Nurettin Topçu Makaleleri

Ne İçin Sosyalizm
Yürekler acısı bir cemiyet düzeni karşısında duygusuz gönüllerle paslı vicdanların durup durup “ne için sosyalizm?” dediklerini duyuyoruz. Öyle ya, rahatça yaşıyoruz. Karnımız doyuyor. Birçoğumuzun altında son model otomobil. Şöyle böyle birkaç geliri olanların keyfi yerinde. Evimizde radyomuz, buzdolabımız var. Büyük şehirlerde düğünler, ziyafetler gırla gidiyor. Yurdun her tarafında fabrikalar açılıyor. Halk oyunu serbestçe kullanıyor. Üniversitelerimizin sayısı her yıl artmaktadır.
Evet, bunların hepsi doğru. Daha birçok parlak görünüşler sayılabilir. Ancak, her birinin altında bir facia barınıyor. Her tarafı yaralı bir millet vücudunun parlak görünüşlerine aldanmayarak onun tedavisine el uzatmak için, sosyalizmin milliyetçi ve ruhçu şeklinin en iyi çare olduğuna inanıyoruz. Bunca parlak şekillerin altında biz pek iyi görüyoruz ki, bu vatanda toprak sahipsiz, gençlik sahipsiz, insan sahipsizdir. Oyunu kullanan, lâkin, kendi okuttuğu evlâdı kendi dilinden anlamayan, Batı’nın bütün lüks vasıtalarını kullanan, lâkin kullandığı sermaye kendinin olmayan, kendi ekmeği ile beslediği basını yine kendi mukaddesatına kıvılcımlar ve salyalar sıçratan, din adamı, büyücüsü ve üfürükçüsü ile elele veren, münevveri, halkının dilini koparmaya hevesli bir milletin perişan tali’ini tersine çevirip parlatacak olan, olsa olsa Anadolu’nun bütün ruhu ile bağlanabileceği İslâm Sosyalizmi’dir. Biz ne için sosyalizm dâvasına bağlanıyormuşuz; işte sebepleri:
Otuz milyonluk bir milletin emeğinin, kırk bin Yahudi’nin midesine esaretten kurtarılması için.
Bin yıllık Müslüman-Türk kültürünün, batılı uşakların okullarının eşiğinde kurban edilmekten kurtarılması için.
Havasında hep yabancı ideolojilerin kaynaştığı fikirsiz, dâvasız, vicdansız üniversitelerden vatanı kurtarıp millet üniversitelerini kurmak için.
Komünizm ile masonluk gibi yabancı ideolojilerden Müslüman Türk’ün ruhunu korumak için.
Allah inancını seslerine sermaye yapan mevlidcilerin, vahşi seslerle sağır kulaklara haykırırcasına nara atan duacıların, din adamı adı ile halkı soymanın çeşitli yollarını icad eden sahtekârların, irşad vazifesi yapma bahanesiyle zavallı insanları hayvan sürüleri gibi sürükleyen şeyh taslağı cahillerin dini de, aklı da, insanlığı da çürüten soyguncu gayretlerinden milleti kurtarmak için.
Millet radyosunun bizzat vatan içinde esaretten kurtarılması için.
Bir yandan devlet bütçesinden beslenme yolunu bulurken, öbür taraftan halkı da sistemli şekilde soymak için bütün gayret ve maharetini kullanan, günün icaplarına göre hacıya, hocaya, aleviye, kıza oğlana, sporcuya, serseriye, hepsine hepsine hulûs çakmasını bilmek gibi hürerlerin hokkabazlıklarını yapan basına ahlâk, dâva ve mesuliyet bağışlamak, onu ciddi bir millet müessesesi hâline getirmek için.
Ne için, kim için kazma vurduğunu bilmezken sahte vaadlerin büyüsü ile sefaletlerin içinde oyalanan masumların alın teri ile biriktirdikleri dünya nimetlerini devlet kapısının eşiklerinde paylaşmaktan bir türlü doymayan particilerin ve politika adamlarının sefil ihtiraslarına son vermek için.
Büyük halk kütlelerini emrinde çalıştırarak kendi saadetlerine âlet gibi kullanan istismarcı sınıfların, ağalarla patronların hasis menfaatlerine hizmetten halkı kurtararak, kendi kendisinin ihtiyaçlarına hizmet edecek bir hayata kavuşmak için.
Eski saraylardan fabrikaların eşiğine, ailenin kucağından okulların kapısına kadar yayılan çeşitli kumarları kaldırmak, geçimi alın teri ile el ve zekâ emeğine bağlamak, hayatı bir kumar bahşişi olmaktan kurtarıp aklın ve ahlâkın idaresine sokmak için; büyük kumara her şeyini ama her şeyini feda etmekten çekinmeyen ruhları sefaletinden tutup çıkarmak için; piyango ve Spor-Toto gibi kumarların da haklı yaşamasını bilen milletlere ahlâkî ve iktisadî bir belâ olduğunu öğreterek, bunları da ortadan kaldırmak için.
Lüzumsuz birçok yüksek memuriyet makamları gibi faizci, iratçı, komisyoncu (ithalât komisyoncusu, imar komisyoncusu, “avukat ve doktor komisyoncusu, büyük makam komisyoncusu, hizmetçi komisyoncusu, gümrük komisyoncusu, vs.) kabzımal, tellâl, iş takipçisi, salon fotoğrafçısı, vestiyer kiralayıcısı, milyoner ses sanatkârı, mevlidhan, duahan, şeyh soytarısı, gizli nikâhçı, büyücü, bakıcı, üfürükçü, meclis idare azalıkları, emir alıcı müfettişler, özel berberlikler, özel ahçılıklar, özel kalem kadroları, yüksek makam tahsisatları gibi iş hayatının daha nice sahalarında sayıları pek kabarık olan parazitlerini de ortadan kaldırmak için.
Her mahalleden bir milyoner çoktan çıktı ve bu zillet ilerledi. Şimdi her beldede binlerce sefalet barınırken her köşe başında bir tanesi tüneyerek kendi duygusuz ve arsız saadetleri ile övünen, batının binlerce lüksüne hayran, vicdansız milyonerlerin arlığından nefreti insanlara öğretmek için.
Varlığı her yerinden yaralı olan köylünün beden yarasına bir bıçak vurmanın karşılığı olarak, tarlasını sattırmakla yetinmeyen, vurguncunun hürmetkâr esnafı, açgözlü hekimlerin soygunculuğundan dertli bir milleti kurtarmak için; yoksullarla yetimlerin hastane kapılarında sürünmelerine son vermek için.
Toprakla, yokluk ve çaresizlik içinde boğuşmaya mahkûm olan köylü ile büyük şehirlerin şahane lüksünü kullananların mağara devrinin hayatına mahkûm edilenlerle, Amerika’nın modem vasıtalarına sahip olanların, çalıştıkları hâlde yaşayamayanlarla, çalışmadan yaşayanların arasındaki uçurumu kapatmak, köylü ile şehirlinin dertleriyle kalplerini birleştirmek için.
Fabrika bacalarından baykuş sesi gibi yükselen çığlıklara kurtarıcı sesi diye koşan köylü akınını durdurarak insanı toprağa sevgi ile bağlamak, toprağı sahipsiz, insanı ruhsuz yaşama felâketinden kurtarmak için.
Ticaret adı altındaki geçim endişesi ile türlü türlü ruhî ve ahlâkî sefaletlerin kurbanı olmaktan küçük satıcı kütlesini kurtararak ona şerefli, haklı ve huzurlu bir kazanç tarzı sağlamak için.
İş hayatını bir kumar cesareti ve bir dalavere cihazı olmaktan çıkarıp, emek ile ihtiyaçların kumandasında işleyen, akla bağlı, adalete dayalı bir düzen hâline getirerek, şahsî hırsların ve iştihaların tasallutundan kurtarmak için.
Kendilerine millet işleri emanet edilen memurlar arasında derebeylik devirlerinin efendi-esir ayrılıklarını düşündüren maaş farkları ile süründürülen bir sınıfı maaşlı patronlarla karşı karşıya koyan adaletsizliğe son vermek için.
İdare cihazında ve ticaret hayatında bezirgân Yahudi’nin elinde ve devletin kontrol sisteminin yürütülüşünde, hem fakir hem zengin hakkında kanunların kutsal ve mutlak iktidarının gerçekleştirilmesi için.
Sahipsiz ve işsiz gençliğin yaşayışına el koyarak, gençlerin itaat ve hizmet ahlâkı ile yetiştirilmesini sağlamak, okuyan gençlerin kulüp, dernek, cemiyet, federasyon, birlik adları altında bayağı menfaatlerin kaynağı ve politikanın basamağı olan teşekküllerden alınarak yalnız ilim, irfan, sanat, ahlâk ve kültür çalışmalarına bağlanmaları için, kahvelerde, eğlence yerlerinde, sokaklarda işsiz dolaşan gençliğe iş sahası bulmak, gayesiz ve emelsiz gençliği ruhî ve ahlâkî gayelerin hizmetine sokmak için.
Millet eğitimini ticaret vesilesi yapan özel okul ile milletimizi yabancı kültürlerin esin yapmak isteyen yabancı okulların kapılarını kapatmak, Türk vatanında yalnız Türk kültürünü hâkim kılmak için.
Özel yüksek okulculuk yoluyla, ticareti yüksek tahsile kadar hâkim kılan insafsızlıktan, hakikat huzurundaki bu vicdansızlıktan Ebussuud’ları, İbn Kemâl’lerin vatanını kurtarmak için.
Her karış toprağı devlet gayretiyle kalkınmaya, her ferdi devletin yardımıyla tabiî haklarına kavuşarak insan gibi yaşama şartlarını bulmaya muhtaç olan bir vatanda özel idare, özel sermaye, özel okul, özel üniversite ve türlü özel çalışmalarla genel iradenin gücünü her tarafından bölüp de parçalayarak sanki bir özel devlet hasretine doğru sürüklerken, maddenin ve ruhun bütün değerleriyle bütün iktidarları doğrudan doğruya millete mal edecek koruyucu ve güdücü, iktidar sahibi bir devlet iradesiyle ruhları canlandırmak için.
İkbal hırslarıyla yanıp da yoksulları göremeyen kör gönüllerin gafletinden halkı uyandırmak için.
Zenginlerin âlemi kendi iştihalarına lokma sayan duygusuzluklarından utanmayan ruhlarını kapkara örtülerinden sıyırarak kurtarırken, zamanın her ânında ve mekânın her adımında hakkı çiğnenen fakirlerin affını gerçekleştirmek için; fakirle zengini böylece birlikte kurtarmak için.
Kirli yüzlerin, haya bilmez bakışların sızıntısı olan hırs ve hased çamura ile tertemiz toprağı kirlenmekten koruyacak elleri yeryüzüne hâkim kılmak için.
Nihayet her varlığı kendi nefsi için tasarlayan kemirici egoizmden ruhları kurtararak onları da Allah’a ulaştıracak merhameti canlandırmak için.
Pek uzun bir tablo veya kanlı bir destan teşkil edecek kadar çok fecaatlerin vatanı olan Anadolu’da bu dertlerin hepsi yalnız bir şeyden şifasını bulacaktır; Vicdanın kumanda ettiği bir otorite, yani hakla elele veren bir iktidar. Onu nerede bulacağız diye şaşkın şaşkın dışarıda arayan, hakkı gökten insin diye bekleyen, iktidarı ellerden dilenen, kendi aczine inanmış zavallılara, bu dünyada herkesin kendi mesuliyetini kendi omuzlarına yüklendiğini hatırlatırız. Hak ve iktidar, muayyen ölçüler vererek başkasına ısmarlanan elbise değildir; ancak onlara inananların eseridir. Ancak bu şaşkınlıktan din bezirgânı sahtekârlar faydalanıyor ve dâvamızın İslâm’a aykırılığından büyücü ifadeleriyle bahsediyorlar. Halk bilmiyor ki, hiçbirisi dinî ruha sahip olmayan bu şarlatanlar, halkı din adına soyarlarken, çiğnenip darbelenen İslâm dinidir. Bizim sosyalizmimiz İslâm’ın ta kendisidir.
Dâvamız, İslâm ahlâkına dayanan bir cemiyet düzeni kurmaktır. Her tarafı hürmetsizlikle tarumar edilen bir cemaate hürmet, her uzvu haksızlıkla yararlanan bir hayata hakkaniyet, her hareketi hemcinsine zulüm olan bir insanlığın kalbine sevgi ve merhamet doldurmak istiyoruz. Bütün bunları yaparken, varlığımızı her taraftan çeviren hırslara menfaatler gibi içteki düşmanlarla kökleri dışarıda bulunan içimize sokulmuş düşmanları yenmenin yalnız îman ve iktidar ile mümkün olacağına inanmaktayız. Dâva, kendine inanan, iradesini bunca düşman kuvvetine karşı koymasını bilen cesur ruhların dâvasıdır. Onun en güzel ifadesini Safahat şairinden dinleyelim:
... ederim taptığım Allaha kasem,
Yoktur asla şu cemaatta ki hiçbir âciz,
Benim indimde sizin olmaya en kadiriniz,
Bir kavinizde olan hakkını kurtarmam için.
Bir kavî kimse de yoktur ki bu ümmette, bilin,
En zaif olmaya nezdimde, tutup kendinden,
Âcizin hakkım ısrar ile isterken ben.
Nurettin Topçu
Hareket,
111/26, Şubat 1968; AN/2.
Sosyalizme Karşı Koyan Kuvvetler
Şoförle gazetecinin içten düzenlediği zamanımızın cemiyetlerinde sosyalizm hem alt tabaka hem de üst tabaka tarafından mahkûm durumunda bulunuyor. Çünkü her ikisi de makine ile sermayenin hâkimiyetine muhtaçtır. Şoförün gayesi arabasının sahibi olmak ve her adımında huzursuz yaşattığı halktan mümkün olduğu kadar fazla kazanç elde etmektir. Gazetecinin ise büyük sermayesinin saltanatını devam ettirmek için başta Yahudiler olmak üzere daha büyük sermaye sultanlarının menfaatlerinin şarlatanlığını yapmaktır. Sosyalizme düşmanlık önce onu doğrudan doğruya komünizm ile karıştırmaktan ileri geliyor. Asrımızda geçen asırdakine nazaran azalmış olan bu düşmanlığın bu hâle rağmen daha yeni sebepleri de vardır. Biz, sosyalizmin kâh özüne kâh bu kelimenin kullanılmasına karşı koyan düşmanlığın sebeplerini belirtmeye çalışacağız:
1. Her şeyden önce toplum hayatına düzen veren bütün kuvvetler; özellikle para ve bütün servet kaynakları, aşağı tabakanın hak dâvasının önüne dikilmiş demirden bir kale gibidir. Hak sahiplerinin sesini zalimlerin vicdanına duyuracak şey, yine kuvvetten başka ne olabilir? Bu kuvvet, bazı vicdan sahiplerini harekete geçirerek tarihin müstesna ânlarında yarattığı ahlâkî isyanlar gibi, geçen asrın fedakâr sosyalist ruhlarını dile getirdi. Yoksullar ve yetimler için, çalışan nasırlı eller için, hakları çiğnenen mazlumlar için hayallerini fedaya karar verip sosyalizm cihadına atılanlar bu gayret ve fedakârlıklarının sonunda pek az sonuç elde edebildiler. İşin çok dikkate değer tarafı şu ki, sermaye sahibi zenginler kendi servet iştihaları hesabına davranırlarken, sosyalistler fakirlerle mazlumların ve çalışanların hakkını kurtarmak için mücadele ile tehlikeye atılıyorlar. Bu farkı görmeyen gözler, kapitalist ile sosyalisti aynı adalet terazisine koyarak muhakeme etmek şaşkınlığı içinde hâlâ bocalıyorlar. Yakın istikbale dönerek söylüyorum: Zenginlerin müthiş servetleri ellerindeki yenilmez kuvvettir, şüphesiz servetleri kendileriyle beraberdir, fakirlere gelince, Allah onlarla beraberdir.
2. Dünyamızın madde kuvvetlerini fetheden sanayi ağaları gibi köy ağalarının da, Allah’ın toprağına ve ona güneşin bağışladığı hayata varıncaya kadar bütün bir köyü ellerine geçirmiş olmaları, çalışan nasırlı elleri amansız baskı altında bulundurmaları için kâfi geliyor. Asırlardan beri Anadolu beylikleriyle aşiret devirlerinden kalma bu ağalık tahakkümünü ortadan kaldıramadığımız gibi, devrimizde buna sanayi ağalarının zorbalığı da ilâve edildi. Köyde ağa, şehirde ağa, bir de bunların arkasına gizlenen ve her ikisinin aracılığı ile milletimi sömüren Yahudi ağası, küçük memur, küçük esnaf, küçük toprak adamı olarak, birçoğu da işsizliği meslek edinmiş sürünen milletimin hak gözünde mesul katilleridir. Bu üçüzlü baskıyı ortadan kaldırmak, bu demirden düğümü çözerek, Anadolu’yu hayatî ve iktisadî hürriyetine kavuşturmak yapılacak inkılâpların başında gelse gerektir. Bu istiklâl savaşını engelleyen kuvvetlerin hepsi, kimi şuurlu kimi şuursuz, lâkin hepsi de vatan ihaneti yolundadırlar. Bu durumda benliğine sahip bir Anadolu varlığının ne sanatını, ne kendi örf ve adetlerini, ne ahlâk ve metafiziğini, ne de insanı insan yapan büyük İslâm ruhunu beklemek mânâsız olacaktır.
3. Bugün Müslümanlık iddialarıyla isimlerini hacı lakaplarıyla süsleyen zenginler, Müslüman tüccar ve sermaye sahipleri de kendilerine gizli açık menfaat sunan masonlara el uzatıyor, el açıyorlar. Hoca mevlidhan zenginden para alıyor, her biri bir başka rezil hüviyet taşıyan dolandırıcı şeyhler ve mürşitler zenginler tarafından besleniyor. Devletten cemaatin hakkı olan vergisini kaçıran sözde Müslüman tüccarlar, Kur’an kursları vesair isimler altında İslâm’ın ruhunu kapkara bir perde ile örten cehaleti beslemede seferberlik ilân etmiş durumda bulunuyorlar. İslâm’ı Isagocya mantıkiyle ortaçağ karanlığında boğan bu insanların sosyalizmden ürpermeleri kadar tabiî bir şey olmaz. Cami kapısında kitap ticaretinden Hac yolunda Kur’an ticaretine kadar İslâmî esasları ve müesseseleriyle istismardan çekinmeyen bu güruhun, şeyhlerini Avrupa şehirlerinde seyahate çıkarmaları Hac yolunda vurgunculuk yapmaları kendilerince mubahtır. Zira gayeleri dine hizmettir. Bunların İslâm’ı kalkan yaparak sınırsız servet ve sermaye tahakkümüne meftun yaşayışları yabancı esaretlere de el uzatarak, büyük Halife Ömer gibi fukaranın hakkını ısrarla isteyen sosyalizme düşman oluşlarının aşikâr sebebidir.
4. Sosyalizme düşmanlığın bir sebebi de, memleketimizde söz sahipleriyle sözde düşünürlerin çoğu kere sefalet çekenlerden uzak yaşamalarıdır. Söz sahipleri, yüksek mevkilerin yüksek maaşlılarıdır. Bunlar aşağı tabakaların yani sefalet çekenlerin yanında yaşamayanlardır. Karşılaştırmalarını ve hesaplarını hep kendi hayat seviyelerine ait ölçülerle ölçerler. Düşünürlerimiz arasında Yunus'un ruhuyla birleşmiş bir Rousseau bulunsaydı İslâm sosyalizminin en güzel meyvesini vermesi çoktan beklenirdi. Bizde düşünür zümrenin çoğu bu milletle ve onun tarihiyle alâkası olmayan menfaatçi kişilerdir. Bugün yurdun her tarafına dağılmış kral saraylarını hatırlatan üniversitelerimiz, milleti sömürmekten öte emeli ve dâvası olmayan sonsuz kazanç muhterislerinin malikâneleridir. Buralarda az çalışıp çok kazanma yolunda ve milyonlar yarışında zorbalıklarını arttıranlar, köy çocuklarının bir aylık geçimlerinin pahasına sattıkları kitapları almaya bu memleket çocuklarını mecbur tutmaktan utanmayanlardır. Bu düşünür ve yazarların sosyalizme karşı oluşları elbette yadırganmaz. Liberal iktisatçı yazarların endişesi ve onlarca liberalizm-sosyalizm münakaşalarının bütün hedefi, üretimin arttırılmasıyla dünyamızın mutlak hâkimi olan büyük sermaye krallarına sağlanacak menfaatlerin hesabından ileri gitmemektedir. Bu hâlde insanlığımızın, ilk çağın despotlarıyla ortaçağın senyörlerine hizmetten başka gaye tanımayan esir insanlıktan farkı kalmıyor. Bu tarzda menfaat yarışması, insanları hep birbirlerinin emeğini sömürmeye çalışan korkunç ve hayvanı bir hayat kavgası fırtınasının içine atmış bulunmaktadır. Hayat kavgası, hakikatte hayatın konusudur. Ancak onun aşağı canlılarda mutlak hâkimiyeti hayatın zaferini doğurur, insanda ahlâkın kanunları bu yarışmaya yer yer engeller çekmedikçe insanlık, diğer canlılar dünyasında olduğu gibi, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılacaktır. Bundan mesut bir cemiyet nizamını beklemek saçmadır.
5. Sosyalizmi halk, hatta okuyanlar arasında, komünizm ve anarşizm gibi musibet olarak tanıtan bir sebep de, paranın ve onun sayesinde yapılan bütün neşriyat imkânlarının idare ettiği menfi propagandalardır. Bu propagandalar daha İkinci Dünya Harbi’nde İtalyan ve Alman milliyetçi sosyalizmine karşı kapitalist ve komünist dünyalarının kardeşçe birleştiklerini unutturdular ve hatta paranın desteklediği sinsi Yahudi propagandası ile o milletlerin çocuklarını bile sosyalizmden soğutmaya çalıştılar. Bütün kuvvetleriyle de çalışıyorlar. Gazeteler, filmler, radyo ve bütün edebî neşriyat sözde ilmî denilen propaganda neşriyatı, komünizmin kökünü kazıyabilecek tek kuvvet o her yerde düşmanca cephe kurmak için çalışmaktadır. Propagandalar kütleye yaptıkları sürekli telkinlerle onlarda o tarzda düşünme hususunda alışkanlık doğuruyor ve kütleleri ruhsal otomatizmin kucağına atıyorlar. Halk, hareketlerinin alanında olduğu gibi düşüncelerinin dünyasında da alışkanlıklarıyla yaşar ve onlarla sürüklenir. Ticaret veya siyaset adamlarının bütün kuvvetlerini reklâmlarla propagandalarla almış olmaları bu sebeptendir. Sosyalizm konusunda bu propagandalar insanlığın ruhunda en az yüz elli yıllık alışkanlık meydana getirmiştir. Bu konuda evrensel bir ruhî otomatizm bütün dünyayı kıskıvrak çemberi içine almış bulunuyor.
6. Sosyalizme karşı koyan ve onun yüzünü karalayan en menhus kara kuvvet, küremizin üzerinde bağdaş kimin kocaman bir leştir. Bu leş, bütün hayrın, baldan ve aşkın düşmanı olan Yahudi saltanatının vücudundan, başka bir şey değildir. Bu menhus varlık, kendisiyle boğuşabilecek bütün kuvvetleri kırabilen para kuvvetini ve devletlerin idare cihazlarını ele geçirmiş bulunuyor. Mason teşkilatını bağrında yok edemeyen bir millet istiklâline sahip sayılmaz. İsterse yedi meydan muharebesi kazanmış olsun, dünyamızın başlıca servet kaynaklarına el koyanlar ve her yerde milletlerin gerçek iradelerini ezerek sinsice saltanatlarım kuran Yahudi gücü yani gizli Yahudi iktidarı, her milletin kendi gerçek iktidarını yaşatacak olan sosyalizmin en büyük düşmanıdır. Türkiye’de mahkûm sınıf (milletin çoğunluğu olan aşağı halk tabakası) ile bir de zorba sınıfı (istismarcı kapitalist sınıfı) vardır. Her ikisinin üstünde bu ikinci sınıfı görevlendirip birinciyi ezen, onlara menfaat sağlayarak halkı parya hâlinde yaşatan bir de büyük sermayeci Yahudilerin sınıfı vardır. Bizim dâvamız, bu üç sınıfın sonuncusunu ortadan kaldırdıktan sonra ikincisini birincisiyle aynı hizada dost ve kardeş yaparak millî birliği gerçekleştirmektir.
7. Biz, zenginlerin merhametsizliğine işaret ederken, fakirlerin de sahip oldukları hırs ve emellerle bu merhametsizliğe imrenircesine, onların emeksiz servet ve haksız varlıklarına göz dikmiş olduklarını unutmuyoruz. Fakirin her zaman zenginin malında hakkı vardır, buna şüphe yok. Ancak çok kere fakir, zenginin haksız kazanılmış servetini eline geçirmek arzularıyla yanar. Bu bir hak dâvası olmaktan öte, haksızlık için fırsat arama ihtirasıdır. Fırsat ele geçince intikam dâvası başlar. Komünist ihtilâli bir intikam sahnesi oldu. Sosyalizm daima hak dâvası olarak yaşatılmalıdır. İnsanın adalet ihtirasına dayanan, sosyalizm, adalet duygusunun zalimlerin ayakları altında çiğnendiği yerde gözlerden düşüyor. Mazlumların hem kini hem de insan olarak dünya varlıklarına iştihası var. İşte bol dünyalık hakkında duyulan iştiha, bir adalet dâvası olan sosyalizme karşı tepki doğurmaktadır. Bugün kapitalizme karşı olanlar, yarın büyük sermayenin kavalyeleri sırasına geçince kapitalizmi bağırlarına basmayı şimdiden düşünürler. Sosyalizm nefsimizin müdafaası için değil de Allah’ın emri ve insanlığın hak dâvası olarak alınırsa gayesine ulaştırabilir.
8. Sosyalizm teriminin komünistler tarafından, kendilerini kanunun takibinden koruyucu bir sığınak hâlinde kullanılması, bu sistemin doğrudan doğruya komünizm ile karıştırılmasına sebep olmuştu. Bilhassa geri memleketlerde cahil tabakalar sosyalizm deyince komünizmin anlaşılması lâzım geldiğine inanıyor ve bilgisizliklerinin kurbanı olarak, kendi haklarında müdafaa dâvasını düşman bir dâva ile karıştırıyorlar. Bundan sosyalizmin şuurlu düşmanları faydalanıyor. Sosyalizmin esası ile almış olduğu şekiller hakkında yüksek öğretimde bile temelli bilgi verilmezse bu hâlin doğması şaşırtıcı olmamalıdır. Bütün sosyal bilgisini gazetelerden alan bir neslin böyle bir anlayışsızlığa kurban edilmesinden sorumlu tutulması lâzım gelen, onun millî eğitimidir.
9. Bizde İslâm kültürüne bağlı zümrenin, İslâm’ı daima sathi ve ters tarafından anlamış olması onu sosyalizme, karşı koymaktadır. Hakikatte bu dâva, İslâm’ın özünde barınan hak dâvasıdır. Sosyalizm, çiğnenmesi hâlinde Allah’ın da affetmeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıdır. Sosyalist olarak İslâm’ın tâ kalbinde yer alacağımızı bilemeyenler kelimenin yabancı kıyafetine tutuluyorlar. Düşünmüyorlar ki kelime bir kıyafettir, elbisedir, onu biz giydiririz. Allah’ın olan ruh ve dâvadır. Ruhu görmediklerinden bir zavallı elbiseyi kurşunluyorlar.
Görülüyor ki, sosyalizme karşı düşmanlığın sebepleri, bir kısmı içten ve şuurlu, bir kısmı ise gafletten doğma olarak çok ve çeşitlidir. Bütün bu vehimleri ortadan kaldıracak kuvvet, hak dâvacılarının bu mücadelede yaşatacakları sabırla iman ve hiç ölmeyen iradedir. Gayemize bir gün mutlaka ulaşacağımıza inanıyoruz. Kulların hakkını Allah emriyle gerçekleştirmek için kulların karşısında boynu bükük duranlar, Allah’ın huzuruna tertemiz ve açık alınla çıkacaklardır.
Nurettin Topçu
Hareket, V/59,
Kasım 1970.
Kapitalizmin Dünyası
Devrimizde dünyanın mutlak hâkimi olan büyük sermaye, serbest iktisat rejiminin tabiî çocuğudur. Serbest değişim, küçük sanayi devrinde emeği emekle karşılıyordu. Büyük sanayi devrinde artık emeğin emekle değişimi yapılmıyor. Tarım devrinde alın terinin Hakk’a şahit olduğu el emeği yerine el emeğiyle değiştiriliyordu. Küçük sanayi devrinde el emeğinin karşılığında çok kere zihnî emek, yani hüner kullanıldı. Büyük sanayi devri el ve zihin emeğini birlikte sermayeyle karşılıyor ve bir ferdin her türlü iktidarını geçen, ne bedenin, ne de ruhun eseri olmayan yabancı bir canavar unsuru emeğin karşısına koyuyor: Bu yeni trampa usulü sermayedir. İnsanın ruh ve bedeninin dışında bulunan, bunların her ikisine de yabancı olan sermaye, insanın kendi bedeninin veya ruhunun has eseriyle değiştiriliyor.
Sermaye nedir?
Küçük sermayenin, bedenin veya ruhun emeğiyle, meydana geldiğini kabul etmek kolaydır. Lâkin büyük sermayenin, emek mahsulü olduğunu düşünmek saçmadır. Bir ferdin emeği, onun iktidarının sınırlarını binlerce, milyonlarca defa geçen büyük sermayeyi doğuramaz. Ona kazanç eseri diyorlar. Kazanç nedir? Bu kelime, zekâ oyunlarıyla serveti ele geçirmekten öte mânâya gelmez. Büyük sermayenin sahibi, yüz binlerce, belki milyonlarca insanın emeğini eline geçirmenin yollarını bilen adamdır. O, bir malın üreticisi pazara getirdiği malını müşterilere satarken onun yanında satış parasını kendi hesabına toplayan ikinci adam gibidir. Bunu böyle yapmak için kaçamaklı yollar bulmuştur. Malın asıl sahibi olan satıcıya sadece bir karın tokluğunun karşılığını bırakmıştır. “Buna razı olmazsan malını hiç sattırmam, seni açlıktan ölüme mahkûm ettiririm” diye onu yola getirmiştir ve dünya pazarına böyle bir düzen vermiştir.
Kapitalizmi yaşatan devrimizde çalışan insanlık işte böyle bir esaret zinciriyle bağlanmış bulunuyor. Sermaye sahibinin kullandığı bir sosyal siyasettir ve onun kazanç dediği şey sadece bir siyasetin, açık adıyla medenî bir dalaverenin mahsulüdür. Bu, malın üreticinin elinden doğrudan doğruya tüketicinin eline geçemeyişinden faydalanarak kurulmuş bir tuzaktır. Sermaye sahibi, üreticiyle tüketicinin arasına dolambaçlı geçitlerle dolu bir cihaz, bir dalavere cihazı kurmuş bulunuyor. Servetin özünü bu cihazın içinde kendi eline geçiriyor, yalnız tortusunu her alanda çalışan ellere, üreticilere dağıtıyor. Büyük sanayinin ilerlemesi de ancak böyle bir sistemle mümkün oluyor. Bu sistemde yalnız emeğini kazancına karşılık tutan namuslu adam, sermaye sahibinin makine esaretine teslim ettiği bir mahkûm durumundadır.
Geçen yüzyıldan beri sermaye saltanatını yaşatan dünyamız, bütün çalışan insanlığı mahkûm etmiştir. Bu saltanatın, bu evrensel zulmün yaşatıcıları en başta Yahudilerdir. Onun pençesi altında inleyen insanlık, büyük sermayenin menhus zaferlerini zaman zaman alkışlamakla da kendini avutuyor. Bugün tröst sahibi Amerikalı Yahudi’den cami kapısındaki dilenciye kadar fabrikatör, büyük tüccar, armatör, galeri ve mağaza sahibi, bankacı, nakliyatçı, simsar, mühendis, müteahhit, işletmeci, bar sahibi şarkıcı, mevlidhan, komisyoncu, kuyumcu, kumarcı, futbolcu, özel okul işleten ve daha birçok serbest teşebbüs sahipleri kazanç yarışmasında başarı sağlayan bugünkü hayatın muzaffer ve gözde kahramanlarıdır. Bunlara bir de doktorla avukatın insanların hayatiyle ahlâkını rehin tutan soygunculuğunu ilâve etmelidir. Hakikatte hepsinin kazancında binlerce fakirin hakkı var. Bunların hepsi ya dalavere yollardan giderek çalışanların emeğinin karşılığını kapmışlar veyahut müşterilerinin hayat ve haklarını tehdit ederek meşru olduğuna herkesi alıştırdıkları birer soygunculuk şebekesi kurmuşlardır. Avukat, beş oturumda on beşer dakikalık savunmasını yaptığı bir dâvadan on beş bin lira alırken avukatlık tahsilindeki birkaç yıllık tahsilini ileri sürüyor. Ama çiftçi bütün bir yıl işleyerek emek harcadığı topraktan bu kadarını elde etmiyor. Doktorun dokuz yıllık emeği, ona hastasından elli veya yüz lira, birkaç saatlik ameliyattan on beş bin lira alma hakkını kazandırıyor da bir lise öğretmeninin herhâlde evvelkinden az olmayan fikrî çalışması onun bir saatlik ilim aşısına on lira karşılık koyabiliyor. Müteahhit ile fabrikatörün veya bir komisyoncunun çalışmalarında rolü olan beden emeği hiçbir zaman bir işçinin emeğine bedel olamayacağı gibi bir ustabaşının sürekli işleyen zihnî çalışması da bunların zihnî emeklerine kat kat üstündür.
Bu düşünceler şu sonuca vardırıyor: Devrimizin büyük sermaye sisteminde kazancı doğuran ne bedenî, ne de zihnî emektir. O, "emekle ilgili olmayarak kazanca götüren bir dalavere cihazını kurmasını bilmektir. Bu cihazın işleyişinde gaye olan yağmadan sonra herkes eline geçirdiğini gösterip, “bunu bana Allah verdi” diyor veyahut da kendi zekâ kabiliyetinin haklı bağışı olduğunu söyleyerek avunuyor. Halk topluluğu ise hep birlikte bunları alkışlıyor. Bu tebrik ve alkışların, sıcaktan ve susuzluktan patlamış dudakların ağaya dua edişlerinin bir sebebi, ağanın kazancının hak ve Allah emri olduğuna safiyane inanmaları ve hayat akışının onları olayların böyle olması gerektiğine inandırmasından doğma bir alışkanlıktır. Başka bir sebebi ise onların da böyle emeksiz ve bol kazanca imrenmeleri ve kendilerini böyle bir hayata hazırlamalarından ileri gelmektedir. Zengine ve ağaya diş geçiremeyişleri de onları zorunlu olarak böyle bir ruh hâline hazırlayıcıdır. Aynı zamanda sefaletin felsefesi şunu da ortaya koyuyor ki, zenginin hırsı binlerce fakirin emeğini sömürme yolunda koşarken fakirin hırsı zenginin elinden birkaç lokma fazlasını koparma yolunda emekliyor.
Serbest iktisadın müdafaacıları, her tarafta bu sistemin fazla üretim getirdiğini ileri sürerek onun üstünlüğünü savunuyor. Onların bu iddiası hem sakat, hem değersizdir. Önce sakattır; çünkü devletçi iktisatta üretimin azalması, ancak serbest iktisattan devletçi şekle geçiş devresinde görülüyor. Her geçit devri bir yıkım sayılır. Onda evvelki cihaz bozulur, kurulu bina yıkılır, eski düzen altüst olur. Hiç şüphesiz bu esnada üretim engellenecek ve hızını azaltacaktır. Ama yeni düzen kurulduktan sonra devlet sermayesiyle desteklenen devletçi iktisat evvelkinden daha sağlam olacak ve daha büyük hızla ilerleyecektir. Yakın tarihin olayları da bunu göstermiştir. Devletçi iktisadın “devlet kapitalizmi” diye adlandırılması ise bir hezeyandır. Vatansever bir idare cihazı içinde ondaki kazancın millet hayatına harcanması hâlinde “toplum ve millet kapitalizmi” denilmesi gerçeğin ifadesi olacaktır.
Serbest iktisadın üretimi artırdığı yolundaki iddia aynı zamanda değersizdir. Çünkü bu sistemde üretimin artmış olmasının millet çoğunluğuna faydası yoktur. Bu, kimseye hayrı olmayan üretimdir. Sadece büyük sermaye sahibinin hırslarını artırır, ahlâkını bozar, zulmüne destek olur. Üretimin artırdığı sermayeyle orantılı olarak fabrika büyür, içinde çalışan tali’siz esirlerin sayısı artar ve işkenceleri çoğalır, muhteşem sermayenin sahibi sultan ise insanlık saflarından daima biraz daha uzaklaşır.
Üretimin artması, ancak toplum düzenini kuvvetlendirmesiyle değerli olur. Lâkin bu yüzden toplumda sınıf farkları çoğalarak düğün ve kokteyl toplantılarını alkol istihlâkiyle, şarkıcı kızların ve mevlidhan efendilerin günlük gelirleri bir köyün yıllık gelirini geçtikten, memlekette otomobillerin, sayısıyla birlikte kurbanlarını da bir harp zayiatı hizasına yükseltecek olduktan sonra üretimin artması milletlere saadet değil, belâ getirir. Asrımızda dörtnala ilerleyen üretim hızıyla pazarda daima biriken işsizliği doğurması fazla üretim buhranlarına sebep olmaktadır. Yakın gelecekte büyük üretimi tehdit edecek en büyük tehlike budur. Çünkü üretimin artması yüzünden pazarda daima çoğalan malların, müşterilerin ihtiyacını karşılayan kısmından fazlası birikerek kalacak ve bu yüzden iş sahipleri bir miktar işçiye yol vereceklerdir, işsiz kalanlarsa istihlâki azaltacaklarından pazarda daha fazla mal kalacak ve patronlar bir kısım işçiyi işten çıkaracaklardır. Üretimin sürekli artmasıyla daima işten çıkarılanların istihlâki azaltmaları olayının birlikte etkinlikleri hem sefaleti çoğaltacak, hem de üreticilerin kazancını tehdit edecektir. Zamanımızda göz göze yaklaştığımız bu tehlike, yakın gelecekte serbest üretime en büyük darbeyi indirecektir.
Görülüyor ki üretimin artması, toplum düzenini sağlayacak yerde onu tehdit eden en büyük tehlikedir. Devletçi iktisat, üretimi toplumun ihtiyacıyla denkleştirmek suretiyle fazla üretim buhranlarını önleyebiliyor. Ancak bu sonuncusunda maddeci yolda ilerlemesi insanlığı selâmete ulaştırmıyor. Köy ağasının iradesiyle yaptığı ahlâksızlığı ve zulmü şehirlerin ağaları olan patronlar, makinenin aracılığıyla yapıyorlar. Fabrika üretiminin değerlendirdiği istihlâk maddeleri halkın gözünü kamaştırdıkça zarurî ihtiyaçlarını hizasına yükseliyorlar. Her türlü istihlâk maddesinin zamanla ihtiyaç hâlini alarak fertlerin sırtına pek ağır yük hâlinde yüklenmesi, alın teriyle geçinenleri büyük üretici azınlığın esirleri hâline getiriyor. Bugünkü cemiyetimizde insanlık iki esaret boyunduruğu altında inlemektedir: Birisi büyük halk kütlesinin büyük üretim eşyasına esir olması, öbürü el emeğiyle çalışanların bu esirlikle birlikte aynı zamanda patronların boyunduruğu altında yaşamalarıdır.
Fertçi ve devletçi iktisat, maddenin esaretinden sıyrılmadıkça insanlığı umduğu selâmete ulaştıramaz. Ancak devlet gücüyle gerçekleştirilip düzenlenen bir iktisat cihazı, ruha değer verdiği ve ahlâkî değerlere bağlandığı nispette hayatı gerçek gayesine yaklaştırabilir. Büyük sermaye sistemi ruha ve ahlâka karşı koyulmuş düzenli bir suikast cihazıdır. Hep ahlâksız servetlerden dertliyiz. Homo economicus idealini yaşatan tarihî maddecilik, kazananları çalışanlara vurmaktan kurtarıp, çalışanları kazananlara vurmakla kavgayı ortadan kaldırmıyor ve hayata huzur getirmiyor. Bizim varlığımızı selâmete kavuşturacak olan, hayatın değerine inandıracak ve birlikte el ele yaşamayı sevdirecek bir ahlâk nizâmıdır.
Nurettin Topçu
Hareket, V/58
Ekim 1970; AN/1.


Hiç yorum yok: