Şarkiyatçılığı Kötüye Kullanmak

“Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği”
[Antonio Gramsci]
Şarkiyatçılık/Oryantalizm Kavramının Kötüye Kullanımları: Gezi Sonrasında Şarkiyatçılık Telakkilerini Yeniden Düşünmek
“Oryantalizm” terimini Edward Said icat etmedi ama 1978’de meşhur kitabının yayınlanmasıyla onu teorik gündeme bir molotof kokteyli gibi düşürdü. Fakat terimin eleştirel bir silâh olarak teorik dolaşıma girmesinin ardından, yazarının eleştirel niyetlerinin bu kadar yorumunun hilafına kullanıldığı ya da daha açık bir ifadeyle, milliyetçilik, kültürelcilik ve sağcılığın cephaneliğine taşındığı bir ülke var mıdır Türkiye’den başka?
Bu okumanın masum olmadığı kesin ama asıl önemli olan onun ne tür bir okuma olduğu. Belki de bu, yapısalcı bir zaviyeden, “Batı-dışı” toplumlarda karşılaşılan genel politik-kültürel sorunun işareti olarak değerlendirilmeli: “Batı”ya karşı muhalefetin “Doğucu” bir kültürelcilik kanalında işgörmesi ve “Batı”nın ekseriyetle kültürel bir bütünlük telakki edilerek kültürelci bir Batı-karşıtlığı ya da maddî temeli olmayan bir anti-emperyalizm üretilmesi.
Said’in bu konuda herhangi bir katkısının olup olmadığını ya da varsa bunun ne olduğunu tartışmak, eserin metodolojik sorunlarına dair ayrı bir konu açar; fakat en azından şunu söyleyebiliriz: Eser hakkında sonradan kaleme aldığı yazılarda Said tam da bundan yakındığına göre[1] yazarın niyetlerini aşan bir yorumlama/alımlama ile karşı karşıya olduğumuza hiç şüphe yok.
Fakat yine de, asıl amaç, Said’in “yanlış” yorumlarına karşı onun “hakikati”ni göstermekten ziyade, konunun entelektüel ve politik hegemonya arasında organik bağ kuran bir temel mesele olduğundan hareketle, karşı-hegemonya pratiklerine giden yolları hazırlamak ya da açık tutmaya devam etmektir. Zira, bu kavram (“oryantalizm”) Türkiye’nin iç ve dış politikasında aynı anda iş görebilen son derecede kullanışlı bir politik araç olmaya da devam etmektedir. Aşağıda atıf yapacağımız ve tarihleri 2-7-21 Aralık olan yazıların yanısıra, Tayyip Erdoğan’ın “senior adviser”larından biri olan Ertan Aydın’ın 11 Aralık 2013 tarihli Al Jazerra’de “Talking Turkey: Orientalism Strikes Back” başlıklı bir yazısının yayınlanması şaşırtıcı bir tesadüf olarak görülmemeli. Bu tam da hegemonyaya hizmet eden unsurların muhteşem birlikteliğini ortaya koyan anlardan biridir…
“Oryantalizm” konusu, Ian Almond’un yakın zamanlarda piyasaya çıkan Yeni Oryantalistler kitabı vesilesiyle yeniden güncellendi. Ama yukarıda sözünü ettiğimiz alımlamanın/temellük etmenin ideolojik çerçevesinde… Mesela, kitabın yazarıyla Yeni Şafak’ta yapılan söyleşinin (7 Aralık 2013) başlığı “İçimizdeki Müslüman Oryantalistler”di. Bu “içimizdeki…” tamlamasının kurduğu habis anlam dünyasını kitabın yazarı biliyor mudur ya da -Türkiye’de uzun bir süre bulunduğuna göre- biliyorsa, aslen kendisinin kullanmadığı bu kelimelerin başlıkta yer almasından memnun kalmış mıdır, tam olarak bilemiyoruz tabii. (Fakat burada da yazarın niyetlerini aşan bir ideolojik şaşırtma ve araçsallaştırma harekâtından sözedilebilir. Zira yazarın sorunu “içimizdeki…” diye ortaya koymadığı, kastedilen “içimizdekiler”in kitapta ele alınan birçok yazardan sadece ikisine işaret eden temsil gücü zayıf bir tanımlama olduğu ve en nihayet yazarın asıl niyetini “yeni oryantalistler” olarak başlıkta zaten belirttiği aşikâr).
Bu öyle kapsayıcı bir ideolojik niyetliliktir ki, hem yazarın -Orhan Pamuk ve Salman Rushdi’yi kastederek kullandığı- “Müslüman coğrafyadan çıkmış Batılı yazarlar” ifadesini kapsayabilir hem de “içimizdeki hainler” tamlamasıyla derhal ilişkiye geçerek kültürelci duyguları seferber edebilir. Soğuk Savaş döneminde kültürelcilik, bir ileri (kültürel) modernizm olarak görülen sosyalizme düşmanlık yönünde harekete geçirilmişti; şimdi ise (Yeni Şafak’ın yayıncılık faaliyetini hesaba katarsak) hem sosyalizme karşı hem de Gezi Direnişi’nin meşruiyetini kırmaya yönelik ideolojik bir amaca matuf olarak kullanılabilir (Bu manada, Soğuk Savaş’ın bittiğini düşünmek naifliktir). Neden olmasın? Söyleşiyi yapan kişinin, -eğer bir isim benzerliği değilse- 21 Aralık tarihli Yeni Şafak’ta Gezi’ye destek verenlerin “radyografi”lerini çıkarma mesaisi yapan, bu konudaki yayınların artışını ticari çıkarlara indirgeyen “Gezi Bahane Ekmeği Şahane” başlıklı makalenin yazarı olduğunu da kaydedelim. (“Radyografi”yi tırnak içine aldım. Çünkü bu kelime, Necip Fazıl’ın “özel” siyasi lügatine ait. Büyük Doğu, 1950’lerin sonlarındaki yazılarında mesela, komünistlerin “radyografilerini çıkarma” ve iktidara jurnalleme manşetleriyle çıkıyordu). Ayrıca, Ertan Aydın’ın yazısı da Batı medyasında Türkiye’ye karşı “oryantalist temsillerin arttığı” tezini ileri sürerken, çok büyük ihtimalle, Gezi Direnişi sonrası bir tutumla, yani Gezi’ye yönelik dış basının ilgisine tepki gösteren bir hükümet yetkilisi sıfatıyla hareket etmekte, bu hareketinde de “oryantalizm”i işlevsel olarak kullanmaktadır.
Daha etraflı ele alacağımız yazı, aynı kitap hakkında Zaman’ın kitap eki olan Kitap Zamanı’nın 95. sayısında (2 Aralık 2013) yayınlanmış “Oryantalizmin Yeni Yüzleri” yazısı. İlk önce, yazıda kitabın kapağı yerine -ele aldığı birçok yazardan sadece biri olan- Zizek’in fotosunun yer alması çok tuhaf. “Nedir bu Zizek ilgisi” dedirtiyor. Tabii ki bu Kitap Zamanı’nın popülarite kaygısına dayanan işi olmalı...
Tam bu biçimsel tuhaflığı düşünürken, bu kez içerik ve yazarın tutumuyla ilgili bir başka tuhaflıkla karşılaşıyoruz:
* "Yıllar sonra Said’in öncü eseri, bu defa Frankfurt Okulu’nu Türkiye şartlarında tesis etmek isteyen çevrelerce Şarkiyatçılık başlığıyla yeniden çevrildi. Tarihî bir vakıa olarak ‘oryantalizm’e ‘şarkiyatçılık’ adlandırması yapmak, basit bir şark kurnazlığının ötesindeydi. Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu. Üstelik dünyada postkolonyal bir sürecin yaşandığı apaçık meydandayken. 1970’li yıllarda Marksizm, tüm dünya entelektüelleri üzerinde öylesine baskı unsuruydu ki, Edward Said Rus oryantalizmini, bırakın konu edinmeyi, bu bahsin adını dahi anamıyordu. Fakat bir kere maske düşmüştü ve bunun arkası gelecekti"...
Eleştirinin tutku dozu aşırı, kindar duygulanımlarla, dedektifvari bir üslupla, üç parıltılı kelimeyi biraraya getirerek (ör: "Tarihî bir vakıa olarak ‘oryantalizm’e ‘şarkiyatçılık’ adlandırması yapmak, basit bir şark kurnazlığının ötesindeydi. Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu") kotarılabileceğine inanan muhafazakâr üslubun bir emaresi olabilir mi bu? Çünkü yazıya genel olarak bakıldığında ne Said'in düşüncesine yönelik bir nüfuz/malumat ne de asıl tanıtılacağı söylenen kitap olan Yeni Oryantalistler'e yönelik ciddi bir tanıtım/eleştiri sözkonusu.
** "tesis etmek isteyen çevreler"...
Polis zabiti mi bu? "Şark kurnazlığı"ndan öte işlere girişen ajanlar” der gibi... Fakat acaba o "doğunun yedinci oğlu" gibi takdim edilen Said'in (ki Said, gazetenin tv kanalı olan Mehtap Tv’deki bir kitap tanıtım köşesinde de “müslüman mütefekkir” olarak takdim edilmişti), esasında, kendisini "sadık bir öğrencisi" olarak gördüğü filozofun tam da Frankfurt Okulu'nun önde gelen isimlerinden biri olan Theodor Adorno olduğu biliniyor mu? Ama Said muhafazakâr bir miri malı ve bu imgeyi kırmamalı mıyız değil mi! Peki, Perry Anderson'dan mütevellit, bu etki kaynağının "Batı Marksizmi" olarak sınıflandırıldığını ve bu akımın bazı üyelerinin mümeyyiz vasfının Sovyet Komünizmi’ni muhtelif biçimlerde eleştirmek olduğunu biliyor muyuz?
*** "marksizmin dünya entelektüelleri üzerinde baskı unsuru olması" ile Rus oryantalizminin Said tarafından araştırılmaması…
Bu iki varsayım arasındaki bağlantıyı anlayabilen beri gelsin…
Said'in sözkonusu eserini FKÖ'nün sosyalizan-ulusçu-anti-emperyalist politik örgütlülük dalgasının oluşturduğu özgürleşmeci zeitgeist'ta ve bilfiil -bir vakte kadar- örgütlü olarak yazdığını bilmeyen var mı?
Peki, Said'in tarihsel materyalizmle dirsek temasında bulunan bir eleştirel hümanizmden hareket ettiğini ve başta Lukacs olmak üzere Gramsci, Lucien Goldmann, Raymond Williams, Merlea-Ponty gibi Batılı Marksistlere sempati duyup eserlerinde onların yaklaşımlarından geniş biçimde yararlandığını bilmeyen var mı?
Velev ki, Marksizm dünya entelektüellerini baskı altına almış olsun (ki aynı dönemde Fransa'da ve Almanya'da Stalinizm’in eleştirisi kimi Marksist entelektüellerin başlıca meşguliyeti hâline geliyordu ki, İngiltere'yi zaten anmaya bile gerek yok) Said'in Rusya'yla bir derdi var mıydı? Diyelim ki, bu baskı nedeniyle Rus oryantalizmine yönelmemiş olsun, peki onun yönelmediği diğer oryantalizm biçimi olan Alman oryantalizmini nasıl açıklayacağız? Bu da mı “Marksizmin baskısı”? Esasında Said'in bu konudaki yaklaşımı, yazarın tam da Metis Yayınları’nı suçlarken kullandığı bir meseleyle ilgili: (diyordu ya: "oryantalizm" "şarkiyatçılık" olarak yeniden terc. edilince..." Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu") Said emperyalist forma sahip iki şarkiyatçılık biçimiyle (İngiliz-Fransız) ilgilendiğini söyler...
**** "Nitekim Thierry Hentch, Hayali Doğu’sunda (1988) Said’in sorunsallaştırdığı şeye yeni boyutlar katıyordu. Ona göre ‘Doğu/Batı’ adlandırması bile oryantalizmin ürünüydü"...
Yani "doğu-batı"nın oryantalizmin ürünü olduğunu Hentch'in eseriyle öğrendik, öyle mi! Bu aslında Said'in entelektüel müdahalesinin hiç anlaşılmadığı anlamına geliyor. Bunu ilk defa 1988'de iddia edenin Hentch olmadığını sosyoloji ve siyaset bilimi 2. sınıf öğrencileri bile söyleyebilir.
Yazının girişinde Said’in Orientalism’inin kültürelciliğin enstrümanı hâline getirildiğini söylemiştik. Sonuç olarak, Almond’un Yeni Oryantalistler’i de çıkışının Gezi’ye yakın bir tarihe denk gelmesi ve hükümetin öteden beri kullandığı bir ideolojik enstrümanın (medeniyetçilik ve/ya kültürelcilik) hizmetine koşulabilecek terimi (“oryantalizm”) merkezine alması gibi nedenlerden ötürü hegemonyaya derhal dâhil olarak benzer bir kaderi paylaşmıştır. Bundan dolayı, “oryantalizm” hegemonik kullanımında, bir eleştirel silâh olmaktan çok, toplumsal, politik ve ekonomik ilişkilerin ayık kafayla görülmesine engel olan bir kültürelci zihniyetin güdümünde serüvenine devam etmektedir.
Said Hamid Topçuoğlu
Dipnot
[1] Said, “1995 Baskısına Sonsöz”de şöyle yazar: “Kitabın alımlanışının beni en çok üzen, şu anda (1994) üstesinden gelmek için en çok uğraştığım bir yönüyle söze başlayayım: Kitaba atfedilen Batı aleyhtarlığı... Yazarı da savları da açıkça özcülük karşıtı, Şark ile Garp gibi tüm kategorik adlandırmalar karşısında had safhada kuşkucu, Şark ile İslam’ı ‘savunmamaya’, hatta tartışmamaya büyük özen gösteren bir kitaba ilişkin bu karikatürvari yorumlar karşısında ne diyeceğini bilemiyor insan”. Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, Metis Yayınları.

Hiç yorum yok: