccühünü kazanmasına ve söyledikleri gibi bir komplonun olduğuna inanmasına yetmiyor. Zira “inşaat ya Resulallah” zihniyetine göre oluşturulan ekonominin binaları birer birer çöküyor. 17 Aralık Depremi’ne karşı dayanıklılığını test eden AKP şirketi, şimdilik inşaatının iskeletini korumakla meşgul görünüyor.
Mühendisler ile Müteahhitlerin Kavgası
AKP bir müteahhitlik şirketi gibiyse Cemaat orada bu şirketin mühendisiydi. Yetişmiş, kalifiyeli elemanlarıyla projelerin sahadaki uygulayıcısıydı. Şirketin iflasa doğru sürüklendiğini gören mühendisler yavaş yavaş gemiyi terk ederken, aynı zamanda yeni şirketlerle ortaklık görüşmelerine girip eski şirketin usulsüzlüklerini ortaya sermeye, şirketi piyasadan düşürmeye çalıştılar/çalışıyorlar.
Liberallerin mimarları, Cemaat’in mühendisleri gidince inşaat şirketi işlerini kayıt dışı görmeye başladı. Tıpkı hazine arazisine yapılan kaçak gecekondular gibi büyük şirket ABD’nin en büyük ortağı olduğu küresel kapitalizmin arazisine kaçak yapılar inşa etmeye çalıştılar. Yeni ortak İran’dı. Kendince iş ortaklığına soyundu bu ülke şirketiyle. Aracılar ise “madem bu iş Batı'dan gizli saklı yapılıyor, biz de ne götürürsek kârdır” hesabıyla ABD’nin almak istediği payı cebe indirdiler. “ABD yürüteceğine biz yürütelim” dediler. Buna da “şirketin sırları” dediler. “Şirketin bağımsızlığı” dediler.
İstiklal Savaşı mı Şirketin “İstikbal” Savaşı mı?
Bağımsızlık derken, “Büyük Patron” olarak görülen Erdoğan’ın, son konuşmalarında bunun “Yeni Türkiye’nin İstiklal Savaşı ve Mücadelesi” diyerek kendi tabanını ikna etmeye çalıştığını izliyoruz. Demek ki şirket, risklerle karşılaşınca şirketlikten vazgeçip eski devlet refleksine sarılmayı bir kaçış olarak görüyor. “Devlet içinde devlete izin vermeyiz” diyerek Cemaat’e “çete” operasyonu yapmayı üstü kapalı hissettirmeye çalışan Erdoğan, aslında mücadele ettiğini sandığı Kemalizm’e doğru kayıyor. Devletleşen şirket kaymak da zorunda aslında. Bir zaman sonra bağımsızlık ve istiklal söyleminin onu “gizli Kemalist” yapmaya doğru ittiğinin farkında mıdır bilmiyoruz ama bu gidişle “Kardeşim Esad” sözünü etmeye ramak kaldığını da söylemek durumundayız. Zira AKP’lilerin pek çoğu artık Türkiye’nin Suriyeleşmekte olduğunu dillendirmeye başlamışa benziyor. Cemaat ile kavganın da birer “iç savaş” görünümünde geçmekte olduğunun anlatılmaya çalışılması da bunun bir işareti.
Oysa bu şirketi yönetenler toplumun biriktirdiği emeğin artı-değerine, aşına, ekmeğine el koyanlardır. Buna da “kalkınma” dediler. El koydukları emeğin artı-değerini kendi yakın çevrelerine peşkeş çektiler, eşitsiz bölüştürdüler, buna da “adalet” dediler. Siyaseti dinselleştirdiler, rantı mitselleştirdiler; şirkete de “parti” dediler.
Ortada bir krizin olduğu çok açık. Bu kriz AKP-Cemaat kavgası krizi veya devlet krizi değil, AKP ve Cemaat gibi yapıları, şirketleri, paralel devletleri yaratan sistemin, koşulların bir krizidir. Ne Cemaat’in şebekesi ne de AKP’nin şirketi artık bu saatten sonra halkın umudu olabilir. Yoksa kaybeden yine halk olacaktır. Bunun içindir ki toplumun genel yararı için yapılması gereken şey, sistemin formatlanması değil, değiştirilmesidir.
29 Aralık 2013

Hiç yorum yok: