Meclis’teki Başörtüsü Neyi Temsil Ediyor?

14 yıl önce mecliste yaşanan Başörtüsü krizi AKP’li dört vekilin meclis genel kuruluna katılmasıyla sona ermiş oldu.
Başörtüsü, bu son hamle ile bir “kriz”(!) olma ihtimalinden de çıkmış oldu bir bakıma.
CHP de, Kemalist damardan birkaç sızlanmaya rağmen mecliste bundan böyle bir kriz çıkarılmayacağının işaretini verdi.
HDP’den Levent Tüzel’in ikircikli ifadeleri ise “Türk solu” denilen şey üzerine ayrıca konuşmayı gerektiren sorunlu bir kafa yapısını gösteriyor.
Basında bolca yapılan “özlenen tablo” analizleri ötesinde, bu sonucun neye tekabül ettiği üzerine söylenecek, söylenmesi gereken şeyler var.
Öncelikle Başbakan’ın “Başörtüsü için siyasî simgedir ifadesini kullanmak bir cehaletin ancak gereğidir.” şeklindeki veciz(!) ifadesi, aslında sorunun mecliste halli için üzerinde mutabık kalınan içeriği ele veriyor.
Bu içerik, Kemalist Cumhuriyet’in dindarlarla İslamcılar arasında yaptığı ayrıma ve ikincisi aleyhine “dindarlık”ın sosyolojik olarak öne çıkarılmasına tekabül ediyor.
Bu Pirus zaferi, “Başörtüsü”nün sosyolojik bir gerçeklik oluşunun kabulü karşılığında, onun temsil ettiği dinin siyasete ilişkin iddialarının reel hayattan çekildiği gerçeğidir.
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ve 28 Şubat’ta egemenlerin korktuğu Başörtüsü, İslam’ın devlete ve siyasete ilişkin iddialarını, “sistem karşıtlığı”nı temsil ettiği için tehdit olarak görülüyordu.
Bu tehdit zannı tabiî ki çoğunluğu oluşturan ‘Cemaat İslam’ı açısından vehimden ibaretti ve zaten cemaatler de baştan itibaren “Başörtüsünün siyasî bir sembol olmadığı” tezini savundular.
Zira bu anlayış açısından siyaset “saray”dan yürütülen bir uğraştı ve aktörü halk değil, seçkinlerdi. Halkın dindar kısmını mağdur eden bu zulüm karşısında yapılacak şey, devleti ikna etmeye çalışmak ve bir adım ileride devlet kadrolarını dindarlaştırmaktı. Dolayısıyla devlet yasakladığı sürece yasağa boyun eğmek dışında bir ihtimal konuşulmuyordu bile…
Bu yüzdendir ki 28 Şubat süresince ve sonrasında yürütmeye çalıştığımız Başörtüsü mücadelesinde en büyük çabayı bu cemaat anlayışı karşısında vermek zorunda kaldık.
Başörtüsü eylemleri başla(tıl)dığında verilen moral bozucu ilk tepki, “cemaat”in başörtüsünün çıkarılması emri oldu. Sonrasında diğer tüm cemaatler devletin haram kıldığına itiraz etmeyip, “direniş”in dışındaki tüm imkânları kullandılar. Hayrettin Karaman’ın “zaruret hâli”ne dayandırdığı “teslim olma fıkhı” da bu ilk direniş dalgasına vurulan son öldürücü hamle oldu.
Sonrasında ulema, “domuz kılından peruk olup olmayacağı”nı tartışırken, “direniş” diyenler şu anda Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın da içinde bulunduğu dönemin Milli Görüş teşkilatları ve diğer “STK”ları tarafından provokatör ilân edildiler. Bununla da kalınmadı, yasağın en tavizsiz uygulayıcıları da bizzat şimdi zafer(!) kutlaması yapan cemaatlerin insanları oldu. O dönemi yaşayan herkesin bu bahsettiğime ilişkin hatıraları vardır ki bahs-i diğer…
2005 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı’nın “28 Şubat’ın bin yıl süreceği “ iddiasına karşı “bin yıl sürecek direniş” iddiasıyla başlattığımız “başörtüsü direnişi” ise cemaatler tarafından görmezden gelinirken, bu kez ilave bir durum olarak, 28 Şubat’ta “direniş” diyen bazı eski radikaller tarafından da -AKP ile girdikleri ilişkilerin hatırına- bitirilmeye çalışıldı. Neticede AKP ile girdikleri simbiyotik ilişki sonrasında genel olarak; “cemaat”inden eski radikallere kadar tüm İslamî camia “Başörtüsü Direnişi”ne karşı bir mesafe aldılar. Bu noktadan itibaren de Başörtüsü, devlet/sistem karşısında bir muhalefetin sembolü olmaktan çıkarılmış oldu.
Aslında baştan itibaren başörtüsünü siyasî bir sembol olarak tarif eden direniş taraftarlarının iddiası; İslam’ın ancak kendi bağımsız içeriğiyle, ilkeleriyle birlikte savunulabileceği, Başörtüsü’nün sosyolojik bir gerçekliği olmasının ötesinde siyasal bir iddiası olduğu idi.
Tabiî geçen on beş sene içinde İslamî camianın “İslamcılık” adına hiçbir iddiasının kalmadığı, AKP’nin devlet İslam’ı üzerinden, neoliberal politikaların uygulayıcısı hâline geldiği bir süreç yaşadık.
Bu son hamlesiyle AKP; temsil ettiği muhafazakâr blokla birlikte, İslamcı/muhalif unsurları da dönüştürerek iktidar bloğunun içerindeki yerini onaylatmış oldu. Başka bir ifadeyle, yeni iktidar bloğunda muhafazakârlıkla birlikte dönüştürülmüş/iğdiş edilmiş bir “Türk İslamcılığı”nın da yeri onaylandı!
Bu durumu, İslamcılığın yaşadığı dönüşümü görmezden gelerek bir “zafer” olarak gören camianın, devletin haram kıldığı Başörtüsü’nün değil, AKP’nin ve onun neo-Osmanlıcı/neoliberal değerlerini temsil eden bir başörtüsünün Meclis’e girdiğini görmeleri ise şu an için neredeyse imkânsız.

Hiç yorum yok: