Ahmet Kaya İslamcı mıydı?

Ey felekê xaînê te çira li me wa kir,
Te kone me ji nava kuna rakir.
Te mala me xirab kir, te zar û zêçê me bê xedê li ortê perîşan kir.
Te dilê dostan şikand, dilê dijminan li me şa kir
Lê wayê, hey felekê.
Hey birano hunê birênin çîyayê agirê dîsa bi dax û dumane çi bilinde.
De kama xwe bilind kirye, reşa xwe girêdaye,
Hizne buye bang dike, çîyayê hinde.
Dê tuyê bêjî çîyayê agirî bi gur û hirsa xwe tejî buye
Agirî agirî dîsa xwun di girî
Felekê yaman, xayînê yeman, bê bewtê yeman dê hayê..
Şivan Perwer, bir acıyı resmetmek için böyle diyor ve devamında “mert olan, yiğit olan, bizim feryadımızı duysun, imdadımıza yetişsin. Namert, korkak olan hanımının eteğinin altında gizlensin!” diyor. Duygularımı anlatmaya böyle mi başlamalıydım, bilmiyorum… Söze böyle girilir galiba.
Askerî darbenin ağır militarist baskısının altında cendereden geçmiş yaralı bir yüreğin, duygusal anaforunda adeta kaybolurken, Mezenderan yakınlarında Hazar Denizi’nin yeşillikle buluştuğu yerde kamp kurmuştuk. Türkiye’den bir misafirimiz vardı ve gelirken sadece kulaklıkla dinlenebilen bir Walkman müzik çalar getirmişti. Hepimiz meraklı bir şekilde çalan müziği dinlemek için sabırsızca, sıramızın gelmesini bekliyorduk. Gurbet, böyle bir şey işte. Her şeyi özlüyorsun… Sabaha yakın, med-cezirin sahilleri su altında bıraktığı bir zamanda sıra bana gelmişti. Ahmet Kaya “Odam Kireç Tutmuyor”, “Saçlarına Yıldız Düşmüş Koparma Anne”, “Penceresiz Kaldım Anne” diyordu… Gurbetin, hasretin, özlemin ötesinde bir şeydi bu… Her sözü benden bir parçadan bahsediyordu. Gün aydınlanıncaya kadar, herkes derin uykusundayken hıçkırıklara boğularak özgürce dinledim. Bunların her kelimesi yaşanmışlığın şahitliğiydi.
Sonra, 1999 yılının sonbaharında misafirlerle gezinirken Harbiye’de Ahmet Kaya’nın konserine denk geldik. O zamanlarda, üniversitelerde 28 Şubat postmodern darbesinin despot uygulamalarıyla mağdur olan başörtülü öğrencilerin durumu gündemdeydi. Ön sıralar başörtülü insanlarla doluydu. Ahmet Kaya, daha önceki zamanlarda birçok kez başörtüsü zulmüne karşı olduğunu ve bu meseleden dolayı mağdur olan kardeşlerinin yanında durmaya devam edeceğini söylemişti. Despotlar ve onların kaypak, korkak, yalancı yardakçıları bundan rahatsız olmuşlardı. Olaya bir de “Kürtlerin de hakları olabilir” söylemi eklenince, “vatan haini!” damgasıyla sosyal alanda öteki ilân edilmişti. Ve ilginçtir ki, Türklük adına karşı çıkan zihniyet ikinci kuşak mülteciler ve Türk asıllı da değillerdi. Egemenleri, gücü kutsayan, haklı gösteren bir tarihin ürünü olan Serdar Ortaç karakterli ikinci kuşak göçmenler, egemenlerin nezdinde belli bir saygınlık, konum ve çıkar elde etmek için böyle bir duruş sergiliyorlar. Düşünce ve pratiklerinde samimi olmadıkları, öç alma perspektifinden olaya yaklaştıkları için hakkı ve adaleti de inşaa edemez hâldeler. Onların adalet anlayışları, iftira, yalan, dedikodu, hakkı sabote etme ve öç alma ruhsalı üzerinde biçimlenir.
Konserinde, başörtülü öğrencilerin üniversite önündeki mağduriyetine, onlara reva görülen zulme değindiğinde büyük bir alkış almıştı. “Onurlu insan gibi yaşamanın yollarını araştırıyoruz. Türbandan dolayı sorun çıkarıyorlar. Demokrasilerde çifte standart olmaz. Demokrasi bu ülkede yaşayan 70 milyon insan için olmalıdır. Ben kendi adıma diyorum, özellikle sokaklarda dövülen binlerce insanlardan biri olarak, dövülen, horlanan işçiler yetmiyormuş gibi üniversite kapılarında türbanlı insanlara da verip-veriştiriyorlar. Size şunu söyleyeyim arkadaşlar: Alınması gereken en namuslu, en onurlu, en şerefli, en kişilikli tavır; ‘inanca saygı, düşünceye özgürlük’tür. Bunun için, eğer bizim arkadaşlarımız üniversiteye kotlarıyla, blucinleriyle girebiliyorlarsa, türbanlı kardeşlerimiz de her zaman girebilmelidirler.” diyordu.
Sırada “Diyarbakırlı Bahtiyar” vardı… “Diyarbakırlı Bahtiyar”ın yaşadıkları tarih boyunca mazlum, erdemli, ahlâklı insanların çektiklerini özetliyordu. Onun hayatından kesitler aktaran ağıtta, egemenlerin kirli yüzü deşifre oluyordu. Diyarbakır cezaevini hatırlarken, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran eliyle sistemin 80 askerî darbeyle öç alırcasına uygulamaya koyduğu vahşetin sadece bir kısmının ifşa olduğunu da unutmamak gerekir…
“Rastlardım avluda volta atarken, cigara içerken,
Yahut coplanırken, kimseyle konuşmaz
Dal gibi titrerdi, çocukça sevdiği çiçeği sularken.
Diyarbakırlıymış, adı Bahtiyar
Suçu saz çalmakmış, öğrendiğim kadar…”
Bazı marjinal solcular, Ahmet’in İslamcı olduğunu söylerken, bazı şoven kafalılar da onu ırkçılıkla suçluyorlardı. Onlardan her biri onu kendi renginde göremediği veya üzerini örtmeye çalıştıkları çirkefliklerinin ortaya çıkması korkusu çerçevesinde tehlike gördükleri için böyle bir iftira kampanyasına başvuruyorlardı. Oysa Ahmet Kaya’nın her ikisi de olmadığını Serdar Ortaç karakterinde özetlenen herkes iyi biliyordu. Hâkim zihniyetlerin tamamında böyle bir bakış açısı var. Ya onlar gibi olacaksın, düşüneceksin, pratik sergileyeceksin, ya da onların karşıtı olarak algılanırsın. Bunun aksi mümkün değil, onların rengine, onların inandıklarına, onların kırmızı çizgilerine, hassasiyetlerine, bakış açılarına sahip olmadığın müddetçe kabul görmezsin. “Sen onların putlarına ibadet etmedikçe, onlar seni kabullenmezler” gerçeği, hiçbir zaman değişmez… İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Her şey bütünlük içerisindedir, hem putları ve hem de yaratıcıyı aynı potada tutamazsınız, parçacılık kurtarmaz…
Ahmet Kaya, en çok ihanetten, namertlikten, içten pazarlıklı olmaktan, komplocu karakterlerden, vefasızlıktan, tutarsızlıktan rahatsızdı. Bunu, acıyla yoğrulmuş mısraların içerisinde sürekli ezgilerinde dile getiriyordu. Dik durmasını, iftiralara, dedikodulara, karalamalara, sosyal-siyasal korucuların komplekslerine/komplolarına, modern ihanete rağmen ilkeli, ahlâklı olmaya, mazlumdan, haklıdan yana tavır almaya gayret gösteriyordu. Bazen bir arslan gibi kükrüyor, bazen bir okyanusun dalgaları gibi derinliğin senfonisini bestelercesine enginlere uzanıyordu. Kimi zaman da bir çocuk gibi hıçkırıklara boğulup sessizleşiyor, acının engin dalgaları arasında kayboluyordu. Ömrü boyunca fedakârlıktan, tevazudan, mertlikten, şerefli olarak dik durmaktan, mazlumun yanında olmaktan geri kalmadı. Tehditler, iftiralar, namertçe karalamalar onu yıldırmadı. Çünkü çok iyi biliyordu ki, sahada bu çirkefliklere bulaşanların kanı beş para etmezdi… Kendisinden çok şey verdi dostlarına, arkadaşlarına, topluma, ama talep ettiklerinin hiçbirini alamadı, vefa görmedi. Çünkü her defasında ihanet onun karşısında tehlikeli bir bariyer oluyor, ihanetin linç politikası sırtını egemenlere dayayarak şiddete yöneliyordu.
Gurbette bütün güzelliklerin hasretiyle, bütün onursuzlukları, ihanetleri, ikiyüzlülükleri, döneklikleri protesto edercesine erdemli bir duruş sergiledi. Zalimlerin adamı olarak anılmaktansa, mazlumların bir duasını almak ona yetiyordu.
Kendisine göre bir dünyası vardı. Onun dünyasında zulme, adaletsizliğe, haksızlığa, ihanete, vefasızlığa yer yoktu. Sadece “anadilimde bir türkü söylemek istiyorum” demişti, ırkçılığın, ihanetin sözcüsü olanlar çekemediler. Onun direnen, dik duran, baş eğmeyen ruhu insanlık vicdanında hep yaşayacaktır.
Aslen Adıyamanlı olup 1957 yılında Malatya'ya göç etmiş olan ve on altı yaşında yasadışı afiş asmaktan hapse atılan Ahmet Kaya ile o kadar çok ortak yanımız var ki! Eminim her birinizin vardır… Bulunduğumuz mahalle ve amele yansıyan bireysel pratikler hariç ona baktığım zaman, kendime ait çok şey buluyorum.
Ahmet Kaya’yı, Serdar Ortaç karakterinin karşıtı değerleri ifade ettiği, yansıttığı için önemli buluyorum. Zulme karşı duruşu, onursuzluğa pirim vermemesi, güç odaklarının yanında görünmek için takla atmadığı, yağcılık, kaypaklık, dalkavukluk, hile ve kurnazlıklara yönelmediği için önemsiyorum.
Hayatı boyunca halkların kardeşliğini savunuyor olmasına rağmen, bölücülük yaptığı iddiasıyla birçok albümü toplatıldı ve konserleri iptal edildi. Çünkü sistemin karşısında özgün ve muhalif bir kimliğin korunmasını savunuyordu. Dünyadaki bütün halkların özgürlüklerini, haklarını savunduğunda sesleri çıkmayanlar “Kürt” kelimesini duyduklarında dört elle “emperyalistlerin çizmiş olduğu sınırlar içerisindeki toprak bütünlüğünü, kırmızı çizgileri olarak” savunmaya geçiyor ve yüreğin sesi olan ezgilere bile tahammül edemediklerini gösteriyorlardı. O kadar yalan, iftira ve kara propagandaya maruz kaldı ki, şovmen Serdarlar 10 Şubat 1999'da Magazin Gazetecileri Derneği'nin Princess Otel kongre salonunda düzenlenen ödül töreninde bütün kinlerini kustuklarında, orta yerde yalnız kalmış ve kargaların gürültüsü mesaj yüklü güvercinleri karanlıklarında silikleştirmişlerdi. Onun türküleriyle büyüyenler bile ya saldırı selinin içerisinde oldular ya da gürültünün büyüklüğünden ürküp, korkakça, namertçe bir şekilde köşelerine sindiler.
O gece Ahmet, yılın en iyi sanatçısı ödülünü aldı ve ödül konuşmasında: "Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Önümüzdeki günlerde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum." dedi. Bu sözleri üzerine davetlilerin bir kısmı tepki gösterip, küfür etmeye ve kendisine çeşitli eşyalar fırlatmaya başladılar. Kendilerini şerefli zannedenler Serdar Ortaç’ın yönlendirmesiyle, “Onuncu Yıl Marşı”nı okuyarak bilinçaltındaki şovenizmi, kini, öfkeyi, öç alma duygusunu en uç noktada tahrik ettiler. Kürtçe türkü söylemeyi egemenliği için tehlike gören, tekçi, korucu zihniyet o kadar gürültü çıkardı ki, vicdanları bu manzaradan rahatsız olanlar bile tepki göstermeye cesaret edemediler ve zülüm adeta masumiyet zırhına büründü. Serdar Ortaç karakteri, “çıkarın bu şerefsizi buradan!” diyerek, masadaki çatal, kaşığı ona fırlattılar. Şarkısını küfürler, tehditler, havada kendisine doğru atılan çatal-bıçak saldırısı altında sürdürdü. Bu tepkiler üzerine "Kürt realitesini de kabul etmek zorundasınız" dedi ve yerine oturdu. Daha sonra linç girişimine maruz kaldı. Yargılanmaya başladı ve bir süre sonra yurtdışına gitmeyi tercih etti. Ve 16 Kasım 2000 sabahı bir kalp krizi sonucu Paris'te hayatını kaybetti.
Vicdanları bu zulümden rahatsız olanlar, hiçbir zaman Serdar Ortaç karakterini affetmedi, etmez. Serdar’ı sadece bir karakteri anlatırken örnek bir isim olarak seçtim. Başka isimler olabilirdi. Sadece göz önünde ve bu olayın figüranlarından biri olduğu için bu ismi seçtim. Yoksa despot, jakoben ırkçı sistemin tetikçiliğini yaptığı, kendilerini seçilmişlerin üzerinde gören misak-ı milli savunucularına figüranlık yaptığı için defalarca özür diledi. Hatta inanmadığı, samimiyet sınavından geçemediği çıkışlar yaptı.
Ahmet Kaya’nın yaşadıkları toplumumuzdaki iki karakteri bütün açıklığıyla ortaya koyması açısından önem taşıyor. Bugün de bütün mahallelerde bu karakterleri fazlasıyla görebilirsiniz. Bu karakterin bizim mahallemizde ve bize yakın duran çevrelerde fazlasıyla değer kazanması ve bütün değerlerimizi işporta tezgâhlarına düşürmesi da üzüntü vericidir, ama bir gerçektir. Allah bizi bu karaktere sahip şovmenlerin şerrinden korusun. Gerçekten de onlar şer odaklarıdır. Son olarak şu unutulmamalıdır, adalet, hak sadece ahirete havale edilen kavramlar değildir. Kesinlikle bu dünyada karşılığı vardır, Serdar olayında bunu bütün açıklığıyla görüyoruz. Şerefin, mertliğin, dürüstlüğün, ahlâkın, dik durmanın, özgün olmanın, sırat-ı müstakim üzere yürümenin, erdemliliğin, şahitliğin, İbrahimî ahlâk üzere direnmenin zalimlerin gölgesinde aranmaması gerektiği düşünüyorum…
Evet, Ahmet Kaya İslamcı değildi. Ama İslamcılığın sosyal ve siyasal alanda teorik olarak savunduklarının tamamını hayatına yansıtıyordu… Zalimlere karşı duruşu, ironi yapan şovmenlerden farklıydı en azından.
Zalim olsa ne rutbe bi-perva,
Yine bunyad-i zulmü biz yıkarız!
Merkez-i hake atsalar da bizi,
Kure-i arzı patlatır çıkarız!
[Namık Kemal]

Hiç yorum yok: