Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı

Sunuş
Elinizdeki kitapta Nurettin Topçu’nun düşüncelerinin kuramsal bir analizini yapmaya çalışacağım. Bu analizin öncelikli olarak göz önünde bulunduracağı iki temel kavram var: “Anadolu sosyalizmi” ve “romantik anti-kapitalizm”. Anadolu sosyalizmi, Topçu’nun bazı yazılarında kullandığı ve düşüncelerinin üç önemli ayağı olan İslamiyet, Anadoluculuk ve sosyalizmi kapsayan bir kavram. Romantik anti-kapitalizm ise gerek Topçu’nun yazılarında gerekse Topçu üzerine yapılmış çeşitli araştırmalarda daha önce değerlendirilmemiş bir analitik kavram. Dolayısıyla bu çalışmanın özgün iddiası, Topçu’nun düşüncelerinin Türkiye’de romantik anti-kapitalizmin önemli boyutlarından birini oluşturduğu ya da Anadolu sosyalizmini çözümlemek için romantik anti-kapitalizmin önemli bir analitik (ve eleştirel) kavram sunabileceğidir.
Çalışmanın birinci bölümü, Topçu literatürünü eleştirel bir biçimde ele alıyor ve Topçu’nun düşüncesindeki temel kavramları özetliyor. İkinci bölümde, Topçu’nun merkezî kavramlarından biri olan “isyan ahlâkı”, Anadolu sosyalizminin ahlâk felsefesi olarak belirleniyor; ahlâk felsefesi akımlarıyla birlikte hareket felsefesi, tasavvuf felsefesi ve rasyonalite gibi temalar açısından irdeleniyor. Üçüncü bölümde, Anadolu sosyalizminin içeriği açıklanıyor ve Anadolu sosyalizmi modern Türkiye’de siyasî düşünce içinde sosyalizme bir katkı olarak değerlendiriliyor. Dördüncü bölüm, son zamanlarda Topçu hakkında yapılmış bir yoruma karşı bir eleştiri yazısı niteliği taşıyor ama Topçu’nun düşünceleri hakkında eleştirel bir bakışın ipuçlarını da veriyor. Beşinci bölümde ise Topçu’nun düşünceleri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Ali ve Oğuz Atay’ın yazılarıyla karşılaştırmalı olarak ve romantik anti-kapitalizm teması açısından ele alınıyor.
Bu bölümlerin mantıksal bir çizgi izlediği söylenebilir. İlk bölümden son bölüme doğru giderken, betimleme ve açıklamadan analiz etme ve politik-stratejik açıdan değerlendirmeye doğru geçiliyor. Bunun gibi, Topçu’nun düşüncesine empatik bakan ve hatta onunla özdeşleşen bir tutumdan daha analitik ve eleştirel bir tutuma doğru geçildiği de söylenebilir. Çalışmadaki bu genel evrim, Topçu’nun düşünce mirasına bakışımla ilgili ve aslında bu konu üzerinde çalışırken, düşüncelerimin nasıl bir değişim geçirdiğini de gösteriyor. Topçu’nun eserlerini ilk keşfettiğimde çok büyük bir merak ve esinle ve adeta yazarla özdeşleşerek okudum. Uzun bir süre Topçu’yla empatik bir diyalog kurmaya çalıştım. Aslında Topçu gibi önemli bir düşünürün genç bir araştırmacı üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bu bir diyalog değil, bir bakıma rahle-i tedrisattı. Ancak daha sonra Topçu’yla arama bir mesafe girdi ve yazılarını daha “nesnel” değerlendirmeye başladım. Bu mesafe, aradan geçen zamanın etkisi, modernliğe bakışımın ve eleştirel anlama olarak özetlenebilecek genel metodolojik tercihimin şekillenmesiyle çok yakından ilgiliydi. Fakat ne olursa olsun, Topçu’yu anlamaya ve kavramaya uğraştığım zaman sürecini hayatımın en bereketli, hayırlı ve erdemli zamanlarından sayıyorum.
Topçu okumaları, bana modern Türkiye’de siyasi düşünceye belirli bir bakış tarzı öğretti. Bu bakış tarzı, başlıca üç açıdan değerlendirilebilir: Topçu’nun genel felsefî evreni, Türkiye’de siyasî düşüncenin gelişiminde egemen bir etkisi olan pozitivist, teknolojist, modernleşmeci ve muhafazakâr “epistemik cemaat”in dışında konumlanır. Bu okumayı yaparken, Topçu’nun düşüncesini “gerilemeci” üçüncü dünya popülizmi içinde analiz eden ve Türkiye’de cemaatçi milliyetçilik içinde değerlendiren Süleyman Seyfi Öğün’ün çalışması yol gösterici oldu.[1] Ancak bu önemli açılımın değerini kabul etmeme rağmen, “romantik anti-kapitalizm” kavramının doğrudan siyasal içerikli olan “üçüncü dünya popülizmi” kavramını daha felsefî bir içerikle genişlettiğini düşünüyorum. Topçu’nun düşüncelerini Rus popülistleriyle karşılaştırmak önemlidir ama Rusya’da modernleşmeye verilen tepkilerle olduğu gibi Alman “muhafazakâr devrim”ciliği ve Heideggerci varoluşçuluk gibi örneklerle karşılaştırmak da en az bunun kadar önemli olmalıdır. Fredric Jameson, bir yerde “Heidegger’den o kadar kolay kurtulamayız” derken haklıdır. Çünkü Heidegger, geç modern dönemin felsefe tartışmalarında çok önemli uğraklardan biri olmaya devam etmektedir. Ayrıca bu tür bir analiz odağı, Topçu’nun düşüncelerini rasyonalite, modernite ve postmodernite, kamusal alan gibi çağdaş temalarla birlikte düşünmeyi mümkün kılar. Dahası, Türkiye’nin epistemik cemaatinin üyeleri tarafından sıklıkla gösterilen laikçi yaklaşımlar (“sol laikçiliktir” denklemi) hatırlandığında, Topçu’nun sosyalizmini sorunlu kılmanın daha yetkin ve -dar anlamda politik olmaktan uzak- felsefî yollarını sağlar. Bunun gibi, Topçu’nun sosyalizminin ve genel düşünce evreninin eleştirilmesinde romantik antikapitalizmin çelişkilerine odaklanmak, üçüncü dünya popülizmi gibi saf kavramsal ve analitik bir ayracı eleştirel bir tutumla tamamlar. Başka bir deyişle, üçüncü dünya popülizmiyle getirilen katkı Topçu’yu analiz etmek açısından başarılı olsa bile Topçu’nun iç çelişkilerine yönelmenin ve onu eleştirmenin daha başka yolları aranmalıdır. Romantik antikapitalist düşüncenin çelişkili dünyası böyle bir yol olabilir. Özellikle dördüncü ve beşinci bölümlerde, bu eleştirel tutumun bir örneği var. Sonuç olarak, bu çalışma Topçu’yu bu genel sorunun bir parçası olarak doyurucu bir biçimde çözümlemek gibi zor bir görevi başarmaktan uzak olsa bile, metodolojik bir açılıma katkıda bulunabilir. Diğer yandan, daha önce yapılmış Mehmet Ali Aybar karşılaştırmasından sonra, Topçu’yu bu kez Sabahattin Ali ve Oğuz Atay’la birlikte düşünmek entelektüel tarih açısından farklı düşünme boyutlarını açabilecektir. Siyasî düşünce tarihimiz açısından daha önemlisi ise Topçu’nun Anadolu sosyalizmi ve ahlâk felsefesiyle muhafazakâr ideolojinin sularından ne kadar uzağa düştüğünü kavramak olsa gerektir. İsyan ahlâkı -kapitalist modernleşmeyle olduğu gibi- muhafazakârlıkla mesafeyi belirleyen temel kavramlardan biridir ve isyan ahlâkındaki ruhun metafizik ayaklanması, Topçu’nun muhalif düşünce evreninin merkezî konumundadır. Topçu’nun Anadoluculuk ve İslamcılık gibi düşünce akımları içinde yer almasına ve bazı muhafazakâr temaları kullanmasına karşın milliyetçilik, İslamcılık ve muhafazakârlığa en keskin eleştirileri yöneltmiş olduğu gerçeğini ıskalamak, ancak bu merkezi gözden kaçırmakla mümkün olabilir. Bu görme kaybı ise Topçu’nun düşüncelerini anlamak konusunda ciddi bir eksiklik ve hatta yanılgıya düşmek anlamına gelir.
İkinci bakış tarzı Türkiye siyasetindeki temel çatışma gündemiyle ilgili. Bu gündem, Tanzimat’ın kadim-cedit tartışmalarından, Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin ekollerine, İttihat ve Terakki Partisi’nden Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden Demokrat Parti’ye kadar süreklilik arzeden çatışmalı temalar tarafından işgal edilmiştir. Bu sürüp giden dar siyasî çatışma, modernleşmenin kültürel yönünde ve özellikle laiklik polemiğinde takılıp kalmıştır ama modernleşmenin pozitivist ve kapitalist yönü konusunda bir çatışmadan ziyade tarihsel bir uzlaşma görülmektedir. Topçu’nun düşünceleri, siyasî gündemi kaplayan bu muhafazakâr-cumhuriyetçi polemiğinin ötesindeki yolları öğretir ve bu çatışmanın sıkıcı yollarında daralan ciğerlerimize politik bir nefes verir. Türkiye siyasetinin “tarihsel bloğunun” dışına çıkmanın bir yolu da Topçu’nun düşüncelerini kavramak olabilir.
Üçüncü bakış tarzı ise varoluşsal tercihler, ahlâki seçimler ve iyi yaşama dair seçeneklerle ilgili. İsyan ahlâkçısı, Ziya Gökalp’in dizelerinde somutlaşan (“Ben askerim, o üstümde kumandan/Baş eğerim her emrine sormadan!/Gözlerimi kaparım!/ vazifemi yaparım!” ya da “Ahlâk yolu pek dardır/Tetik bas önü yardır/Sakın “Hakkım var” deme/Hak yok, vazife vardır!”) toplumsal konformizm ve itaat ahlâkını sorgularken pozitivist-cumhuriyetçi ahlâkın sınırlarını da gözler önüne sermektedir.[2] Buna göre, iyi insan olabilmek için sadece toplumsal görevleri yerine getirmek yetmez. İnsanın kendini de aşması gerekir. Çünkü insan bir yönüyle toplumsal bir varlık olsa bile tümüyle böyle değildir. Sonra, ahlâk bireysel ve kolektif bir sorumluluk olsa bile, sorumluluk görev değildir, onun gibi kör bir sadakate teslim olmaz ve fakat itaatçi fanatizmden daha fazla bağlayıcı ve zorlayıcı gücü vardır. Öyle insanlık durumları vardır ki, doğruyla yanlışı ayırt edebilen ve bireysel ve kolektif sorumluluk ahlâkıyla hareket eden az sayıda insan (isyan ahlâkçısı), alışılagelmiş toplumsal kurallarla değil kendi yargılarıyla davranırlar ve bunu özgürce yaparlar. Tarihte geniş toplum kesimlerinin katıldığı katliamlar, kıyımlar ve idamlar düşünüldüğünde, isyan ahlâkçısının insanlık açısından taşıdığı hümanist değer açıkça ortaya çıkmış olur. Dahası, toplumsal vazife ahlâkı “neden ahlâklı olmalı?” sorusuna verilmiş kırılgan ve yetersiz bir cevaptır. Toplumsal anlaşmaları çiğnemenin herhangi bir yaptırımının olmadığı durumlarda ne olacaktır? Sonra hangi toplum? Ulus, sınıf, etnik gurup, meslek gurubu ya da başkaları mı? Peki ya bunlar çatışmaya girerse ya da yaptırımın olmadığı durumlarda negatif toplumsal sonuçları olacak bir “kaytarıcılık” sözkonusu olursa? Son olarak, isyan ahlâkı, iyi bir yaşam sürmek istiyorsak toplumsal çevremize ve yüzyıllardır benimsenmiş töre ve inançlara eleştirel bir gözle bakmamız gerektiğini ve insan yaşamının anlamlı olabilmesi için bazı şeylerin yararlarından büsbütün bağımsız değerlerinin olduğunu anlamanın şart olduğunu anlatır. Bütün bunlar, isyan ahlâkı kavramının evrensel değerini anlatırken onu çağımızın sorunlarına da bağlıyor. Bu bakımdan isyan ahlâkı, Hans Jonas’ın “korkunun keşfettirdiği değerler” olarak işaretlediği değerler açısından yeniden düşünülmeye ve değerlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır.[3] Topçu’nun düşünceleri, evrenselcilik-tikelcilik, dinsel ve (mikro ve makro/etnik ve ulusalcı) ırkçı fundemantalizmler, “öteki”nin hakları, liberal demokrasinin sorunları, küresel kapitalizmin dünya ölçeğinde yarattığı sorunlar, küresel ısınma ve diğer küresel çevre sorunları gibi temalar açısından düşünülüğünde, evrensellik, “öteki”ye yöneliş ve sorumluluk ahlâkı, sivil itaatsizlik, doğaya duyarlılık ve keskin kapitalizm eleştirisi gibi temel öğeleriyle insanlığın karşısındaki toplu tehditlere karşı belirli bir bakış açısını gösterir.
Bu çalışmanın bir kitap olarak ortaya çıkma sürecinde birçok değerli insanın desteği oldu. Bu konuda çalıştığımı öğrendikten sonra yakın ilgileri ve değerli yorumlarıyla beni cesaretlendiren ve çalışmanın kitap haline gelmesini sağlayan Ezel Erverdi ve İsmail Kara’ya, Topçu çalışmaları konusundaki dikkatleri ve bu konuya verdikleri önem için Mustafa Kara ve Cahit Çollak’a, teşvik edici tutumu ve iyi niyeti için Cevdet Karal’a teşekkür ederim. Ayrıca üniversitedeki görevim sırasında gerçekleştirdiğimiz diğer zevkli entelektüel sohbetlerin yanı sıra, Türkiye’de siyasî düşünce konusunda fikir alışverişi yapma şansı bulduğum Güven Bakırezer ile Cengiz Sunay’a ve çalışmanın her aşamasında yanımda olan, hayatı paylaştığım Rabia Sağlam’a en içten teşekkürlerimi sunarım. Bu çalışmanın tüm sorumluluğu ve kusurları ise bana aittir.
Fırat Mollaer
Dipnotlar
[1] Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, İstanbul: Dergâh, 1992.
[2] Bir başka açıdan, bu sınır, pozitivist-cumhuriyetçi ahlâkın bireylerin gündelik hayatları ve metafizik varoluşlarıyla ilgili temel soru(n)lar konusunda da düşünülebilir. Bkz. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim, çev. Metin Çulhaoğlu, İstanbul: İletişim, 1993, s. 266 vd.
[3] Hans Jonas, The Imperative of Responsibility, Chicago: University of Chicago, 1984, s. 27, 31. Anthony Giddens, Sağ ve Solun Ötesinde, Radikal Politikaların Geleceği, çev. Müge Sözen, İstanbul: Metis, Sabri Yücesoy, 2002, s. 26-7. İsyan ahlâkını çağımızın sorunlarıyla birlikte düşünmek açısından özellikle şu eserlere bkz. Zygmunt Bauman, Modernite ve Holocoust, çev. Süha Sertabiboğlu, İstanbu: Versus, 2007. Ray Billington, Felsefeyi Yaşamak, Ahlâk Düşüncesine Giriş, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı, 1995, s. 146-7. Bertrand Russell, Düşünceler, çev. S. Eyuboğlu, V. Günyol, İstanbul: Say, 1982, s. 188 vd. Giddens, çıkar bölünmelerinin üzerinde yer aldığını düşündüğü küresel çevre sorunlarına çözümlerden biri olarak sorumluluk ahlâkını öneriyor. Bauman’a göre, Holocoust irrasyonel ve anlık bir çılgınlık değil modern-rasyonel toplumun bir ürünüdür ve böyle olayların tekerrür etmemesi için, Topçu’nun terimleriyle, isyan ahlâkçılarının (bir sivil itaatsizlik örneği olarak sayılabilecek) özgür ve bağımsız kişiliklerine, derin hümanizmlerine ve “insanlığımızın özünü isyan teşkil ediyor” diyen etkin ve iktidara mesafeli duruşlarına ihtiyaç vardır. Bauman, Holocoust’un kökenlerini analiz ederken özellikle Durkheim’ın “bir ahlâk fabrikası olarak toplum” fikrinin olumsuz sonuçlarına değiniyor ve buna karşı ahlâkı ilksel bir ilişki olarak değerlendiren Levinas’ın felsefesini öneriyor. Billington, “neden ahlâklı olmalı?” sorusuna verilen yanıtları irdeliyor ve bunu yaparken Doğu felsefelerinden de yararlanıyor. Russell ise özgürlük üzerine yazdığı denemede, törelere eleştirel bakış, ahlâkın toplumsal olmayan temelleri, değer yaratıcı kişilerin insanlık tarihindeki önemi gibi konuları incelerken bir bakıma isyan ahlâkının bir özetini veriyor.

Hiç yorum yok: