Muhammed'in Allah'ı İsyanın Allah'ıydı

Savaşçı, şaha kalkan ve kişneyen kısrağının sırtında ufku görünmez denize baktı. Afrika’yı doğudan batıya geçmişti. Deniz ki okyanus, kudurgan dalgaları atının toynaklarını okşuyordu. Döndü, süvarilerine haykırdı: “Varlığımın Sahibine yemin ederim ki, şu koca derya kesmeseydi önümü, O’nun adını dünyanın sonuna kadar ulaştırırdım!” Adı Ukbe B. Nafi idi.
Bir başka zaman bir başka savaşçı, yoldaşlarıyla akıntısı güçlü boğazı küçük gemileriyle geçerken, karşı taraftaki mümbit toprağın kokusu ciğerlerine kadar işliyordu. Öyle bir toprak ki, kalbinde dünyanın en güzel medeniyeti fışkıracaktı. Gemilerden inmeye başladılar fevc fevc ve emir verdi savaşçı; “Yakın bütün gemileri; İnkılâbımız Allah’adır!” Adı, Tarık B. Ziyad idi.
Haçlı sürülerinin kuşattığı Antakya şehri. Yüz binlerce aç köpek saldırıyor avuç içi kadar bir kente. Direniş kırılamayınca uzayıp giden zaman tüketiyor Haçlıların yiyeceklerini. Önlerine gelen her şeyi yemeye başlıyorlar. Batılı vakanüvisler akla gelebilecek her şeyin yenildiğini yazıyorlar. Bu da yetmiyor. Bugünkü çağdaş batılının ataları civar köylerdeki Müslüman çocuklarını toplayarak kazıklara geçirip ateşte pişirerek yiyorlar. Sonunda emelleri gerçekleşiyor. Antakya gibi ele geçirdikleri her bölgeye kan kusturuyorlar. Ve kutsal Kudüs! Ahalisi paramparça ediliyor.
Yine bir savaşçı, kalbinin içine işleyen ağıtlarla büyüyor; gökyüzüne bakarak, gözyaşlarını içine akıtarak… Dağlar ve çöller aşıp tepelerden en yükseğine konuyor. Batmakta olan güneşin acı kızıllığı Kudüs’ü karanlıklar içinde karanlığa gömüyor. Bir tek savaşçı fark ediyor bunu o an ve yanındakilere haykırıyor: “Vallahi bu can bu tende yalnızca bu kutlu şehrin aydınlığa kavuşması için duruyor!” Adı Selahaddin Eyyubi idi!
Peki ya sen kimsin?
Adımız eşkıya bellenmişse gereğini yapmalı insan. Dengeler adına üretilen ne varsa üstümüzde karabasandır. Oyunbozan direngenliğinden başkası değil sözlerimiz. Global savaş makinesi insanı ve doğayı kirletmek için kavl etmişse, dahası, bunu hür dünya adına yapmak gibi masum tarza oturmuşsa, vakti gelmiştir, bütün kavramları yeni baştan tanımlamaya. Sen tanımlayamıyorsan, tanımlanmış bir nesne olarak yaşayacaksın her daim. Tanımlanmış ve ucuzlatılmış…
Dengeler adına vuruluyorsak, dengeler adına çocuklarımız ve kadınlarımız uygar dünyanın seyirliğine terk ediliyorsa. Dengeler adına kamusal dedikleri at meydanlarından görüntüyü bozuyor diye kovuluyorsak, satılıyorsak ekmek parasına, titriyorsak loş sokaklarda, köprü altlarında, cesedimiz kaskatı kesilmişse çukurun birinde; kınından çekilmiş bir hançer ışıltısıyla gırtlağını temizlemeli haramzade semirgenlerin. Duy acıyı ve kör karanlıklarda atılan çığlık nasıl kaybolur ve ateş nasıl bir yüreği kavurur; duy ve inle köpekler gibi…
Bu bahsi siz açtınız. Ama kapatmak bize düşecek mutlaka. Ruhuna alçaklık yuva yapmış soytarılar, şanlı bir tarihi karanlık suretlerin elinde oyuncak yaptı. Bir millet ki hiçbir zaman köle olmadı ve bilmez de ne demektir uşaklık yapmak. Ama yöntemlerimiz çağcıl, ince ayarlı ve sağmal.
Kavramlarınızla kuşatırsınız her şeyi. Her şey sanırsın ki yerli yerinde. Piyasa şartlarına ayarlanmıştır; çek, senet, döviz, borsa biraz da… Namusunuz ve namınız dövize endeksli tahvillere muadil. Ve yürüyorsunuz yeryüzünde kibirli ve leşe konan kargalar gibi tünüyorsunuz saraylarınıza sonra.
“Kervanının konakladığı yere ulaştı Ebu Sufyan’ın, bir grup müşrik haberci. Dediler, ey Mekke’nin ulusu Ebu Sufyan! Muhammed Bağlıları Bedir kuyularına ulaştı, bizimle gelmeyecek misin? Hayır, dedi Ebu Sufyan, kervana, yola devam edeceğim! Ya şerefin dediler O’na. Parmaklarını uzattı ve gösterdi; benim şerefim kervanlarımın sırtında!”
Şerefi kervanın sırtında olanlarla onurunu yüreklerinde taşıyanlar arasındaki fark ne kadar da derin.
Ferhat Kalender
Yolcu Dergisi

Hiç yorum yok: